15 Temmuz'un kültür sanat karnesi

KÜLTÜR SANAT

15 Temmuz’un üzerinden 10 yıl geçti. Bu süreçte kültür ve sanat dünyasında neler oldu? Müzisyen Murat Kekilli sanatın emanetini sahnede yaşattığından bahsediyor. Gazeteci Gülcan Tezcan ise bu süreçte kültür ve sanat dünyasının eksik kaldığını söylerken sinema yazarı İhsan Kabil ise, en çok edebiyat alanında eser verildiğini söylüyor.

Bazı geceler yalnızca yaşandıkları zamana değil, bir milletin hafızasına da kazınır. 15 Temmuz, Türkiye’nin demokrasiye sahip çıkma iradesini tüm dünyaya gösterdiği, toplumsal hafızada derin izler bırakan bir geceydi. Peki, bir millet, yaşadığı büyük kırılmaları yalnızca anma programlarıyla mı hatırlar; yoksa onları romanlara, filmlere, tiyatro sahnelerine, şiirlere ve ezgilere taşıyabildiği ölçüde mi kalıcı hafızaya dönüştürür? Aradan tam 10 yıl geçti. Bu süreçte Türkiye, darbe girişiminin izlerini toplumsal hafızasında canlı tutmaya çalışırken kültür ve sanat dünyası da yaşananları farklı disiplinlerle anlatmaya gayret etti.  Direnişler tarihe geçer, ancak onları kalıcı hafızaya dönüştüren kültür ve sanattır. Bu süre zarfında kültür-sanat dünyasının ortaya çıkardığı çalışmalar ekseninde nasıl bir tablo ortaya çıktı? Hangi eserler hafızaya kazındı ve hangi alanlarda beklenilene ulaşılmadı? Kültür ve sanatın 15 Temmuz’a dair 10 yıllık birikimini ve eksiklerini alanında uzman gazeteci, sinema yazarı ve müzisyen ile değerlendirdik.

Şehitlerimizin emanetini sahnede yaşattık

15 Temmuz’un hemen ardından kaleme aldığı ve bestelediği “15 Temmuz Marşı” ile yaşanılanları müziğin diliyle anlatan Murat Kekilli, darbe girişiminin kültürel hafızaya aktarılmasına eserleriyle katkı sunan sanatçılar arasında yer aldı. 15 Temmuz’u sadece bir gecenin yaşanmışlığı olarak görmenin mümkün olmadığını söyleyen Kekilli, tam da bu noktada sanatın çok önemli bir görevi olduğunu dile getiriyor ve ekliyor: “ Sanat sadece eğlendirmek için yapılan bir iş değildir. Bazen bir milletin hafızasını korur, bazen de yaralarını sarar. Türkü, şiir ya da bir beste; insanların ifade edemediği duyguları dile getirir. Ortak acıları ortak bir vicdana dönüştürür. Ben 15 Temmuz’dan sonra yaptığım eserlerde de hep bunu anlatmaya çalıştım. Amacım öfkeyi büyütmek değil; birlik ruhunu, vatan sevgisini ve bu milletin yeniden ayağa kalkma iradesini hatırlatmaktı. Kültür ve sanat son 10 yılda şehitlerimizin emanetini sadece kitaplarda değil, şarkılarda, filmlerde, belgesellerde ve sahnelerde de yaşattı. Böylece hafızamız diri kaldı.”

Milletin ruhu anlatılmalı

Kekilli, sanatçının içinde yaşadığı toplumdan bağımsız olmadığını ve toplumun kaderini etkileyen kırılma anlarında sanatçının da sorumluluğu olduğunu söylüyor. Kendini en doğru ifade ettiği dilin müzik olduğunu dile getiren Kekilli,” Çünkü müzik, insanın aklına olduğu kadar kalbine de ulaşabiliyor. Bu yüzden bana bugün böyle bir fırsat verilseydi, 15 Temmuz’u yine bir şarkıyla anlatmayı tercih ederdim. Ama bu kez sadece o geceyi değil, o gecenin geride bıraktığı ruhu anlatmak isterdim. Çünkü 15 Temmuz’u sadece yaşanan çatışmalarla, tanklarla ya da meydanlarla anlatmak eksik kalır. Asıl anlatılması gereken; milletin gösterdiği birlik, cesaret, fedakârlık ve vatan sevgisidir” diyor.

Anlatacak çok hikayemiz var

Yapılan bestelere, belgesellere rağmen Kekilli ortaya çıkarılan çalışmaların aynı zamanda yetersiz olduğunu da düşünüyor. Kekilli, “15 Temmuz’u anlatan marşlar, belgeseller, filmler, sergiler ve anma programları yapıldı. Bunların her biri önemliydi. Ancak kültür ve sanatın sadece belirli gün ve haftalara sıkışmaması gerektiğine inanıyorum. Bence bu noktada istediğimiz seviyeye tam olarak ulaşamadık. Çünkü milletimizin hafızasında bu kadar büyük yer eden bir olayın; müzikte, sinemada, edebiyatta ve tiyatroda çok daha fazla nitelikli esere ilham vermesi beklenirdi. Ben bu süreçte iyi niyetle ortaya konmuş çok değerli çalışmalar görüyorum. Ama aynı zamanda daha büyük bir potansiyelin de olduğunu düşünüyorum. Başlangıç yapıldı, önemli adımlar atıldı ama hâlâ anlatacak çok hikâyemiz, yazacak çok türkümüz, çekecek çok filmimiz var” diyor.

Daha güçlü işler ortaya çıkabilirdi

Diğer yandan ise kültür sanat alanındaki üretimlerin yeterliliği tartışma konusu olmaya devam ediyor. Gazeteci Gülcan Tezcan’a göre ise 10 yıllık süre içerisinde kültür ve sanat alanında gelinen nokta tam da istenildiği gibi değil. Tezcan bu süreci şu şekilde değerlendiriyor: “Devlet kurumları ve kimi sivil toplum kuruluşlarının yaptığı, desteklediği çalışmaları saymazsak kültür-sanat dünyası kendiliğinden çok güçlü bir şekilde 15 Temmuz başarısız darbe girişimini ve yaşattığı toplumsal travmayı gündemine almadı. Kültür sanat sektöründeki baskın ideolojik çizgiyi düşününce bazı çevrelerin ısrarla 15 Temmuz’a mesafeli duruşu çok şaşırtıcı değil. Çünkü bu ülkede herkes kendi darbesini hikâye eder! Oysa 15 Temmuz topyekûn bir direniş hikâyesi. Milli Mücadele’nin 100 yıl sonra aynı ruhla tekrar edilmesiydi. Keşke tüm toplumun kılcal damarlarına kadar sızan FETÖ’nün yaşattıklarıyla ilgili özellikle bireysel anlamda yüzleşme ve hesaplaşmamızı sağlayacak çok güçlü işler ortaya çıkabilseydi. O zaman sanatın iyileştirici gücünden de söz edebilirdik.”

15 Temmuz sanatta eksik kaldı

Tezcan, “15 Temmuz’dan bu yana bireysel direniş hikâyeleri televizyon kanalları ve kurumlar tarafından belgesel olarak ortaya konuldu. Çok sayıda kitap basıldı. Türkiye’nin darbeler tarihinde 15 Temmuz’un nasıl farklı bir kırılma noktası olduğuna ilişkin araştırmalar, tezler, yayınlar işin akademik boyutu anlamında kayıt altına alındı. Ancak söz konusu sanat, sinema, tiyatro, müzik ve görsel sanatlar olduğunda yapılan çalışmalar gerçekten olması gerekenin çok çok altında. 2021 yılında Fahir Atakoğlu 15 Temmuz Destanı adlı inanılmaz etkileyici bir beste yaptı ve AKM’de seslendirildi. Albüm olarak da yayınlandı. Ama ne yazık ki AKM ve Ankara’da Külliye dışında bir konser serisine dönüşmedi. Hiç yoksa kültür yolu festivallerinde bu muhteşem destan seslendirilebilirdi. 15 Temmuz da benzer şekilde toplumun sadece belli bir kesimini ilgilendiren bir olay gibi görülüyor. Bunun böyle olmadığı elbette zaman geçtikçe herkes tarafından daha net görülecek. Bu yüzden tarihsel gerçekliğe doğru bir yerden bakarak anlatılan insani hikâyeleri, bu çerçevede üretilen sanat eserleri büyük öneme sahip” diyor.

Önyargılar esnetilmeli

Sinema eleştirmeni ve yazarı İhsan Kabil, 15 Temmuz’un getirdiği toplumsal travmayı kültür ve sanatın özellikle yazılı mecralarda yeterince işlediğini söylüyor. Bu süreçte yapılan çalışmaların dijital dönüşümde bir aracı olduğundan bahseden Kabil, bireysel hikayelerin bir araya geldiğinde vatan sevgisi ve birliğinin her şeyin üstünde bir değer olduğunun ispatladığını dile getiriyor ve ekliyor: “Farklı kimlikler ve kültürel çeşitlilik belli ölçüde sahneye taşındı; her zaman yapılanların daha iyisinin yapılması mümkündür ve buna çaba harcanmalıdır. Herkesin önyargılarını esnetip, daha geniş bir çerçevede olay ve olgulara yaklaşması gerekiyor.”

En çok edebiyat sahasında eser verildi

Aynı zamanda Kabil, bu süreçte Türkiye’de varolan ikili zihniyet çevresi gereği, hafıza ve kimlik nosyonlarının kısmen yansıtılabildiğini de söylüyor. Kabil, “ Çalışmalar olması gerektiği kadar yeterli değil bence. Yapabildiği kadar başarılı oldu ancak her zaman mevcudun daha üstünde bir performans sergilemek mümkündür. Kendi alanım olması gereği, sinemada nitelikli bazı belgeseller yapıldı. Az sayıda kısa film ve çok az sayıda uzun metraj film çekildi. En fazla çalışma ise edebiyat sahasında gerçekleştirildi” diyor.

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yaz