Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

Geleneksel Sanatlar Derneği Başkanı Ahmet Akcan: “Türkiye Kültür Yolu Festivallerinde insanlar genellikle konserlere odaklanıyor. Aslında bu festivaller, ciddi anlamda kültürel içerik üretiyor. Tabii ki bazı sergiler İstanbul’dan ve Ankara’dan festival şehirlerine taşınıyor. Bununla birlikte sergilerin %80’i festivalin gerçekleştiği şehirdeki yerel sanatçıların, ustaların ürünlerinden oluşuyor. Bu, sadece bir kültürel aktarım değil; aynı zamanda yereldeki sanatkâr ve zanaatkârların maddi ve manevi olarak desteklenmesidir. Böylece kültür, sadece taşınan değil; yerinde büyüyen, yöreye ait olanın daha görünür kılındığı ve hafızanın diri tutulduğu bir alan haline gelmiş oluyor.”
Tarihi, Paleolitik döneme dayanan Van; dünyadaki en eski şehirlerden biri… İpekyolu üzerinde bulunması onu önemli bir yerleşim merkezi haline getirmiş. Kültüründederin izler bırakanUrartu Uygarlığına başkentlik yapmış.Selçuklu ve Osmanlı Dönemlerinde ise önemini korumuş. Van Müzesi; bizi görkemli medeniyet Urartular başta olmak üzere, Van’ın binlerce yıllık tarihini kronolojik sırayla gezmeye davet ediyor.
Van Türkiye Kültür Yolu Festivali kapsamında ziyaret ettiğim müzede, Urartu Savaş Arabalarının başında henüz 10 yaşlarında erkek çocuklarınkeyifli muhabbetlerine şahit oldum. Müzeden çıktığımda aynı çocuklarla karşılaşınca sohbet etmek için yanlarına gittim. Eserlerden en çok hangisini beğendiklerini sordum, cevabın Urartu Savaş Arabaları olacağından neredeyse emindim.Fakat çocuklar beni, her zamanki gibi şaşırttı! Müzede en çok “nenelerinin çetiğinin sergilenerek, mistik bir hale getirilmesini” sevdiklerini söylediler. Sergilenen çorap ve patiklerin nenelerine göstermek için fotoğraflarınıçekmişler. Gülüşerek şöyle dediler: “Abla nenemizin mistik çetiği hepsinden daha keyifliydi!”
Bu sohbetten sonra sergi alanına geri döndüm. Yaşayan Miras:Çorap ve Patik Sergisi’nin küratörü Geleneksel Sanatlar Derneği Başkanı Ahmet Akcan’a çocukların heyecanından bahsettim. Sonra kendisiyle,Türkiye’nin somut olmayan kültürel mirasını belgelemekten başlayıp, onları görünür kılmak ve gelecek nesillere aktarmak için yaptıkları çalışmalarla ilgili keyifli bir sohbete koyulduk.

Evlerindeki bir objeyle sergide karşılaşan çocukların keyiflerinden yola çıkarak, bu sergilerin toplum üzerindeki etkisiyle muhabbetimize başlayabilir miyiz?
İnsanlar çoğu zaman gündelik hayatta kullandığı bir şeyin kültürel değeri olduğunu fark etmiyor. Ama o obje bir cam vitrine girdiğinde, bir ışıkla aydınlatıldığında, yanına küçük bir açıklama konduğunda bambaşka bir anlam kazanıyor. Tıpkı az önce nenelerinin çetiklerini görünce heyecanlanan çocuklar gibi… Sahip olduğumuz kültürel unsurların sanatsal bir değerinin olduğunu böyle sergilerle vatandaş anlıyor. Bakın bir patik o çocukların gözünde ne kadar değerli hale gelmiş ki bu koskoca müzeden ilk onu anlatmak istiyor. Çünkü kendi evinde de her gün gördüğü bir eşya sergilenmiş. İşte bu hissi yaratmak, bizim asıl amacımız.
Bu tür zanaatlar hep “kaybolmaya yüz tutmuş” olarak anılırdı. Bu tanım artık geçerli değil diyebilir miyiz?
Bence diyebiliriz. Anadolu'da bundan yirmi yıl öncesine kadar insanlar, çok değerli kilimlerini, halılarını, çoraplarını, giysilerini neredeyse yok pahasına satıyor ya da atıyorlardı. Şimdi artık bunun değerini anlamış durumdalar. Bu bakış açılarının değişmesine ellerindekinin kıymetini onlara gösterecek sergiler de vesile oldu. Son yıllarda insanlar modern olana doydu. Şimdi geleneksele, doğal ve anlamlı olana dönüyor. Geleneksel teknikler ve malzemelerle ama günümüzün tasarım diliyle yepyeni ürünler üretiliyor. Bu durum yalnızca Türkiye’de değil; dünya genelinde bir trend oldu. Biz de Japonya ve İtalya başta olmak üzere 35 ülkeyle ortak projeler yürütüyoruz. Hedefimiz, bu zanaatları hem korumak hem de çağın diline uyarlayarak yaşatmak.

Bunu nasıl yapıyorsunuz? Derneğinizin çalışmalarından bahseder misiniz?
Geleneksel Sanatlar Derneği olarak, Türkiye’nin farklı illerinde, her biri somut olmayan kültürel mirasa dair özel bir zanaat ya da sanat dalını ele alıyoruz. Bunu Kültür ve Turizm Bakanlığımızla koordineli biçimde yürütüyoruz. Çalışma alanımız üç aşamadan oluşuyor. Önce bir sergi yapıyoruz, ardından dijital içerikler oluşturuyoruz, son olarak da yayınlar hazırlıyoruz. Bu süreç bize, bir zanaatın ya da sanatın tüm yönlerini belgeleyebilme imkânı sunuyor.Ve geleneksel bir ürünün malzemesinden yapım sürecine, kullanılan araçlardan desenlerine kadar kapsamlı bir envanter çalışması ortaya çıkmış oluyor. Biz bunu “yaşayan miras” olarak tanımlıyoruz. Çünkü bu unsurlar hâlâ hayatımızda; giydiğimizde, kullandığımızda fark etmeden yaşattığımız şeyler. Ama genellikle onların kültürel ya da sanatsal bir değer taşıdığını fark etmiyoruz. Oysa örneğin bir çorap, sadece ayağı ısıtan bir giysi değil, bin yıllık bir desenin, bir yaşam tarzının, bir medeniyetin sesi. Bu farkındalığı oluşturmak istiyoruz.
Van yöresine ait çoraplar üzerine biraz daha detay verir misiniz?
Bu çorapların geleneksel malzemesi genellikle koyun yünü. Daha çok soğuk iklim koşullarında kullanılmış ama günümüzde artık iklim değişikliğiyle birlikte orlon gibi farklı iplik türleri de tercih ediliyor. Desenlerse Anadolu’ya ait ortak sembolleri taşıyor.Hayat ağacı, nazar boncuğu, eli belinde, su yolu gibi motifler çokça görülüyor. Yöreler arasında küçük yorum farklılıkları olsa da desen dili ortak bir kültürel belleğe işaret ediyor. Çorapların renkleri çoğu zaman doğal boyalarla elde ediliyor. Bu boyalar yörenin florasından, dağlardan toplanan bitki ve köklerden yapılıyor. Dolayısıyla her renk, o toprağın bir yansıması oluyor. Renk seçimi rastlantısal değil, çoğunlukla yerel inançları, doğa gözlemlerini ya da yaşamsal temsilleri içeriyor.
Geleneksel kıyafetler bazen sembolik bir anlam da taşıyor. Sizin sergilerinizde böyle örnekler oldu mu?
Evet, Bursa’daki başlık sergimiz bu anlamda çok çarpıcıydı. Bekâr kızlar belirli bir başlığı başın ön tarafına takarken, nişanlandıklarında biraz geriye, evlenince başın biraz daha gerisine ve yaşlandıkça ise başlıkları başın arka kısmına doğru kayıyordu. Aynı şekilde Erzurum Ehramında kullanılan kumaşın dokusu, rengi ve deseni kadınların yaşını, statüsünü ya da ait olduğu köyü anlatabiliyor. Bu örnekler bize kültürün sadece estetik değil, aynı zamanda sosyal bir düzen kurucu olduğunu da gösteriyor.

Bugüne hangi bölgelerdeki kültürel mirasları ortaya çıkarıp sergilediniz?
Oldukça zengin bir yelpazemiz oluştu. Bursa’da İznik Çinisi ve başlık geleneğini ele aldık. Adana’da Çarpana Dokumalarını inceledik. Erzurum’da Ehram, BardızKilimi ve Oltu Taşı ile ilgili çok özel çalışmalar yaptık. Van’da ise geleneksel çorap ve patikler üzerinden bir araştırma yürüttük. Bu çoraplar sadece işlevsel değil; çok derinlikli bir estetik taşıyor. Desenler, renkler ve malzeme tercihiyle birlikte yöreye dair büyük bir anlatı barındırıyorlar.
Türkiye Kültür Yolu Festivallerinin çalışmalarınız kapsamındaki etkisinden bahseder misiniz?
Türkiye Kültür Yolu Festivallerinde insanlar genellikle konserlere odaklanıyor.Aslında bu festivaller, ciddi anlamda kültürel içerik de üretiyor. Bazı sergiler İstanbul’dan ve Ankara’dan festival şehirlerine taşınıyor. Bununla birlikte sergilerin%80’i festivalin gerçekleştiği şehirdeki yerel sanatçıların, ustaların ürünlerinden oluşuyor. Bu sadece bir kültürel aktarım değil; aynı zamanda yereldeki sanatkârın maddi ve manevi olarak desteklenmesidir.Böylece kültür, sadece taşınan değil; yerinde büyüyen, yöreye ait olanın daha görünür kılındığı ve hafızanın diri tutulduğu bir alan haline gelmiş oluyor.
Yorum Yaz