Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
İyi bir yaşam, kendi iç dünyamda ve başkalarınınkinde neler olup bittiğini ve kim olduğumu kavradığım bir yaşam mıdır? Yoksa buna ihtiyaç duymadığım, incelemeye tabî tutulan hayatın katlanılmaz olduğunu düşündüğüm bir yaşam mı?
Zaman zaman kendime yönelttiğim bir soru bu. Cevabını bildiğim, başka türlüsünün olamayacağı konusunda hemfikir olduğum fakat yine de usanmadan sorduğum onlarca sorudan biri. Başım çatlayana değin düşündüğüm, düşündüklerimin ve kenara ayırdıklarımın üzerinden bir kez daha gelip geçtiğim günlerin akabinde zihnimde beliren ilk soru: Peki ama başka türlüsü olsaydı? Yani meselelerin üzerinde durup düşünmeyen, ötekinin, dahası kendinin, kendi suçluluğunun, acziyetinin, zaaflarının farkında olmayan biri olsaydık? O zaman da sahiden yaşamış olacak mıydık? Ya da belki şöyle sormalı, “Bu iki uçta duran insanın, yine de aynı hayatı yaşadığı söylenebilir mi?”
İçinde bulunulan anı yaşayabilmek bile zamana dair farkındalıkla mümkün. Zaman ancak hissedilebilir olduğunda, içinde adımlandığında yaşanılır oluyorken hayata dair farkındalığımız olmadığında, kaybımızın ne olduğunu bilebilmemiz de mümkün olmuyor. Mizah anlayışı yok edilen insanların örneği gibi; bir espri yapıldığını kavraması mümkün değildir, çünkü ortada bir espri olduğundan bile habersizdir.
“Locan’ın terminolojisiyle neyin eksik olduğunu bulmak ve anlama çabası içindeyizdir daima. Peşine düştüğümüz kökler, hüsranın kökleridir. Neyin noksan olduğunu bulmanın amacı onu yerine koymaktır. En azından, bir yoksunluğu gidermenin ilk aşaması, neden yoksun olduğunun keşfedilmesidir” der Adam Phillips, “Kaçırdıklarımız”da.
Kendimize ve kendi yaşamımıza olan farkındalığın, kendi köklerimize ulaşabilmenin bu kadar zor olmasına karşın ötekini anlayabilmek, onun tüm odalarını açabilmek mümkün müdür peki? Cevabını bildiğim, başka türlüsünün olamayacağı konusunda hemfikir olduğum fakat yine de usanmadan sorduğum onlarca sorudan biri daha! Birkaç haftadır elimde Sandor Marai’nin “Buda’da Bir Boşanma” kitabı var. Aslında peş peşe sıraladığım bunca sorunun kaynağı, biraz da bu kitap. Romandaki karakterlere dair açımlanmalarda, her birinin, hatta belki kendilerinin bile zar zor ulaştığı mahrem alanları olduğuna işaret ediyor Marai. Bu da aslında bir bakıma kimseyi tam anlamıyla tanıyamayacağımız, onun tüm odalarını açamayacağımız anlamına geliyor.
“...hastalarımı dinlerken, onlara reçeteler, ilaçlar verirken bir şeyi fark ettim; onların acılarını hafifletebilirdim, ama hastalıklarına neden olan şeye tıbbın imkân verdiği hiçbir araçla ulaşamayacaktım. Yani o el sürülemeyen, yanına yaklaşılamayan, insanın ruhunun saklandığı o en mahrem yere... İnsanın kaderiyle tek başına karşı karşıya kaldığı, bir yabancının asla adım atamayacağı en özel yere asla elimi süremeyecektim. Yani, insanda böyle bir yer olduğunu keşfettim.”
Romandaki tüm karakterler, bu fikri doğrulayan yerler buluyor bir başkasında. Baş ağrısına verilebilen bir ilaç olmasına karşın, ağrıya neden olan ruhtaki o şeyin yanına bile yaklaşılamama hali... Ötekinin karanlığı, ulaşılamayan odası, anlaşılamayan yanları olması bundan. Ama böyle bir şeyin yokluğunu hissedebilmek için varlığı gerekli gibidir. Varlığa dair uyanık bir dikkatten söz ediyorum. Esas soru da zannediyorum bu: Bir şeyin yokluğunu bilebilmek, varlığını bilmeden mümkün mü?
Yorum Yaz