İstanbul’un orta yeri sinema: Su Sinekleri

KİTAPLIK

Roman türünün bilhassa Batı sınırları için bir burjuva eğlentisi olarak doğduğu söylenir. Sermayenin boşa çıkardığı ve günlük işlerini hizmetkârlarına havale eden burjuva hanımlarının can sıkıntılarını yenmek ve başkalarının hayatlarına olan meraklarını gidermek için başvurdukları romanlar belki bu iş için biçilmiş kaftandı. Yine Batı noktai nazarından bakacak olursak roman türünün aksine sinemanın işçi sınıfında neşvünema bulduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki 20. asrın başındaki ilk sinema salonlarına Nickelodeon denilmesi boşuna değildir. Konuyla ilgili, Prof. Dr. Ali Karadoğan’ın cümlelerine müracaat edeceğim: “(Nickelodeon); adını film izlemek için ödenen beş sentlikten (nickel) ve Yunanca tiyatro anlamına gelen odeion’dan alan bu salonlarda kesintisiz olarak film izlenebiliyordu. …ABD’deki film izleme alışkanlığını köklü biçimde değiştiren bu salonlar genellikle orta sınıfın ve işçi sınıfının yaşadığı mahallelerde kuruldular ve izleyicileri de daha çok bu sınıflardan oluşuyordu. …1905-1915 arası döneme Nickelodeon Çağı da denir.” Peki bizde durum nasıldı? Aslında Nahid Sırrı’nın Kıskanmak adlı romanındaki şu satırları okuduğumuzda işin renginin pek de farklı olmadığı kanaatine varıyoruz, “Haftada, bazan da on beş günde bir, perşembe akşamları, şirketin birinci sınıf mühendis ve memurlarıyla hatırlı davetlilerine, ertesi akşam, yani cuma akşamı da öteki memurlarla onların tanıdıklarına bu büyük salonda sinema gösterilirdi. İskelenin yanındaki kahveden bozma sinema pek berbat bir şeydi. Gösterdiği filmler sade en kötü neviden kovboy ve polis filmleri olduğu gibi en pahalı birkaç sırası elli kuruştu ve yirmi beşi gözden çıkaran amele ve hamallarla her gece hıncahınç dolardı. Bu sebeple, şirketin sinemasına perşembe akşamı davetli sıfatıyla gitmek pek istenen bir şeydi; herkes tarafından istendiği için de, gidebilmek içtimaî bir mevkii olmanın delili sayılmakta idi.”

 

Belki sinemadan evvel radyonun kendi ‘star’larını yarattığını iddia edebilirsiniz. Size karşı gelecek değilim, iddianız doğrudur. Gelgelelim sinemanın olanakları karşısında herhangi bir radyo ‘star’ı meçhul kahraman hüviyetindedir. Sinema, kendisinden önceki bütün icatları fersah fersah aşarak, çok kısa zamanda handiyse dinî karakterler kadar popüler ‘star’lar yaratmıştır. Tam da bu sebepten Joseph Roth, arkadaşı Stefan Zweig’a şöyle yazar: “Film denen endüstri bir ‘sahte İsa’dır.” Ama burada şunu da ilave etmek lazım gelir ki, İsa Nebi kadar popüler olmanın albenisi ne kadar tatlıysa çilesi de o kadar büyüktür. İşte Mahmut Yesari’nin kaleme aldığı tefrikası Su Sinekleri, sinemanın dehşetli büyüsüne kapılan bir avuç gencin akıbetini anlatan ve henüz ismindeki metaforla niyetini belli eden bir romandır.

3 Teşrinisani (Kasım) 1929 tarihli nüshasında Cumhuriyet iki yeni tefrika roman duyurur. Bu romanların, ilgi gören yazarlar tarafından kaleme alındığını, duyurunun henüz ilk sayfada bulunmasından anlarız. Keza, ilk tefrika duyurusu, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’dur. İkinci tefrika romanın tanıtımı ise -imlası korunarak- şöyle yapılır: “Mevzuu (Sinemaya hasta!)lardır. (Su sinekleri)ndeki tipler tamamile hayattan alınmıştır. Vak’alar çok renkli ve canlıdır. Sizi çok alâkadar edecek, ayni zamanda eğlendirecek olan (Su sinekleri)ni de yakında neşre başlayacağız.” Elbette, Mahmut Yesari bu tanıtımı boşa çıkarmaz. Zamanının yoz modalarını ustalıkla romanına yedirirken karakterlerinin içlerine düştüğü badireleri ince bir mizahla anlatır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki İstanbul’un ister monden isterse de yoksul olsun farklı çehrelerini ustalıkla verir. 20. asrı ele alırken birçok teknolojik öğeyi özne olarak kabul edebiliriz. Ne ki, sinema kadar insan üzerinde tesir bırakan ve farklı hayatları aleni şekilde ortaya koyan başka bir ‘gizli özne’ bulunamaz. Mahmut Yesari de bana hak verecektir ki bu konuda da Roth’un satırlarına başvuracağım: “Sinemayla 20. yüzyıl başlıyor. …Küçümsemeyin bunu lütfen. Sinemanın karşısında telefon, uçak, radyo bir hiç kalıyor! İnsanlık tarihinde bir dönüm noktası! Proleterleri sözüm ona özgürlüklerine kavuşturan Rus devriminden de önemli! İnsanlara özgürlük getirecek mi? Hayır, bunu tabii ki yapamayacak.”

Mahmut Yesari karakterlerinin bu kadar derin düşünüp, cemiyetin hürriyetine dair kafa yorduklarını söylemek güç. Onlar Amerikan filmlerinin ve piyasa romanlarının sunduğu plastik cennete öykünerek, tek günlük hayatlarını şöhret piyangosuna bel bağlayarak tüketen tiplerden… Aralarındaki sohbetlerde Rousseau’dan, Diderot’dan tek bir alıntı duyamazken, herkesi ecnebi bir film yıldızıyla anmaları işten bile değildir. Alaturka isimleri müstekreh bulurlar; Dürdane Dora, Nuran Nora, Sabbek Sabiş, Fatma Fati oluverir. “Ayrı mekteplere gittikleri, nispeten ayrı semtlerde oturdukları hâlde, sinema hastalığı onları birbirlerine dert ortağı etmişti.” der müellif, hemen romanın başında. Sınıfları, maddi olanakları, ailevi meşrepleri farklıdır ama hepsinin ağzı salavat getirircesine film ‘starl’arını sayar durur. Bu gerçeklikten kopuşta gizli eter partilerinin de rolü vardır ve yüzlerce kez karıştırılan film albümlerindeki suretler belki bir bakıştan sonra kendi suretlerine dönüşüverir. Mahmut Yesari sinemanın karşısında değildir lakin siretini inşa edemeden suretin peşine düşen bir gençliği bekleyen tehlikeleri kendi rint üslubuyla ve örneklerle sıralar. Bu kof alafranga yobazlığının Frengane bir fıkraya döndüğü ‘kamping’ faslı ise belki bir nebze kıssadan hisse kabîlinden arkaik bulunabilir ama Mahmut Yesari’nin sinemaya elverişli sürükleyici üslubu sayesinde üç yüz küsur sayfa, ekser muadilinden farklı olarak çok kısa zamanda okunabiliyor. Elbette romanın daha kısa tutulabileceğini kabul ediyorum ama sırf kalemiyle geçinmeye çalışan yazarların tefrika başı neredeyse yevmiye usulü para kazandığı düşünülürse kısmi bir şişirme, okurun affına mazhar olacaktır. Su Sinekleri anlattığı avantür filmlerini andırırcasına bütün gücünü diyaloglardan alıyor. Konuşmalar, bütün kurgunun ana kolonları gibidir. Uzun tasvirlerle okuru sıkmak yerine, kısa paslaşmalar şeklinde devam eden diyaloglar metinde daimî bir hareket meydana getiriyor. Bu bakımdan Su Sinekleri’nin senaryo metnini andıran bir popülist anlatı olduğunu söyleyebiliriz. Ki o dönem Yesari’nin tefrikalarının halk nazarında pek revaçta olduğunu biliyoruz. Elbette dünyayla birlikte sinema algısı da değişti, sinemanın muhteviyatı da. Ancak tefrikanın şöyle böyle bir asır evvel başladığını düşündüğümüzde, sinemanın memleketimizdeki çömez yıllarının farklı çevrelerde nasıl telakki edildiğini görmek, öyle zannediyorum ki, sizin için de keyifli bir tecrübe olacaktır.

Yorum Yaz