Işık doğudan yükselir: Binbir Gece Masalları

KİTAPLIK

Yazan: Elvan Kaya Aksarı

Kaderimizi elinde tuttuğu zehabına kapılan derebeyinin hizasında hikâyecinin gücü nedir ki? Hikâyeleştirmek çoğu kez bir savunma mekanizmasıdır. Buna yeltenen insanı da (homo narrans) en azından fiziki şartlar dâhilinde gözümüzde büyütmememiz gerekir. Abdelfattah Kilito’nun vecizeleştirdiği üzere, “Hikâye güçsüzün silahıdır.” Şehrazat’ın sonsuzlukla ödüllendirilen hikâyeleri de -ki Borges’e göre “binbir” bu sonsuzluk kavramından mülhem bir adlandırmadır- en temelde hayatta kalma içgüdüsünün retorik bir yansımasıdır. Belki bugün oryantalist muhayyelin, diğer bir deyişle edebî Şark’ın hudutlarını tayin eden “Binbir Gece Masalları”, bütün bu tantana ve tarraka içinde aslolan şeyin tahkiye olduğunu hatırlatır. “Kelime ve Dimne”nin müellifi, Hint bilge Beydeba da Hükümdar Debşelim’in karşısına, içine sembolik manalar zerk ettiği fabllar ile çıkar. Menkıbe etrafında toplanmış bütün bu külliyatın temel mazereti, intak-ı Hak sanatıdır. Bu sanata göre konuşan mahluk gibi görünse de konuşturan mabuttur. Eskilerin deyişiyle, konuşana değil konuşturana bakmak gerekir. Yahut Kurani bir tabirle söyleyecek olursak, “Attığın vakit de sen atmadın velakin Allah attı.” (8:17) Böylece hatip yahut meddah sözün zehrinden evvela kendini korumaya çalışır. Hikâyenin töresel bir gücü vardır, remizler hoş görülmelidir. Zira teşbihte hata olmaz. Kıssaya hürmet gösterilmelidir. Çünkü onda seremonik bir yan vardır ki, bu gücünü bütün Şark belagatini yoğurmuş Kelam-ı Kadim’den alır. Kutsal kitapta, Yusuf Peygamber’in hikâyesinin anlatıldığı kısım “kıssaların en güzeli” (ahsenü’l-kasas) olarak tarif edilmektedir.

Şimdi bunca malumatın üzerine Şehrazat’ın anlatılarına, bağlam içerisinde uygun bir yer bulmak gerekecek. Neyse ki metin bu hususta bize zorluk çıkarmayacak gibi görünüyor. En başta, Şehrazat’ın girizgâhta dem vurduğumuz güç denkleminde zayıf/nahif tarafta olduğunu söyleyebiliriz. Hatta onun anlattıkları, belki bir idam mahkûmunun son sözü kabîlinden görebileceğimiz, can havliyle nakledilen öykülerdir. Demokles’in değilse bile Şehriyâr’ın kılıcı daima Şehrazat’ın üzerinde sallanır. En ufak bir heyecan yahut heves kaybının nihayeti ölümdür. Şehrazat’ın hüneri burada devreye girer ve girift bir hikâye evrenine Şehriyâr’ı hapseder. Kendini mülkün temeli sanan eril kılıç, dişil kelamın etkisinden sıyrılamaz. Şehrazat, ilgiyi diri tutabilmek için zaman zaman olağanüstü varlıklardan, zaman zaman ise müstehcen unsurlardan faydalanır. Bugün -niyeyse- hep övegeldiğimiz hayatın basit/sıradan akışı onun hikâyesinin merkezini oluştursaydı Şehriyâr acaba kaç gece bu performansa tahammül edecekti? Belki böylesi hacimli bir kitap yerine çelimsiz bir mecmuayla karşılaşacaktık. Neyse ki Şehrazat, Câhiz’in Kitabü'l-Hayevan adlı eserinde dile getirdiği o kadim sırra vâkıftı: “Her okur bir düşmandır.” Neden aksini düşünmeli? Okurlar yahut Şehriyâr’ın tarzını sürdüren sesli kitap dinleyicileri, yazarın açığını kollayan, onun foyasını ortaya çıkarma gayesi taşıyan ve bunlar yetmiyormuş gibi çıtkırıldım bir dikkatle kitaba yaklaşan insanlar değil midirler? Ki hâliyle bugün yazarın durumu daha müşküldür. Sosyal hayatımızdaki uyaranlar fazlalaştıkça okurun da nanemollalığı artmamış mıdır? Hâlbuki 1865 yılında yazdığı (ve fakat göndermediği) bir mektupta Kont Tolstoy, arkadaşı Pyotr D. Boborykin’e şöyle diyordu, “Eğer biri bana yazdıklarımın yirmi yıl sonra bugünkü çocuklar tarafından okunacağını, onları ağlatacağını, güldüreceğini ve hayata sevgi duymalarını sağlayacağını söyleseydi tüm hayatımı ve enerjimi buna adardım.” Bütün şöhreti ve otoritesine rağmen 1878 yılında İngiliz çevirmen W. Rolston’a yazdıklarına bakılırsa fikirleri hâlâ değişmemiştir, “Eserlerimi yüz yıl sonra kimsenin okuyup okumayacağını veya yüz gün içinde unutulup unutulmayacağını gerçekten bilmiyorum.” Bugün Ne Şehrazat’ın ne de Tolstoy’un dünyasında yaşıyoruz. Kitaba kefen biçenler günümüzde az değil. Ben o bedbinlerden değilsem de bunca seçenek arasında, sade suya tirit türünden hikâyelerin -hangi nevzuhur akım altında pazarlanırsa pazarlansın- akıbetlerini kestirmek için üstaz olmaya lüzum yok.

Binbir Gece Masalları, İngilizce konuşulan memleketlerde “Arabian Nights” ismiyle bilinse de aslında kökleri Fars edebiyatına dayanıyor. Yine de kabul etmek gerekir ki onda bütün Doğu halklarından izler bulmak mümkündür. Belki konudan bağımsız sayılacak lakin istemsizce aklıma Le Corbusier düşüyor, kendisi Kremlin’i “Binbir Gece” dünyasından bir parça olarak görürmüş. Bunu şunun için söyledim: Bugün dahi ilk müsteşriklerin mistik/büyülü Şark’ı Binbir Gece Masalları’nın iki kapağı arasında saklıdır. Galland, çevireceği el yazmasını İstanbul’da bulsa da en meşhur hikâyelerden sayılan Sinbad, Aladdin, Ali Baba’yı metinlerden değil, bir adamın belleğinden edinmiştir. Bu demek oluyor ki, metnin tamamı bir ülkede oluşmadığı gibi aslında tastamam Şark’ta da vücut bulmamıştır. Bundan maada şifahi bir tarafı da vardır ki, yazılandan fazlasıdır. Zaten Binbir Gece Masalları Arap coğrafyalarından ziyade Batı sahasında ilgi görmüş ve bugün bile parmakla gösterilen nice yazarı etkilemiştir. Doğu’ya dair bu hayalî ve ibretamiz evrenin varyantlaşarak kendine büyük bir hayran kitlesi yaratması tesadüf değildir. Düz yazıdan ziyade şiire tutunan Araplar için Binbir Gece edebiyatı daha hafif ve gündelik kabul ediliyordu. Şiir ise Tanrı evini süsleyecek kıymetteydi. Batı içinse “Binbir Gece” bütün öğeleriyle egzotik ve otantik bir dünyanın kapısını aralıyordu. Bu dünya ise olanca kuvvetini hurafelerden alıyordu. Okuduğu şövalye romanlarına kanıp, avlusunun arka kapısından bambaşka bir dünyaya doğru yelken açtığına inanan Don Kişot’un muhayyel, pikaresk dünyası gibi. 

Yorum Yaz