Issık-Göl'de rüya gören o çocuk

Köşe Yazıları

‘’Elveda Isık Göl’üm,

 bitmemiş türküm benim! 

Mavi dalgalarını, 

sarı kumlarını 

yanımda götürmek isterdim 

ama gücüm yetmez buna.”

Cengiz Aytmatov

 

Cengiz Aytmatov bozkırın iç içe geçmiş sonsuz hikâyelerinden doğduğunu biliyordu. Ruhundan hiç vazgeçmedi, atlarına iyi baktı ve en çok Issık Göl’de rüya gören o çocuk olmayı sevdi. Bozkır rüzgârları bilge yüzünü usul usul okşarken, kalbi en yükseklerde Issık-Göl’ün iç çekişlerini dinliyordu. Duyuyordu gölü, maviliğini anlıyor, ruhuyla söyleşiyordu. Adı gibi sıcacıktı Issık-Göl, buzlar ortasında 1600 rakımda donmayan mucize. Aytmatov, rüyalarını bu dağ gölüne emanet etmişti. 

Talas Vadisi’nde dünyaya gelen bir çocuktu Aytmatov. Sıradan bir vadi değildi burası, uçsuz bucaksız anlamlara açılan uzun düş tepesi. Kırgız töresidir; Manas karargâhı burada nefes alır. Düşler vadisinin, yani bir destanın tam ortasında gözlerini dünyaya açmıştı. Annesi Tatar kızı Nagima. Cengiz demişler adına ilkin. Savaşçıların, masalcıların, bahadırların yoluna şahit. Babaannesi Ayımkan’dan, kısıldıkça büyüyen kandil alevleri altında, geceler güneşe kavuşana değin dinledikleri mesela. Eski toprağın ağzından dökülen masallar, hikâyeler, ninniler, şiirler, ağıtlar ve türkülerle yeşeren bir kalemin çizeceği dünyanın sınırları ve sırları da bu anlama aittir elbette. Romanlarında düşlediği kahramanlarını, en iyi tanıdığı köylüleri arasından selamlaması da buna dâhil.

Kırgız bozkırlarında at koşturan bir çocuktu Aytmatov. 1938’in soğuk sonbaharında henüz 9 yaşındayken babasının kurşuna dizildiğine, çok sevdiği amcasının katledildiğine şahit olacaktır. Milyonlarca cesedin üzerine kurulmuş o kıyıcı ideolojik karanlık. Bir çocuğun anlayamayacağı kadar vahşet. Gözlerini dolduran tuzlu denizleri aşıp, atalarını beyaz gemiye bindirip ebediyete uğurlarken, aynı iki atası gibi binlerce soylu yiğidin mankurtlaşmayı reddettiğidir yazdıkları.

Bozkırın manasçısı

Kolhozun güz buğdayı ekilmiş tarlalarında yürüyen bir çocuktu Aytmatov. Ekim devrimi sonrası ortaya çıkan travmalarda iki kuşak arasında bilinçli acemi. Dağlar ve Steplerden Masallar kitabıyla selamladığı halkına, Louis Aragon’un “dünyanın en güzel aşk hikâyesi" dediği Cemile’yi hediye ettiğinde, her şey neredeyse tamamdır. Sovyetlerin üzerini örtmeye çalıştığı bir diyarın destansı soluğudur artık Aytmatov. Kırgız ülkesi onu bilir. O kalemi eline aldığında divitteki mürekkep nal sesine karışıp, dörtnala süzülür kâğıtlardan uzaklara doğru.

Issık Göl’de rüya gören bir çocuktu Aytmatov. Mankurt Colaman’ın attığı ok, Nayman Ana’nın sol böğrüne saplanıp onu yere devirse de, beyaz yazmasını asla yere düşüremeyecektir, o yazma kuş olup havalanır gökyüzüne! Sarı-Özbek bozkırlarında özgürce kanat çırparak, gördüğü herkese kim olduğunu hatırlatan ve adını hatırla, kim olduğunu unutma, diye çırpınan, beyaz yazmadan yapılmış bir kuş. Evet, bozkırın yıldırım sesli manasçısı Aytmatov’un dillere destan yazarlık yolculuğu gibi. 

En çok Issık Göl’ü sevdi Aytmatov, yazdığı her kitapta Issık kıyılarında dolaştı durdu. Bulunduğu çetin coğrafi şartlara rağmen buz tutmamayı başaran Issık’a benziyordu Aytmatov. Bir buzkıran gibi kullandığı kalemiyle kan dondurucu ideolojik vahşetlerin ortasında bile hiçbir zaman buz tutmadı. Dağ başında yakılmış çoban ateşi gibi parladı hep. Dişi kurdun rüyalarına girip, elveda gülsarı dedi. Beyaz bir gemiyle bozkır denizine nam salıp, toprak ana’nın gözyaşlarını sildi. Ruhu hala bozkırda, tam 150 dilde Cengiz, 150 dilde Aytmatov. İyi ki doğdun!

Yorum Yaz