“Yazmak bir anlık patlama değil, bir birikimdir”

EDEBİYAT

 

Boş Kâğıda Öykü Yazılmaz, isimli son kitabı üzerine söyleşi yaptığımız Suavi Kemal Yazgıç: “Yazmak bir anlık patlama değil, bir birikimdir. İsim tercihim, yazmanın romantize edilen 'beyaz sayfa korkusu'na bir itiraz aslında. Hiçbir yazar boş bir kâğıda oturmaz; zihninde sokaktan topladığı sesler, okuduğu kitaplar, yarım kalmış sohbetler ve sızlayan anılarla o masaya oturur” ifadelerini kullandı.

Öykü üzerine denemlere yer veren Suavi Kemal Yazgıç’ın Boş Kağıda Öykü Yazılmaz isimli kitabı kısa süre önce Fabrik Yayınları’ndan çıktı. Kendisiyle kitap üzerine söyleştik. 

Boş Kâğıda Öykü Yazılmaz, öncelikle isim tercihinizden bahseder misiniz? Sonra bunu anlatan yazıda “deneyime” önem veriyorsunuz, öykücü için önceki hikâyeler ne anlam ifade eder?

Yazmak bir anlık patlama değil, bir birikimdir. İsim tercihim, yazmanın romantize edilen beyaz sayfa korkusuna bir itiraz aslında. Hiçbir yazar boş bir kâğıda oturmaz; zihninde sokaktan topladığı sesler, okuduğu kitaplar, yarım kalmış sohbetler ve sızlayan anılarla o masaya oturur. Kâğıt aslında hiçbir zaman boş değildir; yazarın biriktirdikleriyle zaten tıklım tıklımdır. Ben bu isimle, yazmanın bir zanaat olduğunu ve ham maddesinin hayatın kendisi olduğunu vurgulamak istedim. Bir yazar için önceki hikâyeler, bugünkü kalemin “antrenman günlükleri”dir. Her hikâye, bir sonrakine giden yolu temizler. Önceki anlatılar bize neyi anlatmamamız gerektiğini, hangi sesin bize ait olmadığını ve dilin sınırlarını öğretir. Yani önceki her hikâye, aslında “boş kâğıdı” dolduran o görünmez mürekkebin ilk damlalarıdır. Önceki her metin, yazarın kendi sesini bulma yolundaki basamağıdır. Deneyim, bir öykücü için sadece başından geçen olaylar değil, o olayları nasıl gördüğüdür. Önceki hikâyeler ise birer "eskiz" veya "laboratuvar" niteliği taşır. Deneyimden kastım, sadece ekstrem olaylar yaşamak değil elbette. Bir çay bardağının masadaki duruşuna bakarken bile orada bir anlam bulabilme antrenmanıdır. Öykücü, dünyayı bir laboratuvar gibi kullanır. Deneyim, yaşanmışlıktan ziyade "bakış açısı"dır. 

“İyi bir yazar, okuru bir boşluğa davet eder”

Öyküde anlatılmayan, anlatılan kadar önemli diyorsunuz. Peki, yazar bu dengeyi nasıl oluşturmalı? Mesela anlatılmaya değer olan nedir?

Öyküde anlatılmayan kısım, anlatılanın ağırlığını ve derinliğini belirler. Eğer her duyguyu isimlendirirseniz (örneğin; "Çok üzgündü" derseniz), o duygu uçup gider. Ama sadece masadaki titreyen elleri anlatırsanız, okur o üzüntüyü kendi içinde inşa eder. Yazarın dengesi, “göstermek” ile “hissettirmek” arasındaki o ince çizgidir. Anlatılmaya değer olan; herkesin gördüğü genel manzara değil, o manzaradaki kimsenin fark etmediği ama aslında her şeyi açıklayan küçük bir çatlaktır. Ben buna “anlamlı ayrıntı” diyorum. Eğer bir detay karakterin dönüşümüne hizmet etmiyorsa veya atmosferin ruhunu taşımıyorsa, o sadece kelime kalabalığıdır. İyi bir yazar, okuru bir boşluğa davet eder ve o boşluğu okurun kendi deneyimiyle doldurmasına izin verir. Anlatmadıklarımızla, okurun zihninde bir dünya kurarız.

Cemal Şakar örneği üzerinden öyküde, gelenek ve güncel olan incelemeniz var. Öncelikle Cemal Şakar’ın önemi üzerine bir şeyler söylemenizi isteyeceğim sonra da gelenekten ve güncelden beslenirken sizce ölçü nedir?

Cemal Şakar benim için sadece bir öykücü değil, aynı zamanda öykünün haysiyeti üzerine düşünen bir kuramcıdır. Onu önemli kılan, geleneğin ruhunu (yani kadim olanı), modern anlatının imkânlarıyla (parçalı yapı, kurmaca bilinci) sunabilmesidir. O, “yerli” kalarak nasıl “evrensel” bir form kurulabileceğini ispatlamıştır. Şakar’ın metinlerinde bir ayağınız bu toprağın hakikatindedir, diğer ayağınız ise dünya edebiyatının en güncel tekniklerindedir. Gelenek ve güncel arasındaki ölçü, bir “sadakat” ve “cesaret” meselesidir. Gelenek bizim kökümüzdür; bizi biz yapan değerleri, dili ve hafızayı barındırır. Ancak sadece köke tutunursanız, günün ışığını (günceli) göremezsiniz. Güncel ise kanatlarımızdır; bugünün dilini, hızını ve sorularını içerir. Fakat kökten kopuk bir güncel arayışı, rüzgârda savrulan bir yaprağa dönüşmemize neden olur. Cemal Şakar örneğinde gördüğümüz gibi; gelenek bir 'durak' değil, bir “yol”dur. Güncel ise o yolda yürürken giydiğimiz kıyafettir.

Öykü ve dil bahsinde yazarın “mağdur”un yanında durması gerektiği yargısı var. Mesela yaşarken görmezden gelinenler; yoksullar ve mülteciler gibi. Buradan bakınca yazarın bilinci nerede konumlanmalı?

Yazarın “mağdur”un yanında durması, sadece politik bir tercih değil, ontolojik bir zorunluluktur. Çünkü edebiyat, tarihin ve haber bültenlerinin sustuğu yerde başlar. Haber bültenleri mültecileri “sayı” olarak verir; edebiyat ise o sayının arkasındaki üşüyen elleri, yarım kalmış sofraları ve parçalanmış hayalleri gösterir. Ancak yazar, mağdurun yanında dururken onu 'estetize' ederek yeniden mağdur etmemelidir. Bilincimiz, o insanın acısını bir malzeme gibi değil, bir emanet gibi taşımalıdır. Yazarın bilinci, tam olarak 'eşikte' konumlanmalıdır. Ne dışarıdan bakan bir yabancı kadar soğuk, ne de hikâyenin içinde boğulacak kadar öznel. Yazar, görülmeyeni görünür kılmak için bir projeksiyon tutar. Yoksulu veya mülteciyi anlatırken onlara acımak değil, onların onurunu ve insanlık ortak paydasını okura hatırlatmak asıl meseledir. Yazarın bilinci, adaletsizliğin olduğu her yerde bir “itiraz makamı”dır. Mağdurun sesi olmak, onun adına konuşmak değil, ona bir ses alanı açmaktır. Dil, burada bir 'şifre çözücü' görevi görür. Yazarın bilinci, dilin imkânlarını kullanarak o görünmez insanı, kağıdın üzerinde etten kemikten bir hakikate dönüştürmelidir. 

Onlar bize dilin imkânlarını gösterdiler

Aykut Ertuğrul, Necip Tosun, Rasim Özdenören gibi isimlere yakından bakıyorsunuz, sizce öyküde temel taşı oluştururken bu kişilerin önemi nedir?

Rasim Özdenören, bu toprakların metafizik derinliğini ve insanın içsel parçalanışını öyküye taşıyan bir 'kütüphane' inşa etti. Ondan, bir meseleyi dert edinmeyi ve o derdi kelimelerin haysiyetiyle yoğurmayı öğrendik. Necip Tosun, öykünün hafızasıdır. Onun titizliği ve öykü üzerine kurduğu kuramsal yapı, bize “yazmak” kadar “okumanın” ve geleneği takip etmenin önemini kavratır. Öykücünün yol haritasını çizen bir fenerdir o. Aykut Ertuğrul ise günümüz öyküsünün o taze, oyunbaz ve sınırları zorlayan dilini temsil eder. Modern dünyanın absürtlüğünü kadim anlatılarla harmanlama cesaretini ondan ilhamla geliştiriyoruz. Bir öykücü için bu isimler sadece okunacak yazarlar değil, yaslanılacak omuzlardır. Öyküde temel taşı oluşturmak, sıfırdan bir bina inşa etmek değildir; aksine, bu ustaların koyduğu taşların üzerine yeni bir kat çıkmaktır. Onlar bize dilin imkânlarını, anlatının sınırlarını ve en önemlisi “sahici” kalabilmenin yollarını gösterdiler. Onlara yakından bakmak, aslında kendi yazdığımız metne daha geniş bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Onlar olmasaydı, bugün “Boş Kâğıda Öykü Yazılmaz” derken bu kadar özgüvenli olamazdım; çünkü benim kâğıdım onların açtığı yollardan geçen cümlelerle dolu. Özdenören’den “öze” sadakati, Tosun’dan “emeği”, Ertuğrul’dan ise “arayışı” aldım. Bu üç saç ayağı, benim öykü evrenimin koordinatlarını belirliyor.

Yorum Yaz