Bilimden kim korkar, içinde edebiyat var: Tabiata Giden Bütün Yollar

KİTAPLIK

Bazı kitaplar vardır, eline alırsın ve şunu hemen anlarsın: Hızlı okunmak istemiyor. Andrea Barrett’ın Tabiata Giden Bütün Yolları tam da onlardan biri. Kitabın kapağını açar açmaz insana, orman yürüyüşlerine has o yavaşlama arzusunu duyuruyor. Sakince düşünmeye davet eder gibi “bak ve bekle!” diyor.

Amerikalı yazar Andrea Barrett’ın kaleminden çıkan sekiz öyküden oluşan bu derleme, doğayı romantik bir manzara olarak sunuyor sanılmasın. O bir biyolog ve buna rağmen tabiatı betimleme kolaylığına kaçmıyor. Bilimsel bilgi onun elinde katı ve sıkıcı bir bilgi olmaktan çıkıyor. Kabuk değiştirerek tuhaf ve heyecan verici bir kurmaca malzemesine dönüşüveriyor. Bilimle kurduğu o sımsıkı bağ, metinlerini ayırt edici bir imzaya dönüştürüyor; hepsi bu. Dolayısıyla okura dünyayı “mikroskop altında görür gibi inceleme” imkânı veriyor. 1996 Ulusal Kitap Ödülü’nü kazanan Tabiata Giden Bütün Yollar da tam olarak incelikli üslubun göstergesi. 

Bu kitabın kahramanı tabiat

Kitapta yer alan öykülerde tabiat olduğu hâlde ne huzur vaadi var ne de doğaya uzaktan hayranlık. Doğa serinkanlı ve ciddi bir yerde duruyor; yani hatırlayan tarafta. İnsan unutuyor, acele ediyor; doğa ise unutmuyor. Barrett’ın kahramanları çoğunlukla bilim insanlarından oluşuyor. Ama onlar bildiğimiz türden değil. Büyük keşifler yapan, alkışlanan, tarihe geçen karakterler yok burada. Daha çok şunlar var: Bekleyenler, tereddüt edenler, hatta yanılanlar. Bir bitkinin filizlenişini aylarca izleyenlere duyduğunuz hayranlık artıyor. Bir deneyin sonuç vermesini umut ederken sabrı tükenenleri görüp, tüm bunların insani ve hepimizin başına gelebilecek türden işler olduğunu fark ediyorsunuz.

Virginia Woolf’a atfedilen ve Barrett’ın dünyasıyla sık sık ilişkilendirilen şu düşünce, bu hissi berraklaştırıyor: Doğa, insanın duygularına göre şekil değiştirmez; insan başkalaşırken o durup izlemeye devam eder. Barrett’ın öykülerinde de tam olarak böyle bir serinkanlılık hâkim. Doğa, insanın heyecanına ya da hayal kırıklığına göre yön değiştirmeden durur. Sabırla, ağır ağır insana faniliği anlatan tabiat, hikâyelerin fonu değil de kahramanı olmaz mı?

Bir adanın tuttuğu toplumsal hafıza 

Andrea Barrett’ın Tabiata Giden Bütün Yollar kitabında yer alan ve eserin orijinal baskısına adını veren “Gemi Humması” öyküsü, yazara ödüller kazandıracak kadar edebî derinliğe sahip. Metin, gücünü büyük bir felaketi anlatırken yalnızca acıya odaklanmamasından alıyor. Yazar, metni tanıklık mesabesinde ilmek ilmek işliyor. Öykü, 1847’de İrlanda Kıtlığı’ndan kaçan göçmenlerin Kanada’ya uzanan çetin yolculuğunu konu alıyor. Grosse Adası’ndaki tifüs ve karantina, kimileri için ölümle sonuçlanırken kimileri içinse talihe dönüşür. Adanın halkını İrlandalı göçmenler oluşturur ancak yeni gelen yoksul, aç ve hasta göçmen dalgası karşısında toplumsal gerilim hızla artar. Salgın ölümcül olduğu kadar sınıfsal ve etnik bir rahatsızlık hâline de gelir. 

Öykünün kahramanı Arthur Adams’ın gazeteciliği bu ahlaki çöküşü açığa çıkarırken, Lauchlin Grant ve Nora Kynd’in kişisel hikâyeleri ise, Grosse Adası trajedisini okur için somutlaştırıyor. Gazeteci Arthur Adams’ın bir dostuna yazdığı mektupla başlayan hikâyenin tüm sırrı burada açığa çıkıyor.  Ölümün kol gezdiği kırsalda iyi olan hiçbir şey yoktur. Dostuna kısa bir hâl hatır sorusu yöneltir ve kendi ruh hâlini de şu sözlerle dile getirir: “Benim bedenim sapsağlam dostum ama yüreğim hasta.” 

Tabiatın dilini çözen kadınlar aranıyor

Tabiata Giden Bütün Yolların en dikkat çekici damarlarından biri, bilim tarihinin sessiz alanlarına yönelmesidir. Barrett, özellikle kadınların bilgi üretiminden nasıl dışlandığını ve zamanla görünmez hâle getirildiğini, öyküler aracılığıyla görünür kılar. “Ender Kuş” öyküsünde altı çizilen “en çok da gözden kaybolduğunda memnun olma” hâli, kişisel bir yazgı olmanın çok ötesinde. Yazar, bir toplumsal yargıyı fısıldar gibidir. Bu ifade, bilimin merkezinden yavaşça silinen emeklere, kolektif bir hafızaya işaret eder. Barrett, öyküsüyle tarihi yeniden yazmaktan çok, tarihin susturduklarının sesi olur ve içten içe şu soruyu sordurur: “Tabiatın dilini çözen kadınlar nerede?”

Bu kitabı kimler sevecek?

Bilimin göz kırptığı öyküler bol ödüllü olsa da bu kitap herkes için yazılmamış. Ancak metnin talep ettiği zamanı ve dikkati göstermeye hazır okurla buluştuğunda, güçlü ve kalıcı bir bağ kuruyor. Andrea Barrett, acele etmeyen bu öykülerde okuru yavaşlamaya, ayrıntılara odaklanmaya ve doğayla birlikte düşünmeye davet ediyor. Yazara göre kitabı sevecekler arasındaysanız doğada usul usul yürüyüş size iyi gelecek: 

 

  • Okumayı düşünerek ilerlenen bir süreç olarak görenler.
  • Bilimi insan deneyiminin bir parçası olarak okumayı tercih edenler.
  • Tarihsel anlatılarda büyük olaylardan çok, küçük anların içindeki anlamı takip edenler.
  • Tarihi burnu büyüklerin yerine kenarda kalmış sesler ve görünmeyen emekler üzerinden okumaya ilgi duyanlar. Son satırı okuduktan sonra metni zihninde sürdürmeyi sevenler kitabı sevecektir.
Yorum Yaz