Anneler alemi

Köşe Yazıları

Kadınlara biçilen, sonra da el birliğince kabul edilen roller üzerine düşünüyorum. Nasıl da tek tip. Ve nasıl da çoklar... Alternatifi, başka türlüsü olmayan roller... aşinayız hepsine çünkü basmakalıp rollerin dışında, farklı bir kadın deneyimi gördüğümüzde, önce bir “duralıyoruz.” Duralama anı uzun sürmüyor hemen peşinden bir kavramla etiketleniyor çizginin dışındaki. Çabucak. Kadının olduramadığı, kalıpların dışına çıktığı, zayıf kaldığı, başaramadığı yahut toplumsal kabule uymayarak başardığı ne varsa, hepsinin bir bir karşılığını getiriyoruz önüne.

 

Annelik, bu rollerden yalnızca biri. Herkesin zihninde belli başlı kabuller var, belli başlı annelik tanımları, yapılması gerekenler, yokuşlar, düzlükler... ama ya öyle değilde böyleyse? Olmaz! Ya şunu değil de bunu yaparsa? Katiyen! Etiketlerimiz, tanımlarımız, kalıplarımız hazır, birini çıkarıyoruz cebimizden: Kötü/ apatik/ kayıtsız annelik.

Bağlılık Aslı’yı izlerken bir kadın olarak bile o kadar çok kavram dolaştı ki zihnimde... Pedagojik pek çok alt metin, anneliğin pek çok değiştirilemez hâli. Sanırım pek çoğu da Aslı’yla örtüşmüyordu. Aslı çocuğunu emzirebilirdi, emzirmemeyi tercih ediyordu. Çalışmasa da rahatlıkla geçinebilecek maddi bir refaha sahipken ve henüz yeni doğan bir bebek annesiyken, bir ajansta eski hayatına dönebilmenin sancısıyla öfkeli bir hâlde bakıcı ararken görüyorduk onu. Çünkü ne bir çocuğa ne de bir çiçeğe bakabilecek bir beceriye sahip değildi Aslı. Çiçekler için de çocuk için de yardıma ihtiyaç duyuyordu. Üstelik toplumun zihnindeki “eşlik” tanımıyla da örtüşmüyordu evdeki hâli. Mesela ustalıkla yemek hazırlayamıyor, “eve dairleri” bir türlü yoluna koyamıyordu. Oysa kadının evini çekip çevirmesini bekler toplum. Koca, kadını bekler, çocuk bekler, birikmiş tozlar bekler, kirli camlar, boşalacak türlü makineler bekler kadını. Peki ama ya kadın, istenildiği gibi orada değilse? O zaman toplum, cebindeki etiketlerden uygun olanı, var olan durum için kullanıverir: Annenin yokluğu.

 

Jungiyen ve Freudyen yaklaşımlar, annelik olgusunu belli duygu durumlarına ve belli eylemlere indirger. Bu yaklaşımlara göre, anneyle kurulan sağlıklı ya da sağlıksız etkileşim, insanın yaşamındaki kritik süreçlerin, kişilikteki güçlü ya da güçsüz yanların ve daha önemlisi ruhsal alanda silinmez izler bırakan deneyimlerin temelini hazırlar. Annenin, çocuğu üzerindeki etkisi yadsınamaz elbette; peki ama baba bunun tam olarak neresindedir? Bu yaklaşımlar ebeveynliği ve ebeveynliğin çocukta yarattığı belli travma durumlarını, salt annelikle bütünleştirdiğinden babaya dair düşünmeyiz bile. Babanın sevgisiyle, annenin sevgisi; dolayısıyla sorumlulukları başlangıçtan bu yana ayırt edilmiştir. Jung’a göre babanın görevi, sadece, çocuğu dış dünyanın tehlikelerine karşı koruyan bir kalkan gibi hareket edip çocuğuna bir persona, bir rol model oluşturma vazifesi görürken anne onu, psikesinin derin karanlıklarında yatan tehlikelere karşı korur. Tam da burada anneyle babanın konumlandığı yere dikkatle bakmak gerek çünkü babanınki yüzeyde ve kısıtlıyken anneninki derinde ve bilinçaltıyla ilintili olduğundan daha kalıcı bir etkiden söz eder Jung.

 

Kadının başlangıçtan bu yana yaşadığı dönüşümler ve bu dönüşümlerin etkisiyle beraberinde getirdiği olumsuz çağrışımlar, zannediyorum bir tek anneliğine bulaşmamıştır. Annelik, kutsal suyla yıkanmış, tek ve değiştirilemez gerçek olarak durmaktadır orada. Ancak, babaya dair düşünmemeyi sürdürürüz. Baba nerededir? Yüzeyde bir yerde. Orada olup olmadığıyla bile ilgilenmeyiz. Başlangıçtan bu yana, babanın bu kadar görmezden gelinmesi midir annenin rolünü tek ve değiştirilemez kılan bilemiyorum. Ancak bunun, yani babanın aile içindeki rolünün, aynı kalmadığında da söz etmeli; bir şeyler değişti, kendi toplumumuzda bile. Katılımlı, paylaşımlı ebeveynlik modelleri var ancak geleneksel yapı hâlâ daha yaygın.

Tam da burada anneliği, ebeveynliği, kadın olmayı, yaygın kanının aksine farklı ve kalkışılması zor bir yerden bakarak işleyen Karanlık Kız (The Lost Daughter) filminden bir sahne canlandı zihnimde. Filmdeki Leda karakteri akademisyendir ve bir konferansa katılması gerekir. Evde olmayacağı günler için çocuklarına bakacak birini ayarladığını görürüz. Ancak çalışan bir annenin, birkaç gün evinin ve çocuklarının uzağında kalması, bu kadarla halledilecek bir şey değildir. Orada olmadığı süre boyunca, sanki oradaymış gibi her şeyi kusursuz bir düzenle tasarlaması, bir aksaklığa imkân bırakmaması gerekir. Leda da bir hazırlık yapmıştır ve bunu, bakıcıya uzun uzadıya anlatır. Kusursuz bir ön hazırlığı vardır Leda’nın. Her gün için ayrı yemekler pişirip bunları düzenli bir şekilde buzdolabına yerleştirdiğini, özenle etiketler yapıştırdığını görürüz; çocukların ilaçlarını, damlalarını, acil durumda aranacak kişileri listesini, oyuncaklarını çoktan hazır etmiştir. Yalnızca bunları anlattığı o sahne bile uzun ve yorucu bir his bırakır izleyici üzerinde. Filmi izlerken dikkat ettiğim bir başka ayrıntıysa, erkek karakterlerin temsili olmuştu. Tek başına, canları nasıl istiyorsa, öyle temsil ediliyorlardı; bir gezgin, akademisyen, profesör, tatil evinin sorumlusu... Bu kadarıyla yetiniyor, başka bir art alan aramaya girişmiyordu zihnimiz. Oysa bu gibi sıfatlarla nitelendirilen karakterlerin tümünün, başka başka hikâyelerle çocuklarını terk ettiğini görüyoruz. Erkek karakterlerin bazısı, çocuklarını yalnızca hafta sonları görüyor, bazısıysa, otuz seneden fazla zamandır çocuklarından ayrı yaşıyor. Onları çocuklarıyla bir ve bütün olarak görmediğimizden olacak, çocuklarla, evle ilgili bir şey düşünmüyoruz onlara baktığımızda. Ebeveyn olma sıfatından uzak yaşamlarını sürdürüyorlar ve cebimizden çıkarıp yapıştıracak etiketlerimiz de yok. Ancak beyaz bir şezlonga oturmuş Leda’yı, tek başına tatil yaparken gördüğümüzde, zihnimizdeki art alan, pek çok soruyu da beraberinde getiriyor. Neyse ki yönetmen kullandığı flashback teknikleriyle, karaktere dair geleneksel algının da önüne geçiyor.

 

Yine de sormaktan geri durmamalı: Her şeyin alternatifini, tali yollarını ararken, kadından ve kadına dairlerden beklentimiz asırlardır aynı. Bin bir türlü baba çeşidi olabiliyorken, annelik zihinlerde tek ve değişmez bir tanımla birleşiyor. Niçin? 


Yaratıcılığı uğruna, her şeyin kıyısında yaşayan bir erkekle karşılaştığımızda, bu övülecek bir şey olarak durabiliyor zihnimizde. Çocuklara rağmen. Ancak söz konusu bir anne olduğunda, yerine bir sövgü yerleşiyor kolaylıkla. Ingmar Bergman’ın Güz Sonatı’nı izlerken, dünyaca üne kavuşmuş bir piyanist olan Charlotte'un kızına bıraktığı yazgıya baktığımızda, övgüye benzer bir şey hissetmiyoruz. Bir hınç yerleşiyor içimize. (Babayı düşünmemeyi sürdürüyoruz.) Ve nedense, tali yollar, insanın bin bir türlü halleri ve buna dair olasılıklar, aklımıza yine de gelmiyor. İnsanlığın temel insanlık gerekleriyle uğraşmak yerine, kadını sindiren etiketlerle uğraşmayı sürdürdükçe de aklımıza gelmesi mümkün görünmüyor.

Yorum Yaz