Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Boris Cyrulnik yalnızca bir bilim insanı değil, aynı zamanda travmanın içinden doğmuş bir tanıktır. 1937’de Bordeaux’da bir Yahudi ailesinde dünyaya geldi. Çocukluğu savaşın, kaybın ve korkunun gölgesinde geçti. Ailesi Auschwitz’e gönderildi, o ise mucizevi biçimde saklanarak kurtuldu. Çocuk yaşta annesiz, babasız kalmanın acısı hayatı boyunca ruhuna kazındı. Bu yüzden onun eserleri yalnızca akademik değil, aynı zamanda kişisel bir yaradan doğar. Şahane Bir Mutsuzluk tam da bu deneyimin ürünü olarak okunmalıdır: yazar, travmanın içinden insanın nasıl yeniden doğabileceğini tartışır.
Cyrulnik’in düşünsel dünyası psikanaliz, modern psikoloji ve varoluşçu felsefenin kesişimindedir. Freud’un travma teorilerini bilir; ama Freud’un karamsar çerçevesinden farklı olarak, insanın yeniden yapılanma kapasitesine vurgu yapar. Nietzsche’nin acının yaratıcı gücüne dair sezgisiyle ve Viktor Frankl’ın toplama kampından süzülen “anlam arayışı” öğretisiyle yakınlık gösterir. Frankl’ın logoterapisi acıdan anlam devşirmeyi öğütlerken, Cyrulnik acıdan dayanıklılık ve yaratıcı bir dönüşüm üretmenin yollarını gösterir. Onu özel kılan şey, tam bir “yaralı şifacı” olmasıdır: kendi yaralarından şifa devşirmiş, elini başkalarının yaralarına merhem niyetiyle uzatabilmiştir.
Kitap dört ana bölümden oluşur. Giriş kısmında mutsuzluğun doğası ve kavramsal çerçevesi çizilir. “Beklenmedik Umut” bölümünde özellikle çocukluk travmalarının nasıl bir umut kaynağına dönüşebildiği tartışılır. “Melankolisiz Kara Güneşler” bölümü, melankolinin oksimoronik niteliğini ve acının sanata dönüşümünü inceler. Sonuç bölümünde ise yazar kitabın tezini berraklaştırır: acı kaçınılmazdır, ama onunla ne yapacağımız bize bağlıdır.
Dayanıklılık: Bir örgü olarak yaşamak
Dayanıklılık, Cyrulnik’in anahtar kavramıdır. Onun için dayanıklılık yalnızca direnmek değil, yaşamayı yeniden öğrenmektir. Çocuklukta çekilen güçlükler, ilk anda yalnızca yıkıcı görünür; ama zamanla bir zafer anlamı kazanır. “Çocuklukta çekilen güçlülüklere bir zafer anlamı yüklememiz çok daha sonra, anlayacak yaşa geldiğimizde mümkündür.”
Çocukların zorlayıcı durumlarda geliştirdikleri hayatta kalma stratejileri bu kavramı somutlaştırır. Rehin alınan bir anaokulunda çocukların korkuyla değil, oyuna yönelmeleri örneğinde olduğu gibi: “Yetişkinlerin dünyasında tehlike, bombaların sarınmış bir halde, her yeri içindekilerle birlikte havaya uçurma tehdidinde bulunan adamdan geliyordu. Oysa çocukların dünyasında bu bey pek de öyle korkutucu değildi… içlerinde bulundukları ‘güvenlik’ten uzaklaştırmaya çalışan adamlar arasında bir oyun oynuyorlardı.” (s.22). Bu örnek, çocukların hayal gücüyle en korkunç gerçeği bile dönüştürebilme kapasitesini ortaya koyar.
Dayanıklılık aynı zamanda çevresel ve kültürel bir süreçtir. Cyrulnik şöyle der: “Yaşanan her olaya, gelişmemiz ve geçmişimiz boyunca çevremizin içimize soktuğu özel anlamlar yükleriz.” (s.49). Acının anlamı yalnızca bireysel bir duygulanım değil, ait olduğumuz bağlamın bize kattığı bir örüntüdür. Bu yüzden dayanıklılık tek başına içsel bir direnç değil, ilişkilerle kurulan bir “örgüdür.”
Özellikle savaş görmüş çocukların hayal dünyaları bunun trajik bir örneğini sunar: “Savaş görmüş çocukların hayal dünyaları çevresini özenle kan kırmızıya boyadıkları, bombalarla havaya uçmuş evler, kopmuş kollar, bacaklar ve renkli kıyafetlerle doludur. Başka ne olabilirdi ki?” (s.63). Çocuğun hayal gücü, maruz kaldığı şiddeti kendi iç dünyasına işler. Dayanıklılık burada yalnızca bastırmak değil, o imgeleri dönüştürerek yaşamı sürdürebilmektir.
Travma ve hafıza ilişkisi de dayanıklılığın bir boyutudur. Cyrulnik’e göre: “İnsan geçmişini anlatırken onu yeniden yaşamaz, yeniden kurar.” (s.109). Bu, yalan söylemek değildir; aksine geçmişteki unsurları bir anlatıya dönüştürerek hayatta kalmanın yolunu bulmaktır. Dayanıklılık böylece travmayı inkâr değil, anlatıyla dönüştürmektir.
Son bölümde Cyrulnik, bu kavramı iki sözcükle özetler: “Toparlanma” ve “örgü.” (s.174). Toparlanma, düşmekten sonra yeniden ayağa kalkmaktır; örgü ise bireyin kendini çevresiyle birlikte dokumasıdır. Bu iki metafor, dayanıklılığın bireysel olmaktan çok ilişkisel ve kolektif bir süreç olduğunu gösterir.
Oksimoron: Acı ve güzelliğin birlikteliği
Cyrulnik’in ikinci temel kavramı oksimorondur. Hayat bir çelişkiler birliğidir: acı ile umut, yara ile zafer, kayıp ile güzellik aynı anda vardır. “Yani yaşanan felakete ayak uydururken kangren ve güzellik, gübre ve çiçek bir aradadır.” Bu satırlar, hayatın oksimoronik doğasını özetler. Gölgesiz ışık yoktur; çiçeklenişin güzelliği, köklerin karanlıktaki gübresinden gelir.
Bu oksimoronik bakış, sanatın ve edebiyatın da kökenindedir. Cyrulnik’in alıntıladığı gibi: “Ölüme karşı her mücadele, yani yaşamın her türlü bilinci… sanat olmasa, Auschwitz ya da Kolymada olup bitenleri içeriden anlayabilmemiz asla mümkün olamazdı.” (s.162). Sanat, acıyı bir tanıklığa dönüştürerek insanlığa aktarır. Böylece mutsuzluk yalnızca trajedi değil, aynı zamanda kültürel bir üretim malzemesi olur.
Cyrulnik bu noktada önemli bir soru sorar: “Yaralarınızı ne yapacaksınız? Onlara boyun eğerek bir kurban kariyeri mi yaratacaksınız? Yoksa yaralarınızla savaşup her şeye karşın insan olmayı başararak kişiliğinizin sağlıklı yanını mı güçlendireceksiniz?” Bu soru, oksimoronun varoluşsal çekirdeğini gösterir: yara, hem yıkımın hem yeniden doğuşun imkânıdır.
Cyrulnik ve Frankl’ın düşüncelerine bakış
Cyrulnik ile Viktor Frankl’ın düşünceleri aynı tarihsel kökten beslenir. İkisi de Yahudi kimlikleriyle savaşın ve kaybın tanıklarıdır. Frankl, Auschwitz ve Dachau’da tutuklu kalmış, ailesini kaybetmiş, acının içinden “anlam arayışı” öğretisini çıkarmıştır. Cyrulnik ise çocuk yaşta ailesini yitirmiş, hayatta kalmış ama yalnızlığın ve korkunun yükünü taşımıştır.
Frankl için acının panzehiri anlamdır; Cyrulnik içinse dayanıklılık ve çelişkilerin birliğinden doğan yeniden yapılanma. Frankl acıyı ruhsal bir görev olarak yorumlarken, Cyrulnik oksimoron kavramıyla acının aynı anda hem yıkıcı hem yapıcı olduğunu dile getirir. İkisi de aynı cevaba varır: acı kaçınılmazdır, ama onu nasıl yaşayacağımız insanın seçimidir.
Eleştirel bir okuma
Kitap güçlü bir kavramsal çerçeve sunsa da örneklem açısından sınırlıdır. Cyrulnik’in Yahudi kimliği ve çocukluk travması, eserdeki örneklerin çoğunun İkinci Dünya Savaşı ve soykırım etrafında dönmesini anlaşılır kılar. Yazar, kendi geçmişinin izlerini aktarır. Ancak bu yoğunluk, kitabın evrensellik iddiasını kısmen sınırlar.
Oysa acılar toplumdan topluma, çağdan çağa değişse de özellikle çocuklar her dönemin en büyük kurbanı olmuştur. Dün Avrupa’da Yahudi çocukları katlediliyordu; bugün ise dünyanın başka coğrafyalarında, örneğin Gazze’de çocukların üzerine çöken vahşet, çok daha büyük boyutlarda yaşanmaktadır. İnsan nerede olursa olsun kıymetlidir; insanı korumak ve yaşatmak en temel borçtur. Geçmişte Yahudilere ve çocuklara yapılan zulüm ne kadar yanlışsa, bugün yaşananların da aynı şekilde, hatta daha derin bir felaket olarak dile getirilmesi gerekir. Üstelik bu felaketlerin bazıları, sektörleşmiş bir söylem biçimiyle sürekli ön planda tutulurken, güncel vahşetler kimi zaman göz ardı edilmektedir. Cyrulnik’in örneklerinin Yahudi çocuklarıyla sınırlı kalması anlaşılırdır, ama bu çerçeveye sıkışmak, diğer acıların üzerini örtmemelidir. İnsanlığın görevi, tüm vesilelerle her dönemin zulmünü dile getirmektir; bu, vicdani bir sorumluluk ve insanlık borcudur.
Şahane Bir Mutsuzluk, mutsuzluğu inkâr etmeyen ama onu dönüştürülebilir bir potansiyel olarak gören bir kitaptır. Cyrulnik’e göre dayanıklılık, direnmekten fazlasıdır; aynı zamanda yaşamayı öğrenmektir. Cioran’ın ifadesiyle “Hiç ceza çekmeden normal olunmaz.” Felaketin gölgesinde insan, yaşama hakkının doğal bir ayrıcalık olmadığını fark eder; coşkuyu bulamayınca öfkelenir, fakat tam da bu gerilim insanı yeni bir benlik arayışına iter.
Cyrulnik’in aktardığı gibi, “aşırı uçtaki her durum, yaşamı mahvetmenin bir süreci olarak, paradoksal biçimde yaşama potansiyelini güçlendirir.” Bu yüzden kırılganlık bir zayıflık değil, zenginliğe dönüşür; imkânsızlık bir yokluk değil, yeni imkânların tohumu olur. Fischer’in benzetmesiyle, yaşama engeli bir trampoline dönüşür; insanı yere çakmaz, aksine yukarı fırlatır.
Anthony Bloom’un “hasarlı ikona” benzetmesi, kitabın ruhunu özetler: kırık dökük yanlarımız, lekelerimiz ve çatlaklarımızla hâlâ güzeliz; hatta bazen o yaralarımız sayesinde daha insani, daha hakiki ve daha derin bir güzelliğe kavuşuruz. Cyrulnik son sayfalarda dayanıklılığı “toparlanma” ve “örgü” kavramlarıyla açıklar. Toparlanma, düşmekten sonra yeniden kalkma gücüdür; örgü ise bireyin kendini çevresiyle birlikte dokumasıdır. Bu iki kavram, mutsuzluğa bakışımızı değiştirmemiz için bir davettir: her acının içinde bir yeniden doğuş imkânı vardır.
Cyrulnik’in de dediği gibi, asıl soru şudur: “Peki şimdi, içimdeki bu yarayla ne yapacağım?” Bu soru, yalnızca bireyin değil, tüm insanlığın sorusudur. Dün savaşlarda, bugün Gazze’de ya da dünyanın başka coğrafyalarında çocukların üzerine çöken felaketler karşısında verilecek yanıt, dayanıklılığın evrensel sınavıdır. Acılar farklı biçimlerde yaşansa da, hepsi aynı insani borcu hatırlatır: insanı korumak, insanı yaşatmak ve yaraları onarmak.
O halde mutsuzluğa bakışımızı değiştirelim ve her tür acıya karşı “şahane” olanı arayalım. Çünkü hayat, trajik olduğu kadar güzeldir; yaralayıcı olduğu kadar iyileştiricidir.
Yorum Yaz