Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Hayır hayır Cennet Sineması’nı değil Melek Sineması’nı anlatacağım size. Melek Sineması’nı hiç görmedim. Yanlış duymadınız, size hiç görmediğim Melek Sineması’nı anlatacağım.
Ortasında bir havz-ı hayâlin kalpteki süveydâ gibi durmaya özendiği bir pasajdaydı beyaz perdeli salon. Beyaz pelerinli salon diye yazıyordum neredeyse, çünkü defterime altın uçlu dolmakalemimle ‘beyaz perdeli’ yazmış olsam da yazıyı bilgisayara geçirirken otomatik olarak pe’den sonra pelerin çıktı öyle bıraksa mıydım?
Beyaz pelerinli salon. Bu defa da elim sürçtü pe yazacağıma po yazdım ve beyaz polenli salon çıktı karşıma. Perde, pelerin, polen. Pardösü’yü de ben ekleyeyim, şimdi. Ama beyazda sorun yok. Çünkü o bembeyaz. Taormina’nın yaz göğü gibi bembeyaz ve Başo’nun yaz denizi gibi…
Benjamin’in pasajlarında sinema var mıydı, melek var mıydı?
Hüseyin Atlansoy peronda melek olduğunu söylüyor bize. Peronda niçin olmasındı?
Alın size beyaz sıfatının arkasına bir isim daha: Peron. “Hayret eden daire çizer”miş, Endülüslü Şeyh öyle söylüyor. Ada’nın Çark’ından çizmeye başladığınız dairede oturuyor Hüsn ü Aşk’ın kahramanı Hayret. Pergel metaforu: Bir ayağınız… Pergel mi? Beyaz pergelli salon. Oldu olacak, olacak oldu, şunu da söyleyelim: Bu yazı pelikan dolmakalemle yazılıyor ya, beyaz pelikanlı salonda yazılmış olsun.
Beyaz daima koruyor konumunu, görüyorsunuz; sabit kadem.
Geyveli Güvâhî’nin Pendnâme’sinde melek var mıydı, şimdi hatırlamıyorum. Fakat bir Beyaz Pendnâme Sineması nasıl da yakışır Sezai Karakoç’un Geyve’sine.
İpekyolu sâlikleri (Pamuk’un Celâl Sâlik’i değil ama pamuk beyaz) Geyve’nin güllerini koklarlar o ‘beyaz yatak’ta. Kim bilir belki biri çıkar da Fatih’in gül koklarkenki resmine nazire yapar:
Gül koklayan İpekyolu yolcusu. Divân-ı Kebîr’den koparılmış bir Şems-i perende minyatürü gibi olduğunda akşam, Ada Ekspresi’nden inen bir kadın kendisini bekleyen faytoncuya “çek Beyaz Perende Salonu’na” der mi der. Kadının sesi, yağmurlu havanın içine daha madeni bir yağmur gibi düşmüştür.
Bu cümle, bu cümleeee, evet evet, uyarıyı dikkate alıyorum ama uyarıdan önce de hatırladım, benim değil ki bu cümle, Sait Faik’in Meserret Oteli’nden bir cümle, peki Sait Faik’in mi, orasını bilemem. Öyleyse tırnakla tekrar yazalım:
“Kadının sesi, yağmurlu havanın içine daha madeni bir yağmur gibi düşmüştü.” Bembeyaz olduğunu fotoğraflardan bildiğim Meserret Oteli’nin neredeyse karşısına düşüyordu Melek Oteli, affedersiniz Melek Sineması.
Düşmüş Melek tablosu mu? Bu konuda bir şiir de yazmış olmalıyım Melâmî Kavisler’de. Kavis? Şunu hayretle söylemeliyim ki Meserret Oteli ile Melek Sineması kavs-i mutalsamla ulanıyor birbirine. Düşüşü de böyle bir kavisle oldu demek meleğin.
Beyaz Kelebekler diye özel bir tiyatro topluluğundan bahsetmişti Necati Mert bir gün bana. Yani pervâneler. Ada’da mıydı?
Sakarya Köprüsü’nde yıllardır yazın hep aynı vaktinde candan geçen pervâneler. mumhaneye döndürür Meserret Oteli’ni.
Ya Joyce’un perili mürekkep hokkası! Galiba yaklaşıyoruz meleklere, perilerden bahsettiğimize göre. Perili köşk olarak şöhret bulan bir yer biliyorum: Senin gönlün; “Tedbirini terk eyle…” Perili hokka var da perili perde niçin olmasın?
Melek Sineması’nı gördünüz mü? Melek Sineması’nda kendinize rastladınız mı? Perdede ya da salonda. Gişede ya da makinistin gözlerinde: “Cinema paradiso”.
“Melek Sineması havuzlu çarşı pasajında değildi” dedi adam; Melek Pasajı’nda olduğunu tahassürle öğreniyorum. Melek Sineması’nın yazlığı ise Çark Caddesi’nin girişinde imiş. Pelikan marka dolmakalemimle zeyl diye yazıyorum sayfanın altına: Bir Melek Sineması hayâl olmuş bana.
Bak Lili, pelikanlar da beyaz, senin gibi. Meleklerin kanatları da, minyatürlerdeki, fresklerdeki…
Yorum Yaz