Yeniden ve daima: Âkif

Köşe Yazıları

Hem İstiklal Marşı’mızın kabulünün hem de şairin vefatının sene-i devriyesinde yeniden kitaplar seriliyor ortaya. Âkif’i, yetiştiği çevreyi, onun eyvallahsız hayatını, ömrünün sonuna dek vazgeçmediği şiirini, dünyaya ve memlekete bakışını, geniş ufkunu, sözündeki kuvveti anlamak için gayret gösteriliyor.

Bu gayretlerin nereye dokunduğu, bir karşılık bulup bulmadığı bir başka mesele. Ama şairin bütün karakteriyle ve emekleriyle, yani ruhuyla hayatımızın içinde geziniyor olması hiç şüphesiz umut veriyor. Çünkü Âkif çok uzun bir devrin, yani kendinden öncesinin ve sonrasının bir kılavuzu, ışığı, sözü, sanatı. Bazı insanlar vardır, onları anlamadan yine onların yaşadığı ülkeyi, toprakları anlamak, çözümlemek mümkün değildir. Bir türlü anlaşamadığımız meselelerin toplamı, bu insanlarda düğümlenir. Hayatlarına bakarız, hayatlarından bir ışık çıkarmaya çalışırız ve öylece yola devam etmeye çabalarız. Fark ederiz ki böyle olunca bütün çalışmalar bir ırmağa doğru akıyor, o ırmakta birbirine kavuşuyor. O ırmağa kimileri ilim der, kimileri irfan. Kültür diyen de olur, tevhid diyen de. Velhasıl hepsi, bizimdir ve bizdendir.

Mehmed Âkif, 1936 senesinde vefat etti. Vefatına kadar da şiirden asla vazgeçmedi. Derdini, sessizliğini ve gayesini; iddiasız ve çıkarsız kurduğu şiiriyle söyledi. Kendinden ve eleminden bahsettiği şiirlerin en büyüleyici yanı, taşıdığı tevhid kokusudur. 1932’de yazdığı “Lâ-mekânlarda mısın, nerdesin ey gâib ilâh / dönerim enfüsü, âfâkı ezelden beridir / serpilip kubbene donmuş, o ışık damlaları / seni, yer yer arayan yaşlarımın izleridir” dizeleri, sanki Hallac-ı Mansur’u, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’yi, İbn Arabî’yi taşıyor gibidir. 1935’de yazdığı “Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok / sen mi kaldın, yalınız kâfileden böyle uzak / postu sermekse meramın yola serdirmezler / hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak” dizelerinde ise yalnızlığına öyle ses vermiştir ki bu sesin içinde sanki geçmiş ve gelecek bütün hakiki şairlerin izi vardır. 

Türkçe muallimi Nâfiz Bey, girdiği sınıflarda her gün bir başka Âkif dizesi okurmuş. Talebelerinden biri de onun bu tavrından kendine bir ders çıkarmış ve kısa sürede Mehmed Âkif hayranı olmuş. Çok sonra yazdığı Mehmed Âkif kitabında şöyle yazıyor Topçu: “Bu toprak daha çok Âkifler yetiştirecek mi? Bu soruyu, mümince dua ve ümitlerle karışlamak kolaydır. Ancak nâzımın, şâirin, idealcinin, hatta vatanperverin üstünde, tâ uzaklarda, sanki levh-i mahfuzda yazılı bir insan vasfı var. Bir insan vasfı ki onu insan isimlendiremiyor. Fazilet diyorsunuz, yetmiyor; hamiyet küçük kalıyor; aşk, önünde yanıp kül oluyor. Cezbe nedir bilirseniz eğer, "Allah!" deyip kalıyorsunuz. Kelime ile cevaplanmayan bu ilâhî bilmeceyi, ancak yine kelimesiz ibadetteki vecd cevaplandırıyor. Eğer bulmak hususunda iktidarınıza inanıyorsanız, işte Âkif Bey'de onu arayınız.”

Cenab Şahabeddin'e "Vefa nedir?" diye sormuşlar, "Ben onu en son bir sirke şişesinin üstünde gördüm" demiş. Aynı soruyu Mehmed Âkif'e de sormuşlar. "Benim bildiğim bir Vefa Yokuşu vardı, gençler onu düzelttiler" demiş. Hakiki sevgi bile zorken, vefayı göstermek ve hissetmek ne kadar zormuş öteden beri. Âkif, karşılaştığı vefasızlıklarda olduğu kadar haksızlıklar karşısında da sükutu tercih etmiş. Ama söz konusu memleketi, inancı, bayrağı olunca; bir şair olarak yapması gerekeni yapmış ve harflerinin her birini kılıç gibi kaldırmıştır göğe. Onun yedi türlü sükutundan bahsedilir: Kendisiyle tanıştırılan birinden hoşlanmadığında takındığı bitmeyen sükût. İnandığı değerlere uymayan sözler işittiğinde takındığı hakaretvari sükût. Karşısında bir eseri güzelce okunduğunda takındığı sevimli sükût. Bir musiki eserini dinlerken takındığı ibadetli sükût. İlgisini çeken bir mesele kendisine anlatılırken takındığı zeki sükût. Birinin çekiştirildiğine şahit olduğunda takındığı soğuk sükût. Kolay çözümlenemeyecek bir konunun çok iyi biliniyormuş gibi anlatıldığını gördüğünde takındığı mahcup sükût. Ve bütün bunların toplamı olarak: “Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma / sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?”

Sezai Karakoç, Âkif’i anlatırken “faciayı en gerçek çizgileriyle çizdi” der ve şöyle devam eder: “Ne gördüyse çekinmeden, peşin hükümlerin ağına düşmeden, fikir düşmanlarının istismarlarından yılmadan, kahvede burnunu saatlerce karıştırandan, yere tükürerek mühendisler gibi bastonuyla çizgiler çizen ihtiyardan, yıkılan ocaklara, Şark'ı saran sefalete, âsî gençliğe, aydınları kasıp kavuran inkâr cehennemine kadar, cemiyetin siyasî, fikrî, ahlâkî, iktisadî ve içtimaî tablosunu çizdi. Ama umut kırmak için değil, umutlandırmak için. O yalnız tesbit etmedi, teşhis de etti. O yalnız çözmedi, çözüm yolunu da gösterdi. Genel tablonun kara yüzünü görmedi yalnız; nerede bir ışık varsa ona bir ışık tuttu. Nerede bir kahramanlık gördüyse, bütün yüzleri oraya çevirdi.”

Âkif’in devamlı olmak kaydıyla karşısına aldığı ve çözümlediği medeniyetin adı, batı medeniyeti. Hâl böyleyken, batı medeniyetinin inşa edilme sürecini ve hedeflerini bilmeden, Âkif’in ne söylemek istediğini ne de idealini anlamamız mümkün değil. Diğer yandan; maddi ve manevi olarak çöküş hâlindeki bir toplumun içinden geçtiği süreci tam manasıyla anlamadan da Âkif’in idealini çözebilmemiz mümkün değil. Onun hayatını okurken gayemiz, şahsiyetinin içine kurulmuş değerler sistemini bütünüyle kavramak olmalı. Neden batı medeniyetini karşısına aldı? Bu memleketin çöküşüne neler sebep oldu? Hepsinin cevabı Âkif’te ve gayretlerinde.

Âkif’i okumak güzel, anlamaya çalışmak daha güzel. Gözümüz ve gönlümüz daha güzelinde olmalı. Bunun yolu okumaktan geçiyorsa şayet -ki biz daima buna inanıyoruz- ve İstiklâl Marşı’mızın kabulünün 105. yılında bir süreliğine de olsa yeniden Âkif’e dönülüyorsa, şu kitaplar olmadan asla demeyi kendime vazife sayıyorum: Mehmet Âkif Ersoy: Hayatı Seciyesi Sanatı (Mithat Cemal Kuntay), İstiklal Şairi Mehmed Âkif (M. Ertuğrul Düzdağ), Mehmet Âkif ve Safahat (Ali Nihat Tarlan), Mehmet Âkif (Nurettin Topçu), Mehmed Akif: Kalabalıklarda Bir Yalnız Adam (M. Orhan Okay), İstiklal Marşımızın Bülbülü: Mehmet Âkif Ersoy (Mustafa Kara), Mehmed Âkif (Sezai Karakoç), Mehmet Âkif: Tutuşmuş Bir Yürek, Adanmış Bir Hayat (Âlim Kahraman), Marifet, Bir de Fazilet: Mehmed Âkif (Ömer Rıza Doğrul), Çekiç ile Örs Arasında: Mehmed Âkif Ersoy (Ahmed Güner Sayar), Bir Kur'an Şairi (Dücane Cündioğlu), Mehmed Âkif Ersoy: Hayatı ve Eserleri (Fevziye Abdullah Tansel), Mehmed Âkif ve Tasavvuf (Selami Şimşek), Mehmed Âkif: Hüzünlü Bir Yolculuk (Hicran Göze), Bir Hisli Yürek: Mehmet Âkif Ersoy (Mustafa Özçelik), Mehmet Âkif Ersoy: Şair Bir Mütefekkirin Dünyası (İsmail Kara).

Son olarak, TRT2’de pek çok önemli ismin yorumlarıyla oldukça faydalı bir arşiv-belgesele dönüşen “Safahât’tan Sesler” programını da hararetle tavsiye ederim. 

Âkif’imize ve İstiklâl Marşı’mızı ithaf ettiği kahraman şehitlerimize rahmetle…

Yorum Yaz