Geniş zamanlı bir Üsküdar kitabı

KİTAPLIK

Yazan: Suavi Kemal Yazgıç

Ali Sürmelioğlu, mucit yazarlardan ziyade kâşif yazarlar arasında değerlendirebileceğimiz metinler kaleme alıyor. İlk kitabı “Yer Kızıl”da II. Abdülhamid dönemini bir meddah anlatısı çerçevesinde ele alan Sürmelioğlu, ikinci kitabı “Üsküdarlı Falanca ve Feşmekânları”nda başrolü Üsküdar’a verdiği bir anlatıya imza atıyor. (Kitabın ismi çok uzun olduğu için ÜFF demeyi tercih ediyorum. Lütfen bunu bir sıkılma ifadesi olarak görmeyin.) Sürmelioğlu’nun kaşifliğinin üç boyutu var. (En azından benim okuyabildiğim kadarıyla. Dördüncü boyutun bulunma ihtimalini yok saymamakla birlikte bu yazı üç boyutla mahduttur.) ÜFF, üzerinden bu üç boyuta dair bazı değerlendirmelerde bulunmak isterim. 

ÜFF’ün ilk boyutu “dil”i elbette. Her edebi metin bir dil örgüsü barındırır. Bir metnin akıcı, düzgün bir Türkçesi olması “zaten eksik kalmaması gereken” teçhizattan sayıldığı için, bir edebi metinden söz açarken bu özelliklerine işaret etmek abesle iştigal kabilindendir. ÜFF’ün dil boyutu “zaten eksik kalmaması gereken” teçhizattan çok daha fazlası olduğu içindir ki bir boyut olarak vurgulanmayı hak ediyor.  Kitabın taşıyıcı kolonlarından biri dil adeta. Türkçenin olabilecek en geniş zamanlı hallerinden biri üstüne kurmuş Sürmelioğlu “dilini”. Divan edebiyatçısının beyitlere yüklediği dil mesaisini paragraflara yüklemiş. Her paragraf bir beyit gibi, bir minyatür gibi ince ince işlenmiş. Ancak uyarmam gereken bir nokta var. Onun dille ilgili gayreti bir takıntılar manzumesi değil. Yaşayan Türkçe diyebileceğim bir sınır içinde metni örse de zaman zaman anlamlı sınır ihlalleri yapmaktan, o sınırları genişletebilecek adımlar atmaktan da hiç geri kalmıyor. Anlamlı ve faydalı bir melezlik buluyorum onun dil tercihlerinde. Bu da benim adıma ilham verici bir dil boyutu ile karşılaşmam anlamına geliyor. Eminim bu durum okur için de çok farklı olmayacaktır. Dilin bir roman kahramanı olduğunu vurgulamamak kitaba haksızlık etmek sayılır. Ali Sürmelioğlu’nun bir söyleşisinde ifade ettiği gibi: “İnsanlarımız arasındaki en büyük sorun ‘lisandır.’ Hiçbir kelime yazıldığı gibi ifade edilemez. Her anlamı farklı bir şekilde düşünmemiz gerekir. Tarih yazımı ve tarih romanını da şöyle söyleyebiliriz; Tarihi yazarken Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u Fethini ele alabiliriz. Ama Fatih’in düşünce yapısını vurgulamak isteyen yazıyı iyi bir romancı veya edebiyatçı çok güzel bir şekilde süsleyebilir. Roman yazarken bizim temel gayemiz insanın iç duygusunu yakalayabilmektir. Önemli olan gelip geçici değil, kalıcı bir eseri ortaya çıkarmaktır. Yazmak için bir ilhama ihtiyaç duyuyoruz. Sizi harekete geçirecek bir şey olmalı. Kitap yazmaya başlamadan önce etrafa ‘hayret’ gözü ile bakmak gerekiyor.”  

ÜFF’ün ikinci boyutu “mekân”. Mekânımız Üsküdar. Roma İmparatorluğu, Bizans bakiyesi Üsküdar. Fethi gören şehir Üsküdar. Sermet Muhtar Alus’un, Reşat Ekrem Koçu’nun, Ahmet Rasim’in “oraletlendiği” Üsküdar. Hepsi eş zamanlı olarak iç içe geçmiş durumda. Birinden çıkıp diğerine girmiyorsunuz. Bütün katmanları birden aynı anda hissettiriyor yazar size. Bir kaleydoskopa bakıp o renk ve desen şehrayinine hayranlıkla şahit olurcasına kitabın sayfalarını çeviriyorsunuz ve yazar size ÜFF deme fırsatı vermiyor elbette. ÜFF’ün bölüm aralarında yer alan ve her biri görsel şölen niteliği taşıyan güzergâh krokileri, kitaba görsel şiir lezzeti katmakta. Kim bilir kaç kez önünden geçip görmediğimiz sokakları, semtleri bir de ÜFF’ü okuduktan sonra gezmenizi isterim. Bambaşka bir Üsküdar’ı teneffüs edeceksiniz. O Üsküdar’ı fark ettikçe, kendinize de farklı bir gözle bakma imkânına sahip olacaksınız. İnsansız bir gezi metni değil ÜFF. Kitabı güzel kılan da zaten tam olarak bu.    

ÜFF’ün bahsetmek istediğim son boyutu ise “zaman”. Öncelikle “dil” ve “mekân” için söylediklerimden bazılarını tekrar etmek durumundayım. Bir kaleydoskop coşkusu ile karşı karşıyayız. Dil ve mekânda nasıl bir karnavalla karşı karşıyaysak zamanda da benzer bir karnavalı yaşıyoruz. Farklı zamanlar, kronoloji gözetmeksizin eş anlı olarak bir arada yer alıyor. Üsküdar’da yürümek de böyle bir durum değil mi gerçi. Biz görsek de görmesek de bir çok zamana ait çok farklı kültürel dokulara aynı anda şahit oluyoruz. Arkeolojik bir kazı yapsak birkaç metre altımızdan neler çıkacağına dair hiçbir fikrimiz yok mesela. ÜFF’ü bu anlamda bütünü kucaklayan, bütünü anlayan ve tanımlayan bir metin olarak görmemek lazım. Aksi takdirde 144 sayfalık değil 144 bin sayfalık bir metin bile ÜFF’ü eksikli kılardı ki, bu yazımı da okumayı da imkânsızlaştıran bir gerçektir. Bu imkânsızlığı bir kenara bırakırsak ve mümkünler dairesi içinde konuşursak ÜFF’ün sebeb-i telifini yazarın cümlelerinden okumamız olası: “Roman, bizim kendi kültürümüz için doğmuş bir şey değil ama bizim kendi kültürümüz içinde hikâyecilik büyük bir önem taşıyor. Bizler kendi kültürel kodlarımızdan beslenerek yazılar kaleme almalıyız. Bu yazıyı kaleme alırken bütün sorunların başlangıç noktasında olmasını istedim. Bizim hem ihsanı, hem lisanı, hem de tarihi çok iyi bir şekilde öğrenmemiz gerekiyor. Geçmişimizde yaşadığımız olayları geleceğimize aktarmak bizlerin hatta sizlerin de ilerideki en büyük görevlerinden biridir.” Çok pedagojik ifadelerle yüklü bir alıntı yaptığımın farkındayım. Ancak ÜFF’ün taşıdığı neşenin ve neşvenin bu iktibasta hissedilmediğini düşünüyorum. Aksini ispatlamak için de metne müracaat etmemiz elbette yeterlidir. Sermet Muhtar Alus’un,  metinlerinden hangi keyfi alıyorsam Ali Sürmelioğlu’ndan da aynı keyfi aldığımı söylemeden geçemeyeceğim.    

Dipnotlar bir şenlik 

Kitabın vurgulanmazsa eksik kalacak bir başka özelliği “karnavalesk” dipnotları. Her biri bir şenlik yüklü bu malumat adacıklarını Ali Sürmelioğlu, ustaca tasarlamış. Bir gün kendisi uygun görüp “Dipnotlar” diye bir kitap yazarsa kesinlikle okumak isteyeceğim kitaplar arasında yer alacaktır. Okurlardan ricam, bu dipnot şenliklerini gözden kaçırmasınlar. 

“İlk rüyamı anımsamaya çalışıyorum.” cümlesiyle başlayan ÜFF, “Sınırına geldiğime göre artık uyanabilirim.” cümlesiyle nihayete eriyor. Devam etmesini, en azından bir müddet daha sürmesini istediğim bir rüyadan uyanırcasına, kitabı kapatıyorum. Şimdi ben bir Üsküdar romanı yazsam bambaşka bir metin çıkar ortaya. Herkesi kendi Üsküdar’ını yazmaya ve okumaya çağıran bir metin ÜFF. 

 

Kitabı kapatıyorum ama yetmiyor. ÜFF, kendini bir defa daha okumaya davet ediyor. Bu davete uymamam için makul bir sebep de bulamıyorum. Ali Sürmelioğlu’nun okuruna bulaşan samimi “hayret”ini kaybetmemesini temenni ediyorum bu noktada.

 

Son olarak tekrar başa dönüyorum ve “İlk rüyamı anımsamaya çalışıyorum.”

Yorum Yaz