Türk edebiyatı bir bütündür

EDEBİYAT

Muhabir: Zeynep Karaca

Şaban Abak, Aç Kapıyı Taç Kapı kitabı üzerine yönelttiğimiz soruya cevaben, “Modern Türk şiirinin (ve şairinin) kaynakları arasında hiç ayrım yapmam, halk edebiyatıymış, divan edebiyatıymış, sağcı, solcuymuş bu tür temelsiz ayrımları ciddiye almam. Türk edebiyatı bir bütündür. Türkçenin bütün oğulları, benim şiirimin kardeşleridir.” diyor.  

Şair Şaban Abak’ın 2007’de basılan Kayıp Atlar Haritası adlı kitabı o yıl Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Yılın En İyi Şiir Kitabı” ödülünü almıştı. Bu kitabın ikinci cildi ne zaman çıkacak diye bekleyenlere haber verelim; Aç Kapıyı Taç Kapı kitabı Ocak 2026’da Ebabil Yayınları’ndan çıktı. Kitap üzerine söyleşimiz burada. 

“Aç Kapıyı Taç Kapı” şiiriniz, bir dua gibi. Medeniyetin yeniden eski genişliğine duyulan bir özlemi barındırıyor. Yeniden başlamak için açmamız gereken nedir? Bir dua mıdır, rüya mıdır, fetih hazırlığı mıdır?

Şiir duayla akrabadır, hatta bazen doğrudan duadır ve dua edeceğimiz çok şey var. Tabi dua, sanılanın aksine Tanrıdan veya bir başkasından bir şey istemekten çok kişinin kendini ifade etmesidir; kendi iç benini onarması ve istediğine hazırlamasıdır. Medeniyet veya fetih konularına gelince. Bunlar okur yorumları elbet, ancak ben tam olarak atını kaybetmiş bir Türkün acıları, umut ve özlemleri üzerinden şiirler yazıyorum. 

Yeni kitabınız Aç Kapıyı Taç Kapı ile bir önceki ödüllü şiir kitabınız Kayıp Atlar Haritası ortak bir temaya sahip. Her iki kitapta atın yaygın bir metafor olarak kullanıldığını görüyoruz. Kaybolmuş atınızı mı arıyorsunuz?

Kim aramıyor ki! Son iki kitap, birbirinin devamı. Ana tema da at değil arayıştır. Kaybolmuş at metaforu üzerinden aranmaya değer pek çok şeyi aramayı, onların aranmaya ve elbet sahip olmaya değer oluşlarını yazdım. Delinin aklını arayışını bile yazdım. Kayıp Atlar Haritası ile yeni basılan Aç Kapıyı Taç Kapı kitaplarını yeni 6 şiir ekleyerek tek kitap yapacağım. Böylece şiir kahramanımız Durmuşoğlu Duran’ın kaybolmuş atını arayış macerası 40 şiirde tamamlanmış olacak. Atı bulacak mı, bilmiyorum.

Dünya bizden çok diğer canlılara ait 

“Deniz Kıratı” şiiri; form olarak Sezai Karakoç’un Hızırla Kırk Saat kitabında geçen, “ey yeşil sarıklı ulu hocalar” diye başlayan mısralarına yakın duruyor. Yazarken aklınızda böyle bir forma var mıydı? İçerik olarak da atını bulan kendini yeniden bulmuş olacak mıdır?

Hayır, Karakoç’un o şiiriyle bir ilgisi yok. Ama bir şaheser olan Hızırla Kırk Saat’in tür olarak bir “modern mesnevî” olduğunu kabul edersek, benim kitapların da tür olarak bu anlayışı takip ettiğini söyleyebiliriz. Nazım Hikmet’in “Kuvayı Milliye Destanı”nı da burada anmak gerekir. Hatta belki İsmet Özel’in “Bir Yusuf Masalı”nı da. 

Ağustos böceği; meşhur hikâyede olumsuz bir roldedir. Sezai Karakoç’un “Ağustos Böceği Bir Meşaledir” adlı son şiiri ise ağustos böceğinin çok çarpıcı bir savunmasıdır. Siz ise doğrudan ağustosböceğini konuşturuyorsunuz ve anlıyoruz ki böcek kavimleri var, onların da tarihleri ve hatta kahramanları var. 

“Ağustosböceğinin Tütüşü” başlıklı üç şiir, üstad Karakoç’un girişte adını da andığım ve hakkında bir şerh yazısı da yazdığım o anıtsal şiirine yine modern anlamda bir naziredir; eski tabirle bir mukabelede bulunmadır. Kederli bir yaz gününde bu kutlu böceğim ötüşüyle söylediklerini duyduğumu düşündüm. Ağustosböcekçe yazdım. Ama buradaki şiir kahramanı, Karakoç’un savunduğu kişilik değil, ‘masalcı adam’ın yakıştırma tiplemesi hiç değil. Şunu da eklemek isterim: Dünya bizden çok belki de böceklere ve tohumlara aittir, bu inceliğe dikkat gerekir.

Kendinden yola çıkmayan başkasına varamaz 

Şiirlerinizin ana kahramanı olan ve her şiirin kapısını açan Durmuşoğlu Duran Destanı hakkında ne söylemek istersiniz? Günümüz şiirini kurarken, destana alan açmaya neden ihtiyaç duyuyorsunuz?

Durmuşoğlu Duran’ı ben de tanımıyorum, şiirden tanışıyoruz. O kişi ben değilim elbet, ancak onun şiirini yazarken kendi benimden; bireysel ve toplumsal anlamda kendi hayatımızdan yola çıktığımız doğrudur. Zaten kendinden yola çıkmayan, başkasına varamaz. Ama kendinden de çıkmak lazım, orada oyalanmamak lazım. Şiir kahramanı, şairin kendi ben’i üzerinden toplumcu bir şiir söylemesini kolaylaştırır. “Ben” şiirini çok sevmem. Daha çocukluktan çıkışta fark ettim ki bireysel anlamda kendi hayatımın unsurları, toplum hayatının unsur ve özelliklerinden farklı değil. Benim bireysel hayatımda dram hatta trajedi sandığım şeylerin çok daha korkunç boyutlarda olanlarını millet olarak yaşamışız, yaşıyoruz. İşte o zaman kendi acımı toplumun acılarının önüne geçirmenin gülünçlüğünü anladım. Elektriksiz köyde, kara lastikle ve koltuğunda tezekle ilkokula gitme travmasını, Balkanlarda Türk katliamını, seferberlik yıllarını, İstanbul’un işgal utancını okuyunca aştım. Bu tabi pozitif anlamda da böyle gelişti; iyi ve güzel şeyleri toplum için, insanlık için dilemek yerine kendim için dilemenin bencilliğinden kurtulmuş oldum. 

Çok etkilendiğim bir örnek anlatayım. Nazım Hikmet, büyük Türk şairlerinin öncüsü ve belki en büyüğü Genceli Nizamî’nin ünlü “Ferhat İle Şirin” mesnevisini piyes olarak yeniden yazmıştır. Orada Ferhat, başlangıçta kendi bireysel aşkı için yola koyulsa da zamanla susuzluk çeken halkın acılarını dindirmek, kuruyup çatlamış topraklara, susuzluktan kırılan hayvanata, börtü böceğe yeniden can vermek için külüngünü daha bir şevkle vurur kayalara. Basit bir âşık olmaktan çıkıp bir halk kahramanına dönüşür. Zaten insan bir dağı delecekse bunu tek kendisi için yapmaz, yapamaz. Bireysel motivasyon, toplumsal ölçekte güzellik doğurmaz.

Destana alan açmaya gelince, ben öyle bir şey yapmıyorum ama dilerse destan kendine alan açar, çünkü destan bir tür olarak çok güçlüdür, evrensel ve ölümsüzdür. Modern Türk şiirinin (ve şairinin) kaynakları arasında hiç ayrım yapmam, halk edebiyatıymış, divan edebiyatıymış, sağcı, solcuymuş bu tür temelsiz ayrımları ciddiye almam. Türk edebiyatı bir bütündür. Türkçenin bütün oğulları, benim şiirimin kardeşleridir. Büyük Türk şiir mirasının içinden kendine uygun bir parça seçip sonra da o parçayı bütünün yerine koyma şapşallığına düşmemeliyiz. Keşke gerçekten destan yazmış, yazabilmiş olsak!

Yorum Yaz