Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Bir zamanlar, çocuklar gökyüzünü gerçekten görebiliyordu! Bulutların ardında melek arıyor, rüzgârı oyun arkadaşı sayıyorlardı. Çizilen resimlerde gülümseyen bir güneş, bacası tüten bir ev mutlaka vardı. Şimdi aynı çocuklar, parmak uçlarıyla kaydırdıkları ekranda bulut simgelerini izliyor; güneşin ne zaman doğacağını bir uygulamadan öğreniyor. Gözlerinde mavi ışığın yansıması var artık, - gökyüzünün değil.-
Medya, çocuklara bilgi verdiği gibi biçim de veriyor. Ne giyeceklerini, neye güleceklerini, kim olmak istediklerini söylüyor usulca ama öyle usulca söylüyor ki ebeveynlerin duyamayacağı kadar usul! Medyanın şefkatten eksik bilgi bahçesi, iyiyi de kötüyü de nakşedecek kadar hudutsuz. Her görüntü bir yönlendirme, her “trend” yeni bir kimlik dayatmasına işaret ediyor. Oysa bir çocuk, kendi oyununu kurabiliyordu önceden. Bunun için teknolojinin ezber kalitesine ihtiyaç duymadan taşla, kiremitle ve bezlerle… Çünkü onların en büyük sermayesi hayal güçleriydi. Eskiden, sopa bir çocuğun elinde kılıç olur, eline bir taş verseniz o taş bir saray olurdu ama ekranın içinde kurulan oyun, çocuğun hayal gücünü değil, sabrını ölçüyor. Reklam arası kadar sürüyor artık düş kurma süresi…
Bir zamanlar annelerin masalları vardı, şimdi sessiz odalarda kulaklık takılı. Sesler dışarıdan geliyor ama hikâyeler içeriden büyümüyor. Çocuk, karakterleri tanıyor ama duyguları tanımıyor. Gülüyor ama anlamadan, ağlıyor ama dokunmadan; çünkü medya her duyguyu hızlı tüketmek üzere programlı. Bir sonraki videoya kadar, üzüntü bile geçici. Evet, bir sonraki videoya geçene kadar! Geçici olmayan vefa, şefkat ve huzur duyguları bu sistemi duraksatacak ayak bağı olduğu için yabancı mavi ekranlara…
Peki biz büyükler!.. Çocuğun eline ekranı verip biraz sessizlik satın alıyoruz. Bunu yapmayan çok az ebeveyn vardır. Yorgunluğumuzu susturmak için, onların çocukluğunu susturuyoruz.
“Gözün aydın, oyalıyor işte!” diyoruz ama farkında değiliz. Evet, o ekran oyalarken, öğütüyor da. Çocuğun dikkati, merakı, sabrı, hatta sıkılma hakkı hepsi birer birer siliniyor; düşünsenize sıkılmak bile!..
Bir çocuk, artık “bakmakla görmek” arasındaki farkı bile öğrenemiyor; çünkü medya her şeyi gösteriyor ve hiçbir şeyi hissettirmiyor. Görüntü çok, anlam az çok az... Parlaklık çok, sıcaklık yok ve biz bu soğuk ışığın altında büyütüyoruz yeni nesli.
Asıl mesele, teknolojinin gelişmesinden ziyade, insanın geriye düşmesinde. Çünkü hiçbir ekran, bir annenin sesi kadar gerçek olamayacak. Hiçbir içerik, bir baba gülüşünün yerini tutamayacak ve hiçbir kodlama, aile sıcaklığının çocuğa verdiği güven kalesi kadar güçlü olamayacak.
Çocukluğun kokusu toprakta, tozlu oyuncaklarda, yarısı eksik masallarda kalmalıydı… Şimdi o koku plastik tuşlara sinmiş durumda ama yine de geç değil. Bir çocuğun elinden ekranı alıp, eline bir yaprak koymak hâlâ mümkün. Bir masalı sesli okumak, bir çizgi filmden daha fazla şey öğretebilir. Çünkü çocuklar “izleyerek” değil, “duyarak” büyür.
Medya ne kadar güçlü olursa olsun, bir çocuğun kalbinde hâlâ gerçek hikâyelere, dokunulmuş cümlelere ve yaşayan yüzlere yer var.
O hâlde ekran bazen kararmalı! Bir anne sesi ya da bir baba gülüşü o ışığın yerini almalı. Çünkü çocukluk ekranlarda değil, kalbin hafızasında kalır…
Yorum Yaz