Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

Seyrine doyum olmayan işbu poster (Tasarımcı: Gaynor Chapman) 1964 yılında, William Shakespeare’in doğumunun 400. sene-i devriyesi sebebiyle Londra Ulaşım Bilgi Merkezi tarafından yayımlanmış. Posterin üzerindeki metinde mealen şöyle deniyor: “Bugün Shakespeare’in bildiği Londra’nın ne kadarına tanıklık edebiliyoruz?” Bu güzel soruyla da yetinmeyen metin yazarı, müteveffa şairin 65. Sone’sinden bir iktibasla olaya daha entelektüel bir çehre kazandırıyor: “Hangi binalar kahhar günlerin kuşatmasına direnebildi?” Aslında bu ücretsiz broşürün sebeb-i telifi Shakespeare’den bu yana hâlâ ayakta olan mimari eserleri şehir sakinlerine arz etmek. Shakespeare’in Londra’sı: Bir şehri sanatkârlarıyla anmaktan daha güzel (ve doğal) ne olabilir? Bu seyahat posterinde temaşa ettiğimiz Londra Kulesi yahut Hampton Court Sarayı gibi şehrin sembolü olmuş binalar kadar o binaları seyreden Shakespeare ve şürekası da mühim sayılmaz mı? Metin, ne kadar güzel bir yere geldi lakin benim meramım başka olduğundan bu bahsi aziz okurun ferasetine emanet edeceğim. Kıt tasarım bilgime istinaden Chapman’ın hakkını Chapman’a teslim ederek, hurufatın imkânları ölçüsünde orta şekerli bir poster çizmeye çalışacağım. Ki onu çizmeden önce, acaba aziz okur şahsi poster denemesine hangi yazar-şairi davet eder ve şehrin hangi binalarını eklerdi diyerek suyu bulandırıp naçizane poster atölyemin kepenklerini kaldırıyorum.
Kent hayatının olmazsa olmaz niteliklerinden birisi de sürekliliktir. Kentin hafızası vardır. Bu hafızayı, bir an gelsin de yok sayalım yahut yok edelim: Geriye demans teşhisli bir şehir (çeç demek daha doğrudur) kalır ki o da artık arkeolojik bir bulgudur. Şehri, şair ve yazarları vesilesiyle tanımak muhakkak tarifsiz bir lezzettir velakin asıl marifet o isimlerin tanıklık ettiği kenti yaşatabilmektir. Gezi yazıları, kent rehberleri, şehrengizleri şehrin panoramasından büsbütün kopmuş bir yerleşim alanı Pompeii Harabeleri kadar canlıdır ve Nahid Sırrı Bey’in zikrettiği gibi seyyah çekme hususiyetini kaybeder. Turist yerine seyyah sözcüğünü kullanmayı önemli buluyorum zira seyyah şehrin canlı hâline taliptir, şehrin nabız yollarında gezinen bir flanördür o. Yaşantı insanıdır. Turistin durumu biraz farklıdır. O taziye evinde de, düğün salonunda da aynı net duruşa sahiptir. Firavun mezarları da ilgisini çeker, uzak şehirlerin grotesk karnavalları da. Anlatı insanıdır.
İstanbul hakkı teslim edilmiş şehirdir
İstanbul, edip-şair zümresi tarafından hakkı teslim edilmiş şehirlerden biridir. Gerçi buna şımarıklıkla mukabele etmediğini ve tarihin birçok sayfasında mağdur ve mahzun kaldığını belirtmemiz gerekir. Onu özel hissettirenlerden biri de hakiki bir İstanbul çelebisi olan Nahid Sırrı Örik’tir. Nahid Sırrı, İstanbul Yazıları’nın (TTK Yay., 2011, haz: Bahriye Çeri) hemen başına iliştirilen bir alıntıyla yukarıda ifade etmeye çalıştığımız mevzuyu karara bağlamaktadır: “Mazisi uzak asırların içinde kaybolmuş bütün şehirlerde, her yeni medeniyet eski medeniyetlerin enkazı üzerinde ve o eski medeniyetleri bazen de tahrip ederek kurulmuştur. Böyle olmakla beraber, zaruret olmadıkça eski eserlere hürmet etmek ve onların ömürlerini devam ettirebilmek için azami gayret sarf etmek, fertlere ve bu fertlerin birleşmelerinin bir muhassala ve neticesi olan resmî teşekkül ve makamlara düşen bir vazifedir.” Nahid Sırrı’nın harflerden inşa ettiği pasajları, bir nevi seyri doyumsuz peyzajlara çevirdiği İstanbul Yazıları’nda işaret ettiği o şehre bakabilmek için evvela bu düstura uymak gerekir. Örik’in kalemiyle İstanbul’u nasıl kuşattığını anlamak için kitabın sonundaki İndeks bölümüne bakmak yeterlidir. Sadece kadim İstanbul’dan değil, Aydos ve Pendik’e uzanan hatta o dönem için bakir kabul edilebilecek birçok yerleşkeden şu ya da bu şekilde bahseden yazar, bunlara ilaveten sosyal hayata dair geç dönem Osmanlı ve erken dönem Cumhuriyet olarak tarihlendirilebilecek renkli bilgiler sunmayı da başarıyor. Söz gelimi, başkent vasfını kaybetmiş olsa dahi bir denizin iki yakasına kurulmuş olmasıyla tabii bir zarafete sahip olan İstanbul, Ankara muhibbanınca bu vasıflarıyla kıskanılmış olsa gerek ki, 1930’lu yıllarda Yunus Nadi tarafından Ankara’yı kanallarla denize raptetme fikri sunuluyor. Model olarak ise Kanal Projesi adıyla yapay kanallar marifetiyle Berlin istikametine doğru yön verilen Spree Nehri tarif ediliyor. Bir İstanbullu için bunlar kafa karıştırıcı sayılabilir fakat İstanbul’dan ayrılarak denizden ırak bir hayat süren insanın denize ulaşma hususunda gösterdiği çaba şayanıhayrettir. Nahid Sırrı kuru kuruya deniz hamaseti yapmıyor, denizi bir kültür tarihi öznesi olarak ele alıyor. Venedik’in gondolları dururken, İstanbul’un kaybolan kayıklarına hayıflanıyor; hilalî gömlekli hamlacıların sular üstünde kuş gibi uçurdukları ipince ve asi kayıklardan bahsediyor ve bununla da yetinmeyerek, Karaköy önlerinde başlayıp bazen Kasımpaşa’ya yaklaşmak üzere Haliç’i çok kere ortalarına kadar kaplayan mavnalarda geçen hayatı, namıdiğer İstanbul’un su üstündeki mahallelerini anlatıyor. Anlatıyor demek bühtan olur, bildiğiniz harf büyüsü yapıyor. Öyle bir üslup. İstanbullu olmak bahsinde çoktan unuttuğumuz birçok kavram ve ismi İstanbul Türkçesinin gürül gürül aktığı bir lisanla okuruna takdim ediyor.
Yazılarını bir fanusun içinden yazmıyor
Yazılardan anlamak mümkün ki, Nahid Sırrı Bey ev kedisi mizaçlı bir zat değil. Yazılarını bir fanusun içinden yazmıyor, bilakis şehrin kendini şehram şehram gösterdiği sokaklardaki seyrü seferlerinden damıttığı intiba ve fikirleri kâğıda döküyor. Şadırvandan akan suyu, ninesinden dinlediği masalla nakletmiyor; tahta kerevetlere kurularak o tazyiki vasfediyor. Laf buraya gelmişken, belirtmek gerekir ki, Bahriye Çeri’nin “Giriş” ismiyle önsöz mahiyetindeki yazısı gayet doyurucu ve kuşatıcı. O yazıdan da merhum yazarın nasıl bir hayat sürdüğünü ve şehrin sadece tarihine değil aktüel meselelerine de değindiğini anlayabiliyoruz. Örik, kahvehaneleri arşınlıyor, otobüse vapura biniyor, hangi koruya hangi mesireliğe ne zaman gidilir biliyor, Pierre Loti Tepesi’nden de Pierre Loti’nin İstanbulî kaleminden de aynı şevk ve meziyetle bahsediyor. Her şey böyle şen şakrak giderken bir anda, “Milyoner olmadığımıza, hatta zengin olmamız imkân ve ihtimali bulunmadığına göre, bari yaz günleri taşlar üstünde ve gölge köşelerde serin ve rahat uykuya yatabilsek, mütevazı terzilerin taksitle yaptıkları elbiseleri kirletip, ütüsünü bozmak üzüntüsünden olsun kurtulsak!” diyerek bir cami avlusundan geçerkenki garibanlığını bize de bulaştırıyor ve insan bu ya, ister istemez düşünüyor: Takriben 65 sene evvel vefat eden yazarın İstanbul’una ne kadar şahitlik edebiliyoruz? Kaptan’ın yüksek müsaadesiyle: “Bu şehir o eski İstanbul mudur?”
Yorum Yaz