Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yazan: Sadık Yalsızuçanlar
Osmanlı’nın inkıraz döneminde yaşamış olan Harabî’nin asıl adı, Ahmed Edîb’dir. İstanbul’da, 1853 senesinde dünyaya geldi. Çocukluk yıllarına ve öğrenim hayatına ilişkin belge ve bilgi azdır. Uzun yıllar Osmanlı Deniz Kuvvetleri’nde gemi kâtipliği görevini deruhte etti. Bazı kaynaklara göre levâzım binbaşısı olarak görev yaptı. Limni, Preveze ve Çanakkale’ye gitti. 1869 senesinde Bektaşî üstâdı Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’ya biat ederek dervişi oldu. Bu intisabından önce “babalık” ünvanıyla dergâhlarda bulunduğu iddiasıyla kimi kişi ve çevrelerce eleştirildi. 1916 yılında cemâle gitmiş olan Harabî’nin kabrinin nerede olduğu meçhuldür. Bazı şiirlerinden hayatına ilişkin ayrıntıları öğrenme imkânımız bulunuyor. Bilhassa manevî ve fikrî hayatına, sülûkuna, döneminin siyasî ve toplumsal olaylarına, dostluklarına, arkadaş çevresine, kendisini üzen ve sinirlendiren kişilere ilişkin düşünce ve duygularını birincil kaynak olarak şiirlerinden edinebiliyoruz. Hakikî bir Bektaşî dervişi olan, kâmil bir vahdete ulaşmış bulunan Harabî’de mensubu olduğu yolun iklimi hâkim olmakla birlikte, varlığın birliğine ilişkin yüksek bir duyarlılık sahibi olduğu görülür. Varlık, hayat ve ölüm, benliğin düzeyleri, evrenin oluşumu, nebiler ve ârifler tarihi, Hakkın yetkin anlamla insandan ve âlemden tecellisi ve diğer konulardaki düşünceleri bakımından selefi olan âriflerden bir farkı bulunmayan Harabî bazı hakikat sırlarını şiirlerinde dile getirir, Dilin düşünceyi örttüğü gerçeği de dikkate alınacak olursa bu paradoksu aşacak biçimde sırları ifşa edebilmesi, O’nun söz dolayısıyla anlamdaki maharetini açıkça yansıtmaktadır. Harabî’nin mürettep olmayan bir Divân’ı bulunmaktadır. Dîvân’ın bir nüshası, Süleymaniye Kütüphanesi İhsan Mahvi Balkır kitapları arasında 98 numarada, iki defterden ibaret bir diğer nüshası da İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığında K. 542 numarada kayıtlıdır. Alevîlik Araştırmaları Dergisi Yayınları ve Can Yayınları’nca neşredilmiş olan Divân’ın her ikisinin de girişinde kapsamlı birer incelemenin olduğu görülüyor. Bu geniş ve zengin incelemelerde Harabî’nin hayatına ilişkin de bazı ayrıntılara yer veriliyor. Bir başka tez, Kemal Üçüncü’nün Fırat Üniversitesi’nde yaptığı doktora tezidir. Rıza Tevfik ve Sadettin Nüzhet Ergun’dan öğrendiğimize göre Harabî’nin belgelenebilen bir öğrenim hayatı yok ama yaptığı bürokratik görevler, O’nun belirli bir eğitim aldığını ima ediyor. Beşyüzyetmiş sayfadan oluşan Divân’ında Tekke-Tasavvuf şiirimizin başlıca “tür”leri, edebî sanatları, mazmunları, sembolizm alanları yansıyor. Hece ve aruzu kullanan Harabî’nin kaside, gazel, rubâî, nefes, murabba, muhammes, müseddes, müstezat, koşma, mersiye ve semâi türlerinde yazan şairin şiirleri çeşitli araştırmacılarca derlenerek yayımlanmıştır. Bir dönem Namık Kemâl’ce sahabet edilen, korunan ve kollanan Harabî, İstanbul’daki gerek bağlı olduğu dergâh gerekse bir şekilde ilişkisi olan tekkelerde bazı kişilerle sorunlar yaşamış ve bu durumlardan olumsuz yönde etkilenmiştir. Bir dönem düşkün de ilân edilen ve bazı dergâhlara girmesine izin verilmeyen Şairin böylesi tatsızlıkları da şiirlerinde yansıttığı görülür.
Rıza Tevfik’in “Asrî bir terbiye görmemiş olmakla beraber, söz söylemek ve düşünebilmek kabiliyeti ile doğmuş ve kendi mesleğinde herkesten çok şiir söylemiş Tekke şairlerinden biri; lâubalî Bektaşî diliyle çok sade ve çok güzel şiirler de söyleyen; ‘Yaratıcı muhayyilesi herkesten üstün ve parlak, ifade tarzlarında orijinal şekiller icat etme kabiliyeti var olan; birçoklarından da farklı ‘şahsî bir mevhibeye sahip bulunan önemli şairlerden birisi” olarak nitelediği Harabî eda ve söyleyiş bakımından Kaygusuz’a, Pir Sultan’a, zaman zaman Fuzulî Yunus Emre, Niyazî-i Mısrî’ye, sözünü sakınmaması ve melâmet neşvesi bakımdan Eşref’e, bilhassa Neyzen Tevfik’e yakındır. İrfanî şiirimizin ikliminin içinde yer alır. Şahtiyyelerinde cüretkâr biçimde vahdet sırları dile gelirken, yergilerinde oldukça sert, samimi ve dolaysız söyleyişler dikkati çeker. Harabî’nin şiirlerinin çoğunun arkasında ironi belirir. Son derece zeki, kavrayışlı, bir aşk ve irfan ehli olarak sözünü asla sakınmaz:
“Ey vâiz sen bize vâz edemezsin
Çünkü her bir ilmin deryasıyız biz
Bizim yurdumuza hiç gidemezsin
Hakikat Kaf’ının Anka’sıyız biz”
Yorum Yaz