Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Tanburî Cemil’in vefat ettiği 1916 yılı, Birinci Dünya Savaşı’nın ortasına denk geliyordu. Bu zaman dilimi on dokuzuncu yüzyılın liberal kapitalist toplumlarının her yönüyle çöktüğü bir felaket çağıydı. Eric Hobsbawm’ın tarih üzerine yazdığı notlarında bu dönem, toplumsal devrimleri ve eski imparatorlukların çöküşünü, dünya ekonomisinin iflas etme noktasına gelişini resmediyordu. Bu çalkantılı, yaşlı bir yüzyılda, siyaset, kültür ve sanat sahnesinde birçok önemli figür ortaya çıkmıştı. Müzik alanındaki en önemli portrelerin başında Tanburî Cemil Bey gelmekteydi. Onun öncesinde içinde bulundukları zamanı üretimleriyle değiştiren, iz bırakanlar elbette vardı. Ancak sesin kaybolduğu yıllardan sesin saklandığı yıllara geçişte, bir ara durakta yer alan, Zaharya, Tanburî İsak, III. Selim veya Dede Efendi gibi bestecilerin yüzyıllar içerisinde zamana işlediklerini kendi musiki tezgâhında dokuyan Cemil Bey’in eşsizliği herkesin ortak kanaati olsa gerektir. Çünkü o, zamanı ve mekânı ele geçirir. Onu dinlerken zamanın akışının durduğunu hissedersiniz. Zaman sonsuzlaşır, mekân sınırsızlaşır. Metanın sıradanlığı ile sanatın sıra dışılığı arasındaki hudutları ortadan kaldıran, bir zamanın içine başka bir zaman koyarak, seslerin rengini ve sönmüş hayalleri mızrabından süzülen nağmelerle yeniden canlandıran büyük bir sanatçıdır Cemil Bey.
Karanlık bir yüzyılı tanburunun görkemiyle aydınlatan Cemil Bey’in hemen ardından kendine has bir üslubun temsilcisi olarak İzzettin Ökte adından söz ettirir. Dünün seslerini estetik bir söylemle, “sadakatle”, kurallara uygun aktaranlara verdiğimiz klasik, alışılmış veyahut geniş bir anlamda “gelenek” hâlini almış şeklinde ifade ettiğimiz tüm sözcükleri sanat potasında eritmiş bir tanburîden bahsetmekteyim. Onunkisi tek dozluk bir yenilik değildir, tanburunun her telinde payitaht İstanbul hissedilir. O, “geçmiş duygusu”nda kök salan bir değişimin öncüsüdür. En büyük eseri nağme zenginliği ve kolektif bir deneyim sürekliliğine sahip taksimleridir. Onlarda müziğin nurlar saçan ihtişamına tanıklık edersiniz. Öyle ki Ökte’nin tanburunun hem mızraplısını hem de yaylısını dinlerken oluşturduğu duygu seline kapılmanın huzurunu yaşarsınız. Sanatsal şahsiyetini kompozisyon, karakter ve özgün ifadesiyle derhâl hissederseniz. Bu ustalık eski tanbur tekniği kullananların izlerini de taşır. Onların son temsilcileri arasında Suphi Ezgi adı zikredilir. Fasiküller hâlinde bir metot oluşturma girişimi bu birikimin yansıtılması açısından çok değerlidir. Lakin icralarını hiç işitemediğimiz için ses, bir hayal perdesinde asılı olarak soyut bir biçimde durmaktadır. Mesut Cemil, İzzettin Ökte’ye en büyük payeyi vererek kendisini öz kardeş ilan etmiş, Tanburî Cemil’in ruhunun ona da sirayet ettiğini söyleyerek üçünün, -baba ve oğulların- aynı hatıra mânâsı içerisinde birleştiğini belirtmiştir. Bir keresinde Mesut Cemil’in kendisine “babamı sen yaşatıyorsun” demesi bu bağın en güçlü kanıtıdır. Bu kalbî ifadeye hoş bir gönderme 1950 yılında Ökte’den gelir: “Memleketimizde ne kadar ses ve saz sanatkârı varsa hepsinin sesinde, yayında ve mızrabında Mesut Cemil’in hissesi vardır.”
Cemillerin açtığı yolu bir mızrap vuruşundan sonra uzayan ses içerisinde oluşturduğu nağmeler ve yeni renklerle süsleyen İzzettin Ökte’de sanata adanmış ebedî bir hayat tarzı vardır. Üstad hiçbir maddi beklentisi olmadan, sanatını âdeta bir ibadete dönüştürerek yaşamıştır. Güzellik fikrine hayat veren, melankolik anların bir sanatçısı, bir edep erbabı olmuştur. Eşsiz taksimlerinin alt metinlerinde bir sessizlik ve yalnızlık hissi okunur. Sanatsal genetiği Cemil Bey’den gelen o inceliği korumakla kalmıyor, eski gelenekle bağını da sürdürüyor. Dinleme alışkanlıklarında bir ayrılma meydana getirmeden özgün, dünün değerleriyle çatışmadan yenileyici bir tavrın hâkimidir. İzzettin Ökte, sesler âlemindeki güzele dair bellek geliştirmek isteyenlere içten bir tavsiyedir.
Yorum Yaz