Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Muhabir: Muhammet Fatih Dur
Gençlerin şiddet sarmalına düşmesi sadece bir dizi senaryosu mu, yoksa toplumsal bir rotasızlık mı? Senarist Sinan Aşık ve psikolog İlkem İşcan ile son dönemde artan çocuk şiddetini masaya yatırdık. “Sahte güç” imajının neden “meşru güvenden” daha çekici hale geldiğini, dijital dünyada kurulan “çapaları” ve aile içi dinamiklerin şiddeti nasıl beslediğini sorguluyoruz.
Geçtiğimiz günlerde iki öğrenci kendi okullarında melun bir olayın faili oldular. Böyle anlarda her kafadan bir ses çıkması artık neredeyse bir refleks. Birileri suçu dizilere yüklüyor, bir başkası haberlerin özendiriciliğinden söz ediyor, öteki cezasızlık kültürünü işaret ediyor. Biz de bu konuyu senarist Sinan Aşık ve psikolog İlkem İşcan ile konuştuk.
Sinan Aşık (Senarist): Onların kendilerini tanımalarına imkan sağlamalı
Siz hem senarist hem de bir eğitimcisiniz. Saldırgan gençlerin dizilere özendiği iddia ediliyor. Peki, bir dizi karakterinin sunduğu “sahte güç” imajı, bir gencin gözünde neden devletin ve hukukun sunduğu “meşru güven” duygusundan daha ikna edici hale geldi? Gençler dizilere mi özeniyor, yoksa diziler sadece dışarıdaki “güçlerin hukukunu” mu belgeliyor?
Öncelikle giriş için hayli güzel bir soru. “Boş bir A4 kağıdına elinizdeki kalemle beyninizde depolu güzel şeyleri ve kötü şeyleri keskin bir çizgiyle ayırın” sorusunu aklıma getirdi. Kesin bir çizgi olamaz sanırım. İç içe geçmiş kimi yerler vardır ve tespiti zordur. Burada da iç içe geçmiş durumlar var. Öncelikle onları, en azından belirgin akla gelenleri, ortaya dökmek gerekir. Diziler seyirci karşısına geçmeden önce hedef kitle belirlenir. Bu hedef kitle çoğunlukla 13-18 yaş aralığıdır. Çünkü özellikle sosyal medya etsikisi çarpanı ile kendi potansiyelini dizinin reklamı anlamında katlayabilen kesim bu kesimdir. Bu yaş aralığı gençler günümüzde çoğunlukla; “rota onlar için yeniden hesaplanıyor” diyebileceğimiz, hedefi olmayan, reels’lere gömülü, gelecek kaygısını üst düzeyde yaşayan, derin düşünme ve eleştirel düşünceden yoksun, kolay manipüle edilebilen, çabuk sıkılan bir yere-yerlere tutunma refleksini kaybetmiş halde boşlukta sürükleniyor haldeler. Bu hale gelmelerinde süreci özellikle hızlandıran etkenlerden birisi de teknolojinin geometrik bir şekilde artışı karşısında hazırlıksızlık ve bu yeni hızın gerisinde kalmak! Bu sebeple sadece dizilere bağlamak da doğru olmaz. Bir gencin göz hareketlerinden ilgilerini, öfkelerini, sevinçlerini öngörebiliyor olabilmek o genci kolay yönlendirebiliyor olmak anlamına geliyor. Zira kimi bilgisayar oyunları veya oyun uygulamaları var ki bazısında “çapalama” denilen tekniklerle oyuncuları istedikleri düşünce sistemlerine yönlendirebilip istedikleri gibi kontrol edebilir hale gelebiliyorlar. Bir ses frekansı ile eşleşmiş olarak beynin kilitli bazı bölgelerine gömülen bu çapalar aynı ses frekansı verildiğinde tıpkı hipnozlu biri gibi genci harekete geçirebiliyor. Özellikle savaş oyunları oynayan gençlerin şiddete meyilli oldukları ile ilgili sayısız çalışma varken bir de bu gençlerin beyinlerine atılan çapaların aktif hale getirildiğinde bu gençlerin neye döndüklerini acı bir şekilde tecrübe etmiş durumdayız. Sorunun cevabına gelirsek hem dizilerdeki karakterlere özeniyorlar hem de “dışarıdaki güçlerin” güdümünde hareket edebilecekleri bir yola sürükleniyorlar. Öğretmen=Gardiyan, Aile-Kaçtığı Yer, torpil yoksa çok çalışsan da bir gelecek yok, eğitim zorunlu… vb. durumlar yüzünden kaçabildiği yerler maalesef ki bu gençleri hedefleyen karanlık güçlerin kucağıdır. Bir eğitimci olarak gençleri doğru tanıyabilmede ve gençlere alternatif sunmakta çok eksiğimiz olduğunu düşünüyorum. “Telefonu günde 1 saat kullanabilirsin” dediğiniz çocuğunuza kalan zamanda alternatif sunamazsanız yasakladığınız o telefon yasaklı ne varsa erişiminin bir giriş kapısına dönüşür. Bu şuan aklıma gelenler ancak bu soruyu cevaplarken beni frenlemezsen sayfalarca yazabilirim ve bu söyleşiyi bitiremeyiz. Gençleri tanımak! Arka planda denetim ve kontrolün üst düzeyde sağlandığı, kendilerini ifade edebilecekleri alternatif dijital platformlar oluşturabilmek! Doğru eğitimleri alabilmelerini sağlayabilmek, tüm eğitim hayatı boyunca doğru iletişim kurabilmesini sağlayabilmek… Liste uzar gider. Neyi aradığını bilmeyen neyi bulduğunu anlayamaz! Öncelikle onların kendilerini tanımalarına imkan sağlamalı. Sonrasında doğru iletişim kanallarıyla kendilerini anlatmalarına imkan sağlamalı ve sonra diğer çözümsüzlükler üzerine gitmeli…
Toplumdaki bu gerginliğin veya çocuklara kadar inen şiddetin aynasını tutmak isteyen senarist, rotasız çocukları "doğru" Kerterizi nasil verebilir? Ve bir senaristin topluma ayna olma veya yön verme gibi bir amacı olabilir mi?
Sanatın kendini geliştirmesi için sanat sanat için ama sanat en nihayetinde toplum için var. Bu sebeple aradaki toplum mühendisleri sanat için olan versiyonu toplum için olan şekle dönüştürmeli ve halkın faydasına indirgemeli. Sanat için olan senaristlerden ziyade topluma dönen tarafındaki kalemini vebal düşüncesine bileyen senaristlere iş düşüyor ve evet bu senaristler evet sorumludur. Bu senarist proje seçer ve eline gelen işleri de vebal misyonunun örüntülediği kendi çizgisinde yazma şartıyla kabul eder. Bir yönetmen der ki; film asıl, siz sinema salonundan çıktıktan sonra başlar. İşte bu filmler de izledikten sonra kalbe dokunabilen, doğru "Kerterizi" verebilen düzeyde üretilebilmeli. Ben 2. Türde bahsettiğim türden bir senarist olma gayretindeyim.
İlkem İşcan (Psikolog): Zorbalıkla herkes birlikte mücadele etmeli
“Son dönemde çocuklar tarafından gerçekleştirilen şiddet olaylarını bir psikolog olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir çocuk hangi psikolojik süreçlerden geçerek bu denli fevri ve kontrolsüz davranışlar sergileyebilir? Bu noktada aile içi dinamikler, duygusal ihmal ve toplumsal iklim, çocuğun şiddete yöneliminde nasıl bir rol oynar?
Son dönemlerde yaşadığımız bu şiddet olaylarını tek bir nedene indirgemenin çok anlamlı olmadığını düşünüyorum. Bunun yerine çocukları bütünsel, gelişimsel ve birçok faktörü dikkate alacak şekilde ele almak gerekir. Çünkü şiddet içerikli bu tarz davranışlar anlık olarak gerçekleşir gibi dursa da birikmiş duygusal yüklerin ve yetersiz duygu düzenleme becerilerinin bir yansımasıdır. Bir çocuğun dürtüsel, ani davranışlar sergilemesi duyguları fark etme, tanıma ve sağlıklı biçimde ifade etme becerisindeki yetersizliklerle ilişkilidir.
Zamanında hissedilmiş ve sağlıklı biçimde ele alınmamış duygular çocuklarda öfke, utanç, yetersizlik duygularının yerleşmesine ve sonrasında da bu duygusal yüklerin birikmesi çocukların hissettiği tehdit algısı sebebiyle sağlıksız tepkilerle ortaya konabilir.
Aile içerisindeki dinamiklerin bu noktada belirleyici faktörlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Temel bakım verenleri tarafından görülmeyen, ihmal edilen ya da cezalandırıcı davranışlara maruz kalan çocuklar potansiyel olarak var kabul ettiğimiz duygu düzenleme becerilerini geliştiremedikleri gibi mevcut becerileri de zayıflar. Elbette aile içi dinamikler kadar toplumsal iklim de süreçte belirleyicidir. Şiddetin bir norm haline geldiği, gücün öfke ve şiddetle eşleştirildiği bir toplumsal iklim çocukların hem bireysel hem de kitlesel olarak zarar görmesine neden olur. Üstelik çocuk burada şiddet ikliminin hem mağduru ve bir süre sonra uygulayıcısı haline gelebilir. Dolayısıyla hem sorunu hem de olası çözüm yöntemlerini düşünürken bu boyutların tümünü göz etmek gerekir.
Çocuklar arasındaki sosyalleşmenin sınırlı ve çoğunlukla ağlar üzerinden gerçekleşmesi onların empatiyi geliştirmesi önünde bir engel teşkil eder mi?
Evet özellikle pandemi sonrası sosyalleşmenin dönüşüm geçirerek dijital ortamlara taşındığını görüyoruz. Hem yetişkinler hem de çocuklar için iletişimsel zorlanmaları beraberinde getirdi diyebiliriz. Ancak bunu tek başına ya da doğrudan bozucu bir faktör olarak görmek yeterli olmayacaktır.
Empati becerisi, hem sözel hem de sözel olmayan (jest, mimik gibi) ifadeleri okuyup sentezleyebilmeyi içerir. Çocukların temas edebildikleri iletişimlerin azalmış ya da farklı biçimlere dönüşmüş olması empati becerisinin geliştirilmesi ya da ilişkilerde deneyimlenme imkanlarını kısıtladı diyebiliriz. Ancak burada iletişimin tamamen ortadan kalkmak yerine dönüştüğünü de unutmamak gerekir. Dolayısıyla kurduğunu iletişim dijital ya da yüz yüze olsun fark etmeksizin empatiyi besleyebilirsiniz. Yüzeysel, hızlı gelişen ve sonuçlanan iletişimlerden ziyade daha derin bağların kurulabildiği destekleyici ilişkiler kurmak empati becerisini besleyecektir. Sonuç olarak burada önemli olan çocukların ne kadar değil nasıl sosyalleşme fırsatları yakalayabildikleridir. Dijitalde yapılan çevrimiçi buluşmalar, etkinlikler de eğer doğru biçimlerde sağlanır ve desteklenirse faydalı bir aracı haline gelebilir.
Şiddeti doğuran bu empati yoksunluğu mu?
Daha önce de değindiğimiz gibi şiddet tek başına bir faktörün ortaya çıkardığı bir sonuç değildir. Şiddet davranışı, birden fazla etkenin birleşiminden ortaya çıkan bir sonuçtur. Empatinin yetersizliği başkalarına zarar verme eğilimini besleyebilir ama tek başına ortaya çıkarmaz. Yani zarar verme davranışını sınırlandıran mekanizmanın yetersiz çalışmasına neden olabilir diyebiliriz. Yalnızca empatinin yetersiz olduğunu söylemek kişinin potansiyelinde var olan duygu düzenleme becerileri, aile içi iletişim ve ilişkiler vb. etkenlerin gözden kaçırılmasına neden olur. Empatinin eksikliği evet bir risk faktörüdür ancak tek sebep değildir. Ancak bunun yanı sıra empati becerisinin gelişimi önce aile sonra da toplum içerisinde desteklenmeli ve beslenmelidir.
Akran zorbalığı konusunun da bu şiddete teşvik konusunda etkisi olabilir mı?
Son dönemlerde adını sıkça duyduğumuz, gözlemlediğimiz akran zorbalığı, şiddet davranışını artıran ve giderek büyük gruplar arasında yaygınlaşmasına sebep olan risk faktörlerinden bir diğeridir. Fakat burada tek taraflı değil, kurban ve zorbanın birbirini etkileyip bazen dönüştürdüğü bazen rollerin yer değiştiği bir ilişkilenme durumundan bahsedebiliriz. Zorbalık davranışlarına maruz kalan çocuklar, yoğun değersizlik, kaygı, çaresizlik gibi zor duyguları yaşayabilirler. Eğer bu duygular yetişkinler tarafından fark edilip anlamlandırılmaz ve üzerinde çalışılmazsa bu durum kişilerde güç ve şiddetin faydalı bir araç olarak görülmesine neden olabilir. “Kendini koruyabilmenin yolu ötekine şiddet uygulamaktır.” gibi bir anlayışın gelişmesi biraz da çocukların hem deneyimledikleri hem de tanık oldukları bu şiddet yaşantılarından tetikleniyor olabilir. Ancak az önce de dediğimiz gibi akran zorbalığında karşılıklı ilişkideki rollerin değişimi ya da dönüşümü de söz konusudur Yani zamanında sistematik bir biçimde akran zorbalığına uğrayan bir çocuğun bir zorbaya dönüşmesi pek de az rastladığımız bir durum değildir. Bu süreçte hem okulların hem ailelerin hem toplumun her bir bileşenin zorbalığa şiddete bakış açısı, yaklaşımı ve müdahale biçimleri son derece önem arz etmektedir. Eğer şiddet ya da sistematik biçimde devam eden zorbalık davranışları doğru müdahale yöntemleriyle ele alınmazsa şiddet davranışının toplum içindeki konumu normalleşebilir ve farklı bileşenlerde yaygınlaşabilir.
Sonuç olarak zorbalık şiddeti doğuran ya da teşvik eden bir sebep olmaktan ziyade çocukların taşıdıkları duygusal yükleri artıran, öz değer algılarına zarar veren ve şiddeti bir sorun çözme aracı olarak görmelerine neden olabilecek bir faktördür. Göz ardı edilmemelidir.
Yorum Yaz