Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Şiir, azade, uçarı, özgürlüğüne düşkün, ele avuca sığmayan Cahit Zarifoğlu için bir kader, bir akıl fethiydi. Binlerce yıllık dikkatten söz ediyordu Yunus gibi : ‘Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır.’ Böylesi bir dikkate ulaşmaksızın o şiiri söylemek mümkün mü? Cahit abinin şiirinde en somut olanla en soyut alan iç içedir. Birinden diğeri ani, keskin geçişler olur. Bu, bizde bir dimağ kamaşması oluşturur. Bir yandan da algımızı tazeler. Öncekileri yıkar. Bazen bir göktaşı gibi düşer başımıza. Bizi tuz buz eder. Sonra yeniden kurar. Örneğin, kadınlar, bu mahşerde, ‘kendi gölgelerinin uçlarını kaldırıp kuşaklarına’ sokarlar. Çocuklar, ‘dolayıp babalarının ayakları altına bırakırlar’ gölgelerini, ‘iradelerini çözsün diye…’ İradenin çözülmesi, ancak çocukluğun büyüklüğüyle mümkündür. Asıl kudret ordadır. Arınmışlığın imgesidir çocuk. Büyüdükten sonra, çileli bir arınmadan geçince hareketlenen melek(e)ler, yani güçler, çocuklarda zaten hareketlidir. Zarifoğlu’nun şiirinde bir çocuk daima ara ara belirir ve konuşur. Ama çocuğun da aklının eremediği hikmetleri ancak bilge söyler. O çocuğa bazen bir bilge eşlik eder.
Zarifoğlu, “binlerce yıllık bir örgünün sabahı”ndan söz eder. Burada kısmen lineer bir zaman, bir varoluş algısının tuzağına düşmüş gibidir. Ama, “atların alınları”na sığınır, kurtulur. At, hayvanla insan arasında bir geçiş türüdür. Bir hayat mertebesi. İnsanlar gibi rüya görür. Rüya, bir “kuzuya bir karıncaya” bakan obanın düşüdür. Oba kelimesi, Zarifoğlu’nun şiirinde önceki anlamlarından tümüyle farklı bir biçimde kullanılır. Özne yine bulanıktır. O’dur.
Ve, Zarifoğlu şiirinde zaman zaman karşımıza çıkan ilginç söyleyişlerden biri daha belirir: “Her an başlayabilir yaşamaya / Hayat…”
Rüyaya rüzgar eser. Etekler kat kat savrulur. Tarihsel ve metafiziksel olanla erotik olanın özdeşliği gözlenir. “Oflaz otlar” deyişiyle dil, kılcallaşır. Bize “ruhunun dosyasının kayıtlı olmadığı” bir fotoğraf pozlayan Şair’in elinde kırbaç ve sopayla, ‘uzaktan geçen’in kim/ne olduğunu ima edişinden de bellidir : “Yıllar ve çocuklar”, canlarını veriyorlardır.
Ve evrensel bir sembol karşılar okuru : Süt.
Su, hakikat, bal, marifet, süt ise ilimdir.
Bu oluşta, çocuklar canlarını verir, koyunlar ve sığırlar, sütlerini ve yapağılarını. Hep o Büyük Su içindir bu adanma… Şair’in söyleyişiyle: “Gelişen düşünce”…
Sonra, çiçekler, bin bir çeşit kokan otlar, dağ kokan sabahlar, sanki obanın doğu-batı ekmek hattındaki kaydını silmek için bir araya gelmişlerdir. Bu kez doğu da batı da küçük harfle yazılır. Zarifoğlu yine en dipte duranı bir anda çıkarıp gösterir: “Bilmezliğin güvenli çobanı”nı…Tekrar erotik bir yel eser : Oba çadırlarının içi kadın kokar. Yani saf bal kokar. Bu soyut dünyadan Şair bizi hızla somut alana çeker: Aslında, Nurdüz yayla başındayızdır. Şair burada Zola’ya rahmet okutan bir naturalistik fotoğraf pozlar: “İşte aydın'ın köşk'ünün başçayır köyü / Say bakalım videolu kahvahaneleri / Sofular mollalar yatsıya gitsin hele / Tezgahın altından porno meyd in'Amerika / Meyd'in fransa almanya (…)”
Siz hiç, “çiğ kabarığı bir dudak” düşünebiliyor musunuz? Zarifoğlu’nun imgeleminde bu sıradandır. Ve nihayet, şiirin kendisi için söylendiği dize, o berceste belirir : “aşkından kendini alevlere bıraktığı gibi”, metal ile hummanın Nurdüzü’nde, o merkez imgeye yani bir çift yün çoraba dönülür. Daima umut vardır :
“Hiç bir şey bozulmamış sağlıklı bir insan saflığıyla
Elinde kalabilir
Sanki doğu-batı oraya atlayabilir”
Cahit abi böyleydi. Şiirsel dehası onu yakıp yıkıyordu. Perişan ediyordu. Bu ağırlığı, o yıllarda, İslamcı-muhafazakar bir grubun içinde ayrıksı duran ama içteki fırtınalardan dıştakilerin pek de haberdar olmadığı, için için yanan bir dağ gibi içinde taşıdı. O’nu Mavera’nın o mütevazı bürosunda böyle görmüştüm. Zarifoğlu şiirinin gerçek şairlerce ve yorumcularca yeniden okunması lazım. O zaman belki, o şiirsel deneyimin zenginliği daha çok kişi tarafından fark edilebilecektir.
Yorum Yaz