Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Bizde daha çok “Direnmenin Estetiği” ile tanınan Alman yazar Peter Weiss’ın “Kule” isimli oyununu dinlemiştim develer tellal iken. Dinlemiştim diyorum zira tek perdelik drama, TRT tarafından radyoya uyarlanmıştı: Oyunun esas oğlanı Pablo Niente bir kaçma uzmanıdır. Tüm riskleri göze alarak ve saniyelerle yarışarak zincirlerinden kurtulan bu adam “Kule” adı verilen kumpanyanın en gözde hokkabazlarından biridir. Sirk numaralarını ustalıkla kotaran Pablo bir müddet sonra hayatındaki en büyük pranganın “Kule”nin ta kendisi olduğunu düşünür ve sırtındaki kamburdan kurtulmak için “Kule”den kaçar. Hâlbuki “Kule”nin ilk kuralı, dışarıyla temas kurmamaktır. Pablo en büyük gösterisini “muvaffakiyetle” neticelendirir, sirkten kurtulur ama dışarıda işlerin sandığı gibi yürümediğini anlar. Rutini bozmak, cazip bir yasak meyvedir lakin tadı mayhoş, getirisi noksandır. Denge sanatçısı Bay Pablo, aslında dengenin temel saikinin rutine sarılmak olduğunu anlar. Bütün kasabalar, ormanlar ve denizler kulenin içindedir yahut kulenin içindeyken güzeldir. Görelilik Kuramı’nı onaylarcasına, rutine raptolmuş “Kule”de zamanın akışı bile farklıdır. “Bütün kule senin için zamanla dolu.” ifadesi boşuna söylenmiş değildir. Kurallarını sözcüklerin değil, sessizliğin koyduğu bir oyundur bu. Çemberden (yani mutat olandan) uzaklaşanın yandığı bir oyun.
“Kule”yi bana tekrar dinleten, Bastiani Kalesi oldu. İkisi de en azından mimari terminolojide heybetli bir isme malik olmasına rağmen kulenin de kalenin de alışılmışın kuyusu olduğunu söylemek mümkündür. Rutin, kök salmayı sever, belki mimariden ziyade arkeolojinin ilgi alanına girer, kişiyi ayaklarından mıhlar, enikonu da muhafazakârdır. Eh, bunda şaşılacak ne var, müesses nizamın akamete uğramasından (bakın devrilmesinden bile demiyorum) en çok kimler korkar? Bu sorunun ardılını siyaset bilimcilere bırakıp, Bastiani Kalesi’ne dönelim. Farkındayım, roman henüz isminden başlayarak Tatar Çölü’nü merkeze alıyor gibi görünüyor. Bununla birlikte bu uçsuz bucaksız step, esasen alışılagelmiş yaşamın karşısındaki bir tehdit unsuru olarak kendini var ediyor. Sanki kale değil de çöl sonradan kondurulmuş gibidir. Kalenin kendine ait bir nizamı, hiyerarşisi ve hatta zamanı vardır. Zamanın akışındaki farklılığı Drogo’nun kale dışına yaptığı ziyaretlerden anlarız. Üstelik bunu anlarken yalnız değilizdir, subay da -popüler tabirle- travmatik bir biçimde ilk elden bu ayrışımı tecrübe eder. Oysa kalenin müzmin ve yegâne komşusu olarak tanıdığımız çöldeki her şey haddizatında bir gölgeden ibarettir. Kalenin içinde bir rütbeye yahut mevkiye sahip olan kimseler dahi çöl havzasındaki herhangi bir taş gibi kimliksizleşir ve silinir. Üzerinde sürekli muhtelif dedikoduların döndüğü bu mekân, âdeta bir korku nesnesi hâlini alır. Romandaki tüm ölümleri birbirine bağlayan temel koşul, rutin dışında kalmaktır. Sanki gündelik hayatın planlı akışını bozmaya cüret eden kimse cezalandırılır. Olanca ahenk, bu tekdüzelikte bulunur. Bilenler bilir ki, “Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir.” Alışma hâli bir bakıma sonsuzluk ölçeği gibidir. Ona karşı duran her teşebbüs beyhudedir. Açıkçası kalenin dışında uzayıp giden stepe “Tatar” isminin verilmesi de bununla ilgili olsa gerektir. Mevzu bir kavimin adından ziyade yabancı/yaban oluşu temsil eder. Kalenin gündelik hayatına kastedecek Yecüc ve Mecüclerdir bunlar. Dertleri yoktan yere fesat çıkarmaktır. “Tatar Çölü”nü İtalyan Buzzati değil de Şarklı bir yazar (mesela Şark oturup beklemenin yeridir diyen Tanpınar) kaleme alsa ismi şüphesiz farklı olurdu lakin o standarttan sapma tehlikesi aynı kalırdı.
İşin doğrusu, rutin dizisini zemmedecek bir tirat atarak sizi selamlamak isterdim lakin hayatım göz önüne alındığında bu çok riyakâr bir tutum sayılabilirdi. 1997’den beri aynı semtte yaşadığım düşünülürse Giovanni Drogo’nun tarafında olduğum sugötürmez bir hakikat. İstatistikler yalan söylemez. Belki yaş aldıkça insanoğlunun birçok konuda daha muhafazakâr refleksler geliştirmesi de rutini kaybetme endişesinden kaynaklanıyordur. Nitekim mesleğinin henüz ilk günlerindeki Teğmen Drogo’nun bir imkânla Binbaşı Drogo ile karşı karşıya gelmesi şayanıdikkat bir fasıl olurdu. İtiyatlarla dolu “güvenli” bir hayatın konforuna kapılıp giden Drogo için kalenin=kulenin=kuyunun ötesi Dante’nin cehennem tasvirlerinden farksızdır. Peki, bunun için onu suçlamak da kolayına hüküm vermek olmaz mı? Hayatın sabitkadem akışı karşısında, rutinine iltica eden vasat meşrep Drogo(lar), bir bakıma mülteci sayılmaz(lar) mı?
“Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var”
Yorum Yaz