Neta Paydos: Aganta Burina Burinata

KİTAPLIK

 

Kelimelerin, canlı organizmalar olduğunu iddia eden bir kişinin en büyük dayanağı, onların da bir yaşantıya yaslanmasıdır. Yaşantı, kültüre ve en nihayet bir anlatıya dönüşür. Kullanılmayan uzvun köreldiği gibi, anlatıda yer bulmayan sözcükler de tedavülden kalkar. Geçersiz kalan her kelime, kültür hayatındaki fukaralaşmaya işaret eder. Soyut lakırdıları bırakıp işi biraz ete kemiğe büründürelim: Şimdi bu yazıyı okuyan hemen herkes “müsilaj” (deniz salyası) kavramının ne anlama geldiğini bilecektir. Zira müsilaj, bugün bilhassa Marmara’yı kemirip tüketen bir sorun olarak bütün heybetiyle karşımızda durmaktadır. Marmara’nın entübe edildiği şu vakitlerde, Orhan Veli’nin “Gemliğe Doğru” şiiri artık eski bir denizci türküsünden farksızdır. Tevafuka bakın ki, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın Aganta Burina Burinata’sı da aynı 40’lı yılların bir ürünüdür.

Haydı huydu derken 80 sene sonra rüzgâr tersine döndü, toprak üzerinde göveren kül rengi binaların balkon ve teraslarından, ona yaraşır bir denizi seyreder olduk. Homeros’un deyişiyle, “şarap karası deniz”di bu. Balıkçı barınakları tarumar edildi, yerini alışveriş merkezleriyle şişirilmiş marinalar aldı. Denizler dolduruldu, kumu çekildi. “Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır.” maddesine rağmen ahalinin denizle olan rabıtası günbegün zayıflatıldı. Deniz çoğumuz için göstermelik bir aksesuar hâlini aldı. Sohbetlerimizde meze, hayatlarımızda garnitür… “Fukara lokmasıdır.” denilen balık, lüks sofraların taamı oluverdi. Deniz ve balıkçılığın selası okunurken, üç tarafı deryayla çevrili diye tanıtılan ülkemizdeki deniz edebiyatının bunca kadüklüğüne şaşırmak bilmem ki safdillik midir? Hafızamı zorladığım takdirde, son dönem dâhilinde denize dair sadece Vecdi Çıracıoğlu’nun yazdığı metinler geliyor aklıma. O, bu geleneği ustalıkla sürdürüyor.

Gelenek kelimesini gelişigüzel sarf etmiş değilim. Cevat Şakir’in eserlerini de Gazavat-ı Hayreddin Paşa silsilesinde değerlendiriyorum. Nitekim onun “mavi vatan”la kurduğu ilişkiden hasıl olan Uluç Reis ve Turgut Reis gibi eserlerini de tam bu bahis için kerteriz alabiliriz. Aganta Burina Burinata dikkatli bir tetkikle üzerinde durulduğu takdirde, balıkçı esnafının bağlı olduğu loncayla alakalı birçok teşhise açıktır. Balıkçıoğlu balıkçı olan Mahmut, anlatı boyunca hem su üzerinde hem de toprak üzerinde çalışan bir emekçidir. Bu ikilem, her iki atmosferi de görmemizi sağlar. Deniz üzerindeki haksızlıklar şahsidir, toprak üzerinde boy veren ağalık yani feodalite ise köklenmiş bir sistemdir. Derya içte kaptanın hükümranlığı layüsel değildir, işinin ehli bir balıkçı her teknede iş bulabilir. Keza Süleyman Kaptan’ın oğlu Mahmut da mağdur ve madun Mazlum’un birkaç damla zeytinyağı yüzünden dayak yediğini görünce, öz amcası olan kaptanın karşısına dikilir ve akabinde gemiden kovulur. Ama işsiz kaldığı söylenemez. Deniz, efelik yapmaya daha müsait bir zemindir. Ondaki bölüşüm, en azından karaya nispeten daha hakçadır. Toprağın şartları ise kati ve acımasızdır. Arazisi, tarlası olmayana sadece ortakçılık düşer ki bu marabalığın diğer adıdır. Mahmut, sevdiğine varamaz, vardığını sevemez.  Bir toprak ağasının kızı olan Ayşe ile evliliği, belki de bu zihniyet farklılığı yüzünden hiçbir zaman müşterek duygularda birleşmez. Bunun adı olsa olsa evdeşliktir. Mahmut, bu toprak fetişizmini ve mülkiyet hırsını kavrayamaz. Deniz göz alabildiğinedir, herkesindir, tapu ve kadastroya tabi değildir. Cevat Şakir, ütopik evreninin merkezine denizleri koymuş gibidir. İnsanın insana kulluğunun görece asgariye indiği bir düzen için kayıp kıta Mu yahut Atlantis’e bel bağlamaz. O medeniyetini de, mitolojisini de, sofrasındaki nimeti de Anadolu’nun mavi yakasından devşirir. Bunu yaparken çığırtkanlar misali bağırmaz, cümlelerine sloganları boca etmez. Onun metinleri bir parti programı yavanlığında değildir. Eski denizci menkıbeleri yahut korsan hikâyeleri gibi sonuna kadar merakla takip edersiniz. Bu tahkiyeye, ince ince işlediği fikirleriyle istikamet verir. Mahmut’un uyanışına girift iç muhasebeler yahut psikolojik tahliller eşliğinde değil de bizzat eylemler vesilesiyle şahit oluruz. O kütüphaneler devirmiş bir âlim değilse de insani olanı tercih edecek kertede ariftir. Cevat Şakir, insanın bu sağduyusuna güvenir.

Her şeyin aslı sudur. Kur’an-ı Kerim’de, “Biz her şeyi sudan yarattık.” ifadesi yer alırken, Altay Yaratılış Destanı’nda “Her şeyden önce su vardı.” denilerek suyun asliliğine işaret edilir. Toprak, kendisine bağlar. Buğdayın ehlileştirilmesiyle, insanın yerleşik hayata geçmesinin doğrudan bağlantısı vardır. Deniz ise ta Odysseia’den beri bir hürriyet mücadelesinin adıdır. İnsan, şehirleri ve kaleleri ele geçirerek fatih ünvanı alır fakat deniz, insanın kendini fethetmesinin yollarını gösterir. Onun sonsuzluğu terbiye edici iken başına buyrukluğu ise hürriyetin şiarı olagelmiştir. “Aganta Burina Burinata”nın kahramanı Mahmut da dışarıdan gelen bütün telkinlerine rağmen kendi hürriyet sergüzeştinin peşine düşer. Denizciliğin töresi budur. Bununla birlikte Cevat Şakir’in henüz ilk romanında dahi oturduğu aşikâr üslubunun da hakkını teslim etmek gerek. Balıkçılar, “Balığı tutturan kürekçidir.” derler. Yazar, tekst boyunca anafora kapılmadan yahut boşa kürek sallamadan, ardına hikâyenin de olanca rüzgârını alarak, tabiri caizse büyük balığı yakalamayı başarıyor. Uzun yıllar önce okuduysanız bile Aganta Burina Burinata insana hâlâ aynı keyfi verebiliyor, tecrübeyle sabit. Dile kolay, yazılalı 80 sene olmuş amma öyküsü Barbaros’un donanması gibi hâlen şıkır şıkır.

Yorum Yaz