Abdurrahim Karakoç’un tüfeği

Köşe Yazıları

Abdurrahim Hoca’yla 90’ların Ankara’sında yaptığımız sohbetlerde konu mutlaka dönüp dolaşıp ava gelirdi. Onun tutkuyla dağları anlatışını dinlemeliydiniz. Benim gibi sahilde büyümüş, enginlik duygusunu sadece denizle hissedebilen çocuk için dağlar üzerinden anlam dünyasına ulaşmamın Hoca’nın bütün konuşmalarına rağmen o vakitlerde mümkün olmadığı söylemeliyim. Ta ki, vefatından bir müddet sonra şiirlerine konu olmuş öykülerinin geçtiği Maraş’a gidip o dağları görene kadar.  

Dağlara çıkmak hayatın gerçekliği karşısında daralmış insanın yüzyıllardır denediği hikayelere açılır. Oradan daha göksel olanla irtibat kurma çabasını içerir. Dağ özgürleşme eylemini, şehir, iktidarı, daralmayı temsil eder. Maraş dağlarını görünce Hoca’nın neden av tüfeğiyle Cela Dağları’nı dolaştığını anladım. Tüfek bir yoldaş. Asıl olan dünyanın yalan seviyesinden yukarı çıkmak. O aşkın duygulara ancak bu mertebede ulaşabilirsiniz. “Mihriban”ın kahredici aşkı karşısında ancak burada manevi bir olgunluğa eriştirir hayat sizi. Tüfek bütün bu öykülere şahitlik eden vefalı bir yoldaş. 

Karakoç’la Ankara bozkırlarına kendimizi attığımız bir zaman da oldu. Tabi yoldaşı da yanında. Şehrin çevresini sarmalayan yüksek tepelere doğru önde Hoca, arkasında Hasan Sağındık ve ben. Onların omuzlarında heybetli av tüfekleri. Benim sırtımda ise gençlik çağlarımın iyileşmemiş acıları. Hoca kendi acılarını aşağıda, yeryüzünün yalan dünyasında bıraktığı için bir ceylan kadar hızlı tırmanıyor yukarılara. Ben kan ter, Hoca miski amber kokuları içinde. Dönüp bazen arkasına bakıyor. “Küpçüüük, geride kalma”. 

Abdurrahim Hoca imkanını bulduğu vakit buralara çıkıp atış talimi yapardı. Maraş’ın dağları gibi olmasa da, o yine de patlayan sesi, o sarsılmayı duyulacak. Her sarsılma zihnin saklı odalarından hatıraları yerlere dökecek. Dökülen hatıra parçalarına doğru bakıp, “bu da mı varmış?” deyip hayıflanacağız. Hoca belki sadece bu an için burada. 

Lakin her attığını vuruyor. 70’li yıllarda yazdığı hiciv şiirlerinde nasıl, muhatap aldığı bütün hedeflerde sarsıntı meydana getiriyor, mahkemelere avukatsız çıkıp hakkını tek başına savunarak efsaneler yaratıyorsa, bozkırın bu yalnız tepesinde de karşısındaki hedefi darmadağın ediyor. 

Karakoç’un ilk baskısı 1983 yılında Ocak Yayınları tarafından yapılan Suları Islatamadım kitabının ilk baskı kapağında, adeta bizim o gün o tepede durup ufka bakmamızı anlatan, elinde tuttuğu av tüfeğiyle aynı şekilde sonsuzluğa doğru yönelen bir adamın resmi vardır. Ressam Mehmet Başbuğ’a ait olan bu çizimiyle hayat bulan kapağı ne vakit elime alsam öncelikle dünyaya arkalarını dönüp giden bir dönemin genç adamlarını hatırlarım. Sonra Karakoç ile atış için çıktığımız o günü. Başbuğ bir kitap kapağının çok daha ötesinde bizatihi Abdurrahim Karakoç’un av ve silah tutkusunu tarihe not düşen bir anlatımla hayatiyet vermiştir çizimine. 

Karakoç sözünü hiç sakınmadı. Sevdiğine de, kızdığına da Türkçe’nin en gösterişli kelimelerini, en coşkulu anlatımını kullanarak atışlar yaptı sanki. “Mihriban” da böyledir, “İsyanlı Sükut” da.

Yorum Yaz