Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Sinema yazarı Enver Gülşen: “Film sanatı, hayat demektir. Hayatın mucizelerine, acısı tatlısı, hüznü sevinci ile şahit olmak ve hayat olmak demektir. Önemsediğiniz ve sizin için aşk hâline dönüşmüş bir şey size zaten kendi yolunu verecektir.”
Kalemini inancı ve hikmet arayışı için kullanan üstelik bunu “Var olsun sinema!” diyerek yüreği ile ifade eden, ifade ederken asla bir yazarlık iddiası taşımadan yazan, derdi olan bir sinema yazarı Enver Gülşen ile sinemayı ve sinema üzerine yazdığı kitapları konuştuk.
Bir yazar düşünün, kalemini bir yazarlık iddiası olmadan kullanan ve hakikati hep birlikte, sinemada aramaya davet eden... Kitapları; iyi bir okuyucunun, film sanatına aşık bir adamın, düşünmeyi ve hayal etmeyi seven birisinin, okuduğu ve izlediği eserleri amacı doğrultusunda “tevhid” için bir araya getirme çabasıdır. Eserlerinin özünde kardeşliği savunur Gülşen ve insanları sinema ile birleştirebileceği inancı taşır. Bu inançla da yaşayan bir yazardır kendisi, tabii yazarlık iddiası taşımak için değil, biraz olsun kendi biraz olsun bir diğer kardeşlerinin yüreğinde ‘hikmet’i yaşatmak için yazar. İddiası olmayan, ama ele aldığı meseleleri ciddi bir aşk bağı kurmaya niyetlenen, derdi olan bir adamın yazdıkları diye bahseder eserlerinden, Sinemanın Kökleri kitabının ilk sayfalarında. Ve büyük oranda eserleriyle samimiyeti ve aşkı diri tutmaya çalışarak sistemleş(tir)meye çalışan birisidir.
Enver Gülşen’i yazdığı kitaplar ile birlikte verdiği eğitimlerle de tanıyoruz. İyi bir sinema yazarı olmakla birlikte aynı zamanda iyi bir Hoca olan Gülşen ile "Sinemanın Kökleri" kitabı üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.
"Sinemanın Kökleri"nin yayınlamayı planladığınız 5 ciltlik bir sinema tarihi çalışması için bir “ara durak” olarak düşündüğünüzünü belirtiyorsunuz. Seriyi 2017 yılında yayınlamayı planlamışsınız. İlerleyen dönemlerde bu çalışmayı yayınlamayı planlıyor musunuz? Nasıl bir önceliği var ve nasıl olacak bize biraz bahsedebilir misiniz?
Evet aradan epey zaman geçti. 5 ciltlik çalışma, cilt sayısının kitabın içeriği ve niyetiyle bağlantılı olduğu ve benim için bir anlamda 'hayatımın çalışması' olacak bir kitap. Sanatı ve özelde de film sanatını varlık mertebeleri üzerinden anlamayı deniyorum o çalışmada. Bir anlamda sanatın/film sanatının metafizik tarihi diyebilirim bu kitaba. Çalışmaları devam ediyor. Oldukça detaylı ve biraz da iddialı bir çalışma olması hasebiyle son hâlinin içime sinmesi benim için her şeyden önemli. Bu kadar gecikmesinin birinci sebebi bu. Sanırım 2025 yılı içerisinde yayınlanabilecek hâle gelir.
Sinema bir hal dilidir
Sinemayı diğer sanatlardan ayıran şeyin onun fotoğrafsallığı değil zamansallığı olduğunu söylüyorsunuz ve kitabınızda pek çok yerde film sanatı ile diğer sanatları karşılaştırıyorsunuz. Sizi buna teşvik eden şey neydi? Film sanatı ile diğer sanatlar arasında neden bir ayrımın kurulması gerekiyor?
Önemli bir soru bu. Bu ayrımı yapma ihtiyacı, aslında her sanatın 'zatî sıfatlarının' arayışından doğdu. Her sanatın, en güçlü olduğu, işlevini en derinlemesine kurabildiği sıfatları var. Film sanatının başat sıfatının 'zaman' olduğunu düşünüyorum. Bana kalırsa film sanatının ortaya çıkış sebebi, 'yitirilmiş zamanın' yeniden ele geçirilmesinde sağladığı büyük imkânlar. Tarkovsky, zamanda heykeltraşlık olarak tanımlamıştı film sanatını. Zamanın, bizatihi o sanatın ana nüvesi, malzemesi olduğu bir sanat, kısmen müzik dışında yok. O yüzden ne görüntü, ne hikâye film sanatını yeterince açıklayamaz. Film sanatı, zaman-an-ebediyet arasında kurma potansiyeli taşıdığı bağlarla oldukça önemli bir sanat. Sinema üzerine ilk yazılarımdan bu yana, bu sanat için “kâl dili değil hâl dili” tabirini kullanıyorum. Malum bu tabir tasavvuf için kullanılır. Bu anlamda film sanatı, hâl denen şeyin, eşyanın ya da insanın bizatihi varoluşunun kendisini, neyse o şekilde ve zamanın içinde/zaman tecrübesi ile birlikte aktarma sanatıdır. Hiçbir hikâyesi olmayan, hatta perdede bir şey göstermeyen filmler mümkündür. Mesela bir iki yıl önce Cannes'da kısa film yarışmasında ödül almış bir film epey söz ettirmişti kendinden. Dakikasını unuttum ama dakikalarca sabit bir yüzey görüntüsü vardı filmde. Kesintisiz bir planla. Kamera dönünce o 'bakışın' yatağa mahkum kalmış ve hiçbir yerini oynatamayan bir hastaya ait olduğunu öğreniyorduk. Bu filmi, film sanatının imkânlarına çok uygun yapan şey, anlattığı hikâye değil, çoğumuzun tecrübe edemeyeceği bir hâli, yatağa mahkum ve hayatı boyunca tavana bakmak dışında bir imkânı olmayacak birinin hâlini, bir zaman tecrübesine dönüştürme kapasitesidir. Bu filmi izleyenlerden bazılarının, dakikalarca düz bir zemine tahammül edemeyip filmden çıktığı söylenir Cannes'daki gösterimde. Evet, modern insan, zaman tecrübesine, hız ve haz çağında yaşadığı için çok da meyyal değil. İşte bu filmin gösterdiği şeydir, o tecrübenin geri kazanılmasının ne kadar önemli olduğu. Film sanatı bana kalırsa tam da bunun için doğmuştur ve bunun için vardır.
Her sanatı kendi asli gücüne çekmek gerekiyor
Edebiyat, resim, hatta çoğu eleştirmene göre film sanatının kökleri sayılan fotoğraf ve başka açıdan da tiyatro ile film sanatının nerelerde birbirlerine benzemediğini anlamak, bu sanatların asli özelliklerinin ve en güçlü ya da zayıf oldukları şeylerin tespiti için önemliydi benim için. Mesela film sanatının hikâye anlatmak için dünyaya geldiğini düşünmüyorum ben. Edebiyat, edebiyatın bir kolu sayılabilecek olan tiyatro, hatta resim sanatındaki bazı gelenekler bile sinemadan daha iyi hikâye anlatırlar. Bir sanat, başka bir sanatın daha iyi yaptığı bir şeyi, kötü şekilde tekrarlıyorsa, zaten tecellide tekrar olmaz hikmetinin karşılığı olarak boş yere var demektir. Görselliğe indirgenme (resim ya da fotoğrafa benzetilme), sinemayı bir tür görsel metaforlar ambarına dönüştürme tehlikesi taşır. Görsel metaforlar vardır elbette ama sinemada, fotoğraf ya da resimde işlediği gibi işlemez bu metaforlar. Dolayısıyla bu sanatların, film sanatından asli/zatî sıfatlar açısından farklarının belirginleşmesi, her sanatı kendi asli gücünün alanına çekmek için kıymet kazanıyor bende.
Kitabınızda, film sanatının tümüyle bir İslam sanatı olarak görülmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Bize biraz bundan bahsedebilir misiniz? İslam sanatının film sanatı için kıymeti nelerdir?
İslam sanatlarının, ontolojik olarak üzerlerinde taşıdığı kimi özellikler ve kaçındığı şeyler vardır. Özellikle İslam sanatlarıyla ilgilenen bazı akademisyen arkadaşlarımız katılmayacaktır ama eşyaya bakışta, bir önceki soruya verdiğim cevapta üzerinde durmaya çalıştığım 'ontolojik tevazu' İslam sanatlarının değil sadece, Rönesans öncesindeki bütün kadim geleneklerin sanatlarının temel görünümüdür bana kalırsa. Eflaki Dede'nin “Arifleri Menkıbeleri”nde Hz. Mevlana ile ilgili bir menkıbe anlatılır. Gürcü Hatun ki Selçuklu şehzadelerinden birisinin eşidir, Hz. Mevlana'nın mürididir. Konya'dan ayrılmak durumunda kaldıklarında hatıra olarak elinde olsun diye o dönemin ünlü rumi ressamlarından birisine, kimine göre Rum kimine göre İtalyan'dır, Hz. Mevlana'nın bir resmini yaptırmak ister. Mevlana'yı ikna ederler ve ressamı karşısına getirirler. Hz. Mevlana, oturur oturmaz “Hadi bakalım, yap yapabilirsen!” der. Ressam uğraşır ama tecelli her an yenileniyor, değişiyordur. Ressam Mevlana'nın bir portresini yapmayı beceremez ve çabası akametle sonuçlanır. Bu menkıbe çok şey anlatır aslında. Neyin tasviri yapılabilir neyin yapılamaz üzerine ve neyin nasıl yapılabileceği üzerine... Emir, yasak anlamında bir tasvir yasağı değildir burada bahsettiğim; daha çok, insan oluşumuzla ontolojik olarak neye muktedir olup olamadığınızla ilgili. Film sanatı, İslam sanatlarının kaçındığı ve önemsediği pek çok şeyi aynı şekilde kullanma potansiyeliyle bir İslam sanatı sayılabilir gerçekten de. “Her ne kadar teknik olarak Batı'da icat edilmiş bile olsa sinema bir Doğu sanatıdır.” diyen Ahmet Uluçay'a rahmet dileyerek onun söylediğinin biraz daha daraltılmış bir tekrarıdır aslında üzerinde durmaya çalıştığım özellik.
Film sanatının büyük ustaları gözden kaçıyor
Bir sanat neyi yapabilir ve neyi yapamaz (yine emir yasak anlamında değil, imkân ve potansiyel anlamında) sorusu çok önemli bir sorudur bana kalırsa. Film sanatının ana akımı değil ama dünyanın değişik geleneklerine mensup büyük yönetmenleri bu soruya zımnen de olsa karşılık arayan kişiler olmuştur hep. Post modern sanatların, bence sahte bir arayışla özgürlük olarak anladığı şeyler, bu yüzden sadece İslam sanatında değil, pek çok kadim gelenekte ve film sanatının büyük ustalarında yaklaşılmayan şeyler olmuştur. Tarkovsky sanatta özgürlük diyenlere şaşırarak “Sanatçı bir sanat eseri yaratmaya kalktığında kendini sonsuz bağlarla bağlı bulur.” der. Bu bağlar o sanatçının hem imkânı hem de biçiminin nüvelerini oluşturan özellikleri inşa eder. Film sanatı, Rönesans sonrası 4-5 yüzyıllık Batı sanatının temsil ve tasvir saplantısının geldiği uçurum noktasında uçurumun her iki yönünü de görünür kılar. Bir yönü ana akım sinemada ve dünyadaki Hollywoodlarda gördüğümüz, diğer yönü ise Tarkovski gibilerin gösterdiği yöndür. Birisi özgürlük dediği şeyle insanın manevi özgürlüğünü iğdiş ederek maddi yaratıklara dönüştürür onu; diğeriyse sonsuz bağlar içinde manevi özgürlüğün içinde eşref-i mahlukat olan insanı arar. Tümüyle birbirlerinin tersi iki niyet, iki biçim, iki anlayış. İslam sanatıyla bağını kurduğumun hangi yön olduğu aşikardır sanıyorum.
Aşkla yapsınlar
Sizi bir yandan verdiğiniz başta sinema olmak üzere çeşitli kurslarla da tanıyoruz. Verdiğiniz eğitimlerde film sanatı ile birlikte sanat tarihi, film çalışmaları, felsefe, ilahiyat, sosyoloji gibi alanlarda gençlerle birlikte sinema üzerine söyleşiyor ve gençlere ilham oluyorsunuz. Sinemaya tutkulu ve belki ileride güzel işlere imza atacak gençlere nasıl tavsiyelerde bulunursunuz? Onları bu yolda ne bekliyor?
Bana kalırsa ne yapacaklarsa yapsınlar, önemli olanın aşk olduğunu bilmeleri gerekir. Zira aşk, ben-öteki ayrımını bertaraf eder ve tek yapar iki şeyi. Bu iki şey iki insan olabilir ya da ilgilendiğiniz bir alanla siz... Ne olursa olsun, bir şeye bir laboratuar nesnesi olarak bakmaktan kurtulmak gerekiyor bence. Film sanatına gerek tefekkür anlamında gerekse de yönetmen olma niyetiyle yaklaşın, yolunuz ne olursa olsun niyetiniz bu ayrımı bertaraf etmek olmalı bana kalırsa. Büyük yönetmenleri izleyin. Televizyon ve internet genelde imaj bombardımanı altında 'görü' biçimimizi iğdiş ediyor. Hollywood filmleri aynı şekilde... Büyük yönetmenlerin filmleri, başka bir görme biçimi, başka bir zaman tahayyülü, başka bir anlayışın da var olduğunu sizlere hissettirecektir. Ve büyük filmlerle ilişkinizi, 'İzledim, bitirdim' şeklinde değil, hayatınız boyunca ihtiyaç duyduğunuzda, o filmler sizi çağırdığında devamlı izleyecek şekilde kurun derim. Film sanatı, hayat demektir. Hayatın mucizelerine, acısı tatlısı, hüznü sevinci ile şahit olmak ve hayat olmak demektir. Önemsediğiniz ve sizin için aşk hâline dönüşmüş bir şey size zaten kendi yolunu verecektir. Ayrıca ne olacağını düşünmenize gerek kalmaz bence.
Peki yakın zamanda sizi hangi çalışmalarınız ile göreceğiz? Üzerine çalıştığınız projeleriniz, kitabınız var mı?
Bu sene içinde iki kitabımı Ketebe Yayınları'nda yayınlanması için yetiştirebileceğimi umuyorum. Birisi eski kitaplardan birisinin epey revizyonlu ve çok genişletilmiş hâli, birisi de 5 ciltlik kitapla birlikte yıllardır uğraştığım tek ciltlik “Film Kanonu”... Ekim ayının başından itibaren yayına başlanacak bir de televizyon programımız olacak. İlk sezonun çekimleri bitti. Mutlu Kurnalı ile birlikte yaptığımız program, film sanatına kendi bakışımızın bir karşılığı olacak gibi. TRT2'de yayınlanacak ve umuyorum ki bir sezonla sınırlı kalmayıp birkaç sezon devam edecek. 5 ciltlik kitap ise muhtemelen 2025 içine yetişir. Bir de 8 yıldır İstanbul'da yaptığımız Sinemahal Film Okulu'nun (bu seneden önce ismi başkaydı ancak bu sene Kültür Bakanlığı desteği alan derneğin ismi ile birlikte okula böyle bir ad verdik) yeni döneminde ele aldığımız mevzuları biraz daha derinleştirebilmeyi umuyoruz.
Yorum Yaz