Tatar Çölü'nde sonsuz bir belki

EDEBİYAT Güncel

 

İlk gençliğimizden bu yaşlarımıza değin özenli bir ısrarla sürdürdüğümüz, zihnimizin çeperlerini çizik içinde bırakan o tutkulu alışkanlığımız. Elbette roman okumaktan bahsediyorum. Başka dünyalara yelken açarak bir hayatı bin kere yaşadığımız o korkunç güzellikteki eylem. İlk cümlesinin ardında dağlar saklayan, kurguya dayalı hayal gücüne yaslansa da kendi gerçekliğinin içinden yepyeni anlamlar üreten, verili dünyalarımızı tehdit eden, ruhları çıplak kahramanlarını gizemli kelimelerinin üzerinde yürüten o romanlar. Birkaç sayfa sonra anlatıcısının ortadan kaybolduğu onlarca roman kahramanı yürüyor içimizde, el ele, yan yana, karşı karşıya, birbirine benzeyen, birbirine düşman, birbirinden habersiz onlarca kahraman. Bazı romanlar zamansızdır, bazıları an’ın dışına çıkamaz. Okuduğumuz romanları tartıya çıkarmak ise, nihayetinde bizi gerçek bir kıyasa ulaştırmayacaktır. Çünkü roman okuma tecrübesi biraz da okurun o an’ına ait ruh haliyle ilişkili bir mesele. Bazı duygular zamansızdır elbette ve insan, doğduğu günden ölümüne kadar sonsuz belki’lerin içinde yaşayan bir âlem. Ki işimiz gücümüz beklemektir bizim. Dünya’nın öteki adı bekleme odası zaten. 

Öyleyse zamansızlığıyla meşhur Tatar Çölü romanının, ona bir kez gözleri değmiş herkeste derinlemesine izler bırakmasını anlaşılır bulabiliriz. Beklemek çağlar boyuncadır. İnsan beklemekten yapılmıştır. Tatar Çölü romanı, kurgu şaheseri değildir mesela, böyle bir vaadi yoktur zaten, eylemlerden değil durağanlıktan beslenir, duygularımızı kışkırtır ama kendi gerçekliğine ihanet etmez. Biz öyle biliriz ki Bastiani Kalesi, berrak bir göğün altındadır. Oysa savaş o göğün altında değil, insanın içinde başlar ve biter.

Kendi mezarına çiçek bırakanlar

Hayatımda iz bırakan iki teğmene doğru uzun bir yolculuk yapıyorum zihnimde; Teğmen Drogo ile Teğmen Onoda. Tatar Çölü’ne ve Amerika’ya karşı savaşmış iki yanlış kahraman. Biri kurgu, diğeri ''gerçek'' iki teğmen. Ama hangisinin kurgu, hangisinin gerçek olduğu meselesi oldukça müphem. Zihnimde hiç durmadan birbirlerine karışıyorlar zaten. Teğmen Drogo, Buzzati’nin içimize sapladığı paslı bir çıpa, yanlış adreste denizini arıyor üstelik. Drogo’nun gözümüzün önünde Bastiani Kalesi'ni kendine mezar etmesine ne denebilirdi ki zaten? Teğmen Onoda ise 1944 yılında Amerikan mevzilerine sızıp sabotajlar düzenlemek üzere görevlendirildiği Filipinler’in Lubang Adası’nı kendine mezar olarak seçmişti. Savaş bitmişti ama savaşın bittiğine bir türlü inanmıyordu Onoda. Savaş bitmişti ama nöbette unutulmuştu işte. Lubang Adası’nda bir 30 yıl daha tek başına savaştı. Dışarıdan haber alamıyordu, ne olup bittiğiyle ilgilenmiyordu belki de. Nihayetinde görevlendirildiği ormanda teyakkuz hâlinde beklerken bulunduğunda takvimler 1974’ü gösteriyordu. 

Teğmen Onoda Teslim Olmak Yok: Otuz Yıllık Mücadelem adlı kitabındaki şu sözleriyle kendi mezarına çiçekler bırakacaktır: ''Bir tek Japon hayatta kaldığı sürece Japonya’nın teslim olmayacağına içtenlikle inanmaktaydım. Aynı şekilde, yaşayan bir tek Japon kalmışsa, o zaman Japonya’nın teslim olmadığı anlaşılmıştır.'' İnsan gerçeği duymak istemez bazen. Çünkü varoluşunun tehdit edildiğini düşünür. Böyle böyle azalır, yenilir ve yok olursun zaten. Teğmen Giovanni Drogo ve Teğmen Hiroo Onoda. Bastiani Kalesi ya da Lubang Adası. İnsan gerçeği duymaktan korkmaya devam ettikçe, kendi mezarına bırakılmış bir çiçek olmaktan da kurtulamayacaktır.

Barbarları ve öteki şeyleri beklemek

Teğmen Giovanni Drogo’nun hikâyesiydi bu. Ancak tek başrol o değildi, Bastiani Kalesi de pekâlâ romanın ana karakteri sayılırdı. Hatta kale, tek kelime etmeden uzun gevezelikler yapabilecek yetenekleriyle dikkat çekiyordu. Buzzati şöyle başlıyordu anlatısına; ''Subay çıkan Giovanni Drogo, ilk atandığı yer olan Bastiani Kalesi’ne gitmek üzere kenti bir eylül sabahı terk etti.'' Bu terk ediş, kent ile kale arasında üniformalı bir tercihin tezahürüydü. O eylül sabahında güzelliklerin merkezi kentten, hayatın durduğu kaleye doğru atını süren genç teğmen, görevdeki dördüncü ayında kendisini kuşatan durağan anlamsızlıktan kaçıp yeniden kente dönmek istese de bu arzusunu hiçbir zaman gerçekleştiremeyecekti. Bastiani Kalesi’ndeki iki yıllık görevi, kanına yavaş yavaş karışan tatlı zehir gibi önce zorunlu bir nöbete dönüşmüştü. Ardından takip eden otuz yılı kuzeyden gelecek düşmanların haberini bekleyerek geçirecek kadar hayatın kendisi olacaktı bu kale. Ömrü burada geçmişti, evet. Binbaşı’ydı artık. Hasta, yorgun, yolun sonunda. Bu haliyle Kale’de istenmiyordu. Gitmek için yalvardığı yerde, şimdi kalmak için yalvarmasının bir anlamı yoktu. Kale komutanı Yarbay Simoeni, hasta Binbaşı’nın sağlık sorunlarını gerekçe göstererek kovulmasını emretmişti. Kente geri dönecekti ama kale hâlâ içindeydi. Barbarları bekleyerek heba ettiği ömrünü düşündü. Onu barbarlar mı büyütmüştü?

Beklediği aslında neydi? 30 yıl boyunca hiç durmadan beklediği? Bastiani’den gitmek isterken beklemeyi tercih etmiş, bu tercihiyle, kazandığı alışkanlıkların esiri olmuştu. Gönüllü bir esirdi Drogo. Bir gözü çöldeydi. Tatarları bekliyordu. Bir gözü rutin askerî işleyişin ritminde. Çöl insanı terbiye ederdi. Kendini azar azar bitiriyordu. Alışmıştı bu zehirli tekdüzeliğe işte. Kalenin demir kalorifer borularından damlayan suyun çıldırtıcı sesine bile alışmıştı. Drogo yine de kaleden giderdi aslında. Yine de giderdi. Ama; ''Şimdiden alışkanlıkların uyuşukluğunu, her günkü duvarlara karşı duyulan evcil bir aşkı duymaya başlamıştı. Başlangıçta ona dayanılmaz bir angarya gibi görünen nöbetler yavaş yavaş bir alışkanlık halini almış, yönetmelikleri, üstlerin küçük takıntılarını, mevzilerin şekillerini, nöbetçilerin yerlerini, rüzgârdan iyi korunan kuytuları, boruların dilini öğrenmişti.'' 

Yavaş yavaş ölenler hakkında

Tatar Çölü zamansız/mekânsız bir anlatı mı? Yoksa roman doğrudan II. Cihan Harbi yıllarında İtalyan kırsalında mı geçiyor? Ya da şöyle soralım; Drogo, Mussolini’nin teğmeni miydi? Kitap bunları söylemiyor elbette bize. Kuzeyden gelecek düşmanın Tatar imgesiyle adlandırılması da aynı meseleyi kapsıyor aslında. Kent ile kale, zaman ile mekân, yazarın zihnindeki metaforlara hizmet ederken, fonda Buzzati’nin dünyasını etkileyen tarihsel gerçeklere de temas ediyoruz. Drogo kendisini birdenbire o pek temiz ikindi göğünün altında kapkara, kocaman, kasvetli, iç bunaltıcı, eski ve tamamen ıssız görünen askerî tarzda bir kalenin karşısında bulduğunda, tüm vadinin mor gölgelere büründüğü vakiydi. Ama bu genç teğmen, ruhuna düşen gölgeleri fark etmeden, evcil bir aşkla alışkanlıklarının karanlığına karışacaktı. Ve sınır boyunda otuz yıl boyunca hayatını adayarak beklediği düşman nihayet çölden geldiğinde, o zafer gününde, kalesinden kovulmanın yalnızlığıyla yüzleşecekti.  

Çölde yüzyıllık yalnızlık

Tatar Çölü, okuyan herkeste derin izler bırakmış o güçlü romanlardan biri. Gücünü, okurunun kolay biçimde Drogo’yla özdeşlik kurmasından alıyor. Anlatıcı aradan çekiliyor, okur Drogolaşıyor. Hepimizin, inşasında görev aldığı bir Bastiani’si var. Pişmanlık, beklemek, anlamsızlığın içinde debelenmek, alışkanlıklarımıza esir olmak ya da konfor zehrini yutmak. Çölün sınırındayız, aynı düşmanı bekliyoruz. Neruda’nın yavaş yavaş ölürler dediği yerdeyiz. Kimler yavaş yavaş ölür? Ömrümüzün en güzel yıllarını kendi barbarlarımızı beklemekle mi geçiriyoruz? Hepimizin bir Bastiani’si var. Valerio Zurlini’nin yönettiği 1976 yapımı Tatar Çölü romanının film uyarlamasında Bastiani Kalesi olarak İran’daki 2200 yaşındaki Bam Kalesi (Arg-e Bam) kullanılmıştı. Romanı bir kez daha okuyup, filmi yeniden izleyip, İran’a doğru yola çıkmak lazım belki de. Kendi mezarına bırakılmış bir çiçek olmaktan kurtulmanın yollarına doğru… Hayat kurtarır rutin, öldürür çoğu zaman. Rutine sahip çık, rutini öldür. 

Tatar Çölü’nü okuyunca, içinizden Gabriel Garcia Marquez gelsin de yüzyılık yalnızlık görsün diyebilirsiniz. Rivayet odur ki, o anıt romanını Tatar Çölü’nün son bölümünden ilham alarak yazmış Marquez. Dino Buzzati’nin kaldığı yerden devam etmiş yani. Çöldeki o müphem izle meseleyi bitirelim: ''Tatar Çölü’nde tek kalan, bu yüzyıllık yalnızlık içinde insan düzenini simgeleyen tek şey olan, o yolun ince şeridiydi.''

Yorum Yaz