Yangın yerinde kavramlar

EDEBİYAT

Olana mana vermekten uzak, yalnızca hayatta kalma içgüdüsü ve yaşama tutunmayı kolaylaştıracak şeylere sarılma eğiliminde olunan çocukluk yıllarının ardından gelen erişkinlikte, bazı kimseler yaşadıklarını görmezden gelip yolculuğuna devam eder. Bugün yaşadığı şeylerin kaynağının, dünde olabileceği düşüncesi çok daha zorlu bir yolculuğu, uzun sürecek bir iyileşme hikâyesini beraberinde getirir çünkü. Işıklı, envai çeşit oyuncağın bulunduğu oyun parkına bırakılan çocukları getirin gözünüzün önüne. Sağa sola bakar, nesnelere saldırır, oyalanırlar bir biçimde ancak ne çevreyle ne de kendisiyle etkileşimleri yoktur. Geçmişi ve kendi hikâyesini görmezden gelme eğiliminde olanlar, oyun parkındaki çocuklar gibidir. Başka ışıkların ve başka gürültülerin içinde, kendi içindeki gürültüyü duymayan, kendi ışığını göremeyen bir noktanın etrafında dolanır durur. Ancak hikâyenin bu kısmı, bu yazının konusu değil. Ben, kontrolü tamamıyla elinde tutan, eylemlerini anlamlandıran, her şeyi kavramsallaştırıp yola devam edenlerle ilgilenmek istiyorum.

Böyleleri, yani anlam arayanlar, hayatın iplerini eline alır almaz karnının tam ortasından bir ip salar içine. Oradan tutuna tutana derinine iner. Kendisine ne olduğunu sorgular. Hikâyesinin kaynağını arar, bulur. Neden kimseyle derin bağlar kuramadığıyla ilgilenir mesela, neden ha bire tetiklenip durmaktadır, hep aynı hikâyede hep aynı prototipte insana çekilmesinin sebebi nedir, bugünkü depresyonunun, obezitesinin sebebi, geride bir yerde olabilir mi?

Sorular sorar, yanıtlar arar. Çünkü psikoloji görünenin altındakiyle ilgilenmeyi salık verir. Kaybolan Bağlar’da çok sevdiğim bir anlatım var. Vurgular bana ait olsa da aşağı yukarı şöyleydi: Yanan bir eve baktığınızda gözünüze çarpan en bariz görüntü, dalga dalga kabaran dumandır. İlk anda sorunun duman olduğunu ve dumanla ilgilenirseniz sorunu çözeceğinizi sanabilirsiniz. Ama neyse ki itfaiye, ilgilenilmesi gereken kısmın bu olmadığını bilir. Dumanla değil, içerdeki alevlerle ilgilenmeniz gerekmektedir. Aksi taktirde yanan evlere, dumanı uzaklaştırsın diye kocaman pervaneler getirilirdi.  Evler de böylece daha hızlı yanıp kül olurdu.

Yüzeyde görünen problemlerimizin yangın değil, duman olduğunu fark ettirir psikoloji. Dumana odaklanırsanız çözüm odaklı bir sonuç almanız mümkün olmaz, alevin kendisiyle ilgilenmeli ve yangının tekrarlanmaması için buna neyin sebep olduğunu araştırmanız gereklidir. Kendi yangınımı tanımak, onu gerektiği gibi söndürmek için uzun yıllar çabalamam gerekti. Çabaladım da. Sorular sordum. Kaynağımı aradım. Eylemlerimin ve bugünkü “ben”i oluşturan geçmişin izini sürdüm. Bu uğraşların kişiliğimin inşasında büyük rol oynadığı muhakkak. Ancak kendini ve eylemlerini anlamlandırma uğraşı, bazen kantarın topunun kaçmasına sebep olabiliyor. Kendi hikâyemin buna evrildiğini anladığımda içerden gelen “çıt” sesini ve o anı, unutabilmem mümkün değil. Bir koltukta, her şeyin künhüne vâkıf hâlde başıma gelenleri bir bir anlamlandırıp çözümlerken karşımdaki kişiden şöyle bir soru geldi, “Hemen her şeyi kavramsallaştırıp psikolojik bir düzleme oturtup, geçiyorsun. Ama o anda sen yoksun. Kavramlar var, duygun yok. Sen ne hissetmiştin?” 

Verebileceğim bir yanıtın olmaması, içerden gelen çıtırtıyı daha da kuvvetlendirdi. Olaylar karşısında duygudan çok kavramlarla tepkiler geliştirmiştim ve süreç içinde duygu kaslarım erimişti. Bergman’ın, “Yüzüm ve ellerim yaşlandı. Anılar ve tecrübeler edindim ama kendi içimde henüz doğmamıştım bile,” ifadesi, kendini benim hikâyemde gerçekleştirmiş olmalıydı. İyileşme yolculuğunun mekanikleşmesine, yaşamasız bir hâl almasına inanmak da öyle sanıldığı kadar kolay değil. Ancak yaşadığım tam olarak buydu. Zihnim, olaylar henüz yaşama dönüşmeden analiz ediyor, filtreden geçiriyor, anlamlandırıyor ve çözümlüyordu. “Bu böyledir,” demek kalıyordu bana da. Anlamlandırma ve kavramsallaştırma o denli öne geçmişti ki yaşamak ve hissetmek, erişilenin ötesinde kalmıştı. Olayları sürekli çözümlemek, sebepler üretmek, anlam aramak; duyguların yaşanmadan kavrama dönüşmesine sebep olduğundan bir denek gibi kendini anlamaya çalışan bir noktaya evirilmişti yaşamım da. Kendimin seyircisine dönüşmüştüm. Sokrat’tan bu yana hep aynı ikazla geliyoruz kendimizin karşısına: Kendini tanı! Acaba bunu yanlış şekillerde yapmış, kendimizi fazlaca ciddiye almış, sınırı aşmış olabilir miyiz, diyorum zaman zaman kendime.

Anlamaya çalışmamak, tahlil etmemek... Kendini doğayı görür gibi görmek; heyecanlarını bir manzara gibi seyretmek, işte bilgelik budur, diyen Pessoa’nın bilgece öğüdünün ve Huzursuzluğun Kitabındaki, “bilmemek hayatımız olsun,” ifadesinin karşısında belki bir durup düşünmeli. Bana gelince... Ben artık başka dünyaları merak ediyorum. Denizin altını. Taşların oyuğunda gizlenen kıpırtıları. Çiçeklerin türlüsünü. Ayak basmadığım coğrafyaları. Aynı gülüşün başka başka yüzlerde seyredişini. Gözyaşının ortak rengini. Yeşilin türlüsünü. Sanatın biçimlerini merak ediyorum.

Yaşam belki de budur. Bir önceki halimizi yadsıma, hikâyemize tümden karşı çıkıp yeni ve baştan bir hikâye yaratma uğraşı... Belki de yalnızca ölene kadar yaşama uğraşıdır, artık her neyse. Şimdilerde tanımlamaların ve kavramların öyle uzağında bir yerdeyim ki bu yazının başına oturmamı sağlayan şey de, aslında bu anlamlandırma telaşına bir karşı çıkış anı oldu.

Sosyal medyada “nihilist penguen” olarak viral olan bir penguenin yürüyüşü, kendi dışında öyle anlamlar üretti ki, anlamın bile bir tüketim nesnesine dönüşebildiğini zihnimizde somulaştırdı. Görüntülerin kaynağı aslında Werner Herzog’un 2007 yapımı Encounters at the End of the World belgeselinde yer alan bir sahne. Videoda, beslenmek için okyanusa yönelen Adelie penguenlerden oluşan koloniden bir penguen, sürüden ayrılarak tamamen zıt istikamete yürüyor. Penguenin seçtiği rota, hayatta kalma şansının neredeyse olmadığı bir yolculuğu ifade ediyor. Penguenin bu eylemi, insanlar tarafından yapılan “Katlanmak zorunda değilsin”, “Fark yaratan adımlar, sürüyü terk etmekle başlar,” gibi paylaşımlarla kolektif bir sese dönüştü. Bu görüntü, hayatın anlamını sorgulayan yahut bunu yitiren insanların yapmak istediği sessiz yürüyüşün, belki de sessiz çığlığın sembolü oldu. Birdenbire. Hemen her şeye bir anlam yükleme hâli, her hareketten bir ana fikir devşirme merakı; bunların peşinden gelen psikolojik çözümlemeler, kişisel gelişim zırvalıkları ve bir penguen üzerinden dönen felsefik söylemlerin tümü birer deli gömleği. Anlam tüketile tüketile, kendini yok eden bir şeye dönüşüyor gün geçtikçe. Korkunç bir şey bu. En az mekanikleşme tehlikesi kadar korkunç. Tanımların, kavramların, “bu böyledir”lerin uzağında, duygularımızın ve yaşamın bizatihi kendisinin ortaya çıkmasına çok daha yakın bir noktada durup yaşamın anlamının, kendini doğurmasına yardım edelim istiyorum.

 

Penguenin yürüyüşünün, yalnızca yürümekten ibaret olduğunu kendimize hatırlatmakla başlayalım. Yaşamın, yalnızca...

Yorum Yaz