Bana zaman ver anacık

Köşe Yazıları

Okunup bir köşeye kaldırılan kitaplar, anlatılan hikâyeler zihnimizde belli kalıplarla varlığını sürdürür. Onun dışına çıkılmaz pek, kapanıp bitmiş, noktalanmıştır çünkü. Ancak hepimiz için geçerli değildir bu, çünkü burada ısrarlı bir kararlılıkla gezinip başka ihtimalleri düşleyerek edebiyatın bitimsiz sınırlarını, daha da genişleten sanatçılar vardır daima.

“Son gece, yani binbirinci gece yatağından kalktı Şehrazat, balkona doğru yürüdü. Görkemli güzellikte bir kadındı,” diye başlar “Binbir Gecenin Son Gecesi” öyküsüne Orhan Duru. Zihnimizdeki Şehrazat imgesini de hikâyenin bizatihi kendisini de yapıbozumuna uğratır. Üstelik şaşkınlık verecek bir doğallıkla yapar bunu. Thomas Mann, Lotte Weimar’da da bunu biraz daha ileriye taşıyarak Alman edebiyatının en şık selamlarından birini gönderir “Genç Werther’in Acıları”na. Aradan uzun yıllar geçmiş, Werther’in büyük aşkı Charlotte, Goethe’nin yaşadığı kente, Weimar’a yaşlı ve zengin bir kadın olarak geri dönmüştür. Yani bir hikâye daha, tam da bitti denildiği yerden yeniden başlamıştır.

Yeni senenin bu ilk günlerinde, ara ara işittiğim o haykırışı bugün bir kez daha hatırladığım için söylüyorum aslında tüm bunları. Lotte Weimar’da da yalnızca edebiyat ve sanatta değil; mimari, heykel, resim, botanik, zooloji gibi pek çok alanda at koşturan Goethe’nin, alev almış ot gibi yanmakta olan zamana karşı yakarışını işitiriz, “Benden başka kim yapabilir bunu? Her şey için böyle diyordum ama yine de her şeyi yapamıyordum işte. Varlığımı sağlayan, ama aynı zamanda da varlığımı elimden alan şartlar altında... zaman, zaman, bana zaman ver anacık, her şeyi yapayım.”

Tıpkı Goethe gibi iştahlı bir hevesle her şeyi yapmak isteriz ancak elimizdeki ot, çoktan tutuşmuş ve hızla yanıp durmaktadır. Ne her şeyi yapacak ne de en iyi yaptığımız işleri, başkalarının üzerinden alacak kadar geniş bir zamanımız var. Otuzlarında, insan en çok da bununla yüzleşiyor. Çünkü zaman hissedilen bir şey olmanın ötesinde; kayıp giden ve henüz nasıl olduğunu anlayamadan seneleri birbiri üzerine yığan bir yerde duruyor artık. Zamanın ortasında katılaştığımız, tek bir günü uzun bir hafta gibi geçirdiğimiz, aylar geçmesine rağmen nasıl hâlâ ağustosta olduğumuza şaştığımız, akrebin ve yelkovanın ağır aksak ilerlediği, yapılacak olanın bulunamadığı günlerin çok uzağındayız. Hâl böyleyken büyük bir heyecanla hazırlanan hedefler, uzun uzadıya yazılan o sonu gelmez yapılacaklar listeleri de uzakta ve yabancı. Çünkü suyun üzerindeyiz artık. Yüklerimiz her zamankinden daha çok belki, ama artık neyi yapıp neyi yapamayacağımızı iyi biliyoruz. Kemal Tahir’in büyük kıymet verdiği tarih ve sosyoloji biliminin, ölüm karşısında ona yardımcı olamayacağını anladığı an, yaşadığı hayreti bir kez de kendimize yöneltiyoruz, “Yahu çocuklar, öldüğümüz zaman bütün bu birikim kaybolacak; kültürümüz, düşüncemiz yok olacak. Bu dehşet verici bir şey.” İçimize ferah sular akıtacak cümlelerimiz yok, bu yüzden baldıran zehri hazırlanırken flütle yeni bir ezgi öğrenen Sokrates’e sorulan soruyu yöneltiyoruz bu defa kendimize, “Ne işine yarayacak?”

Sonra yine kendimizin karşısına geçip yanıtlıyoruz, “Ölmeden önce bu ezgiyi öğrenmeye.”

 

Yorum Yaz