Ali Jadallah: “Gazze’de her fotoğraf bir ağırlık taşır”

KÜLTÜR SANAT Röportaj

Anadolu Ajansı Foto Muhabiri Ali Jadallah: “Gazze’de her fotoğraf bir ağırlık taşır. Bazen sahne o kadar ham, o kadar mahrem olur ki şu soru içinizde belirir, “Bunu gerçekten kaydetmeli miyim?” İster bir çocuğuna yas tutan bir aile olsun, ister moloza dönmüş bir ev, ister birinin yaşamının son anları. Bunlar sadece görüntüler değil, insan acısının kesitleri ve onları dünyaya göstermek büyük bir sorumluluk demek.”

Gazze’de foto muhabiri olmak, yalnızca doğru anda deklanşöre basmak değil, tarihin en ağır yüklerinden birine tanıklık etmeyi göze almak…

Ali Jadallah, yıllardır objektifini patlamaların, yıkımın ve kaybın ortasında yaşayan insanların hayatına doğrulturken, fotoğrafı bir haber aracından çok daha öte bir yere taşıyor; görsel hafızaya, insanlığın vicdanına…

Anadolu Ajansı foto muhabiri olarak Gazze’de sürdürdüğü bu zorlu tanıklık, 2025 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’yle uluslararası ölçekte bir anlam kazanırken, aynı zamanda Gazze’de yaşananların inkâr edilemez bir belgesi olarak tarihe not düşüyor. 

Jadallah, savaşın ortasında fotoğraf çekmenin bedelini, tanıklığın ahlaki sınırlarını ve bu ödülün kendisi ve Gazze halkı için ne ifade ettiğini Litros Sanat’a anlattı.

Fotoğrafla ve foto muhabirliğiyle yolunuz nasıl kesişti?

Fotoğrafla yolum, bir meslekten önce bir zorunluluk olarak kesişti. Gazze’de büyüdüm. Etrafım kayda geçirilmesi gereken anlarla çevriliydi. Küçük yaşlardan itibaren, başlangıçta bir sanatçı olarak değil, bir tanık olarak, çevremde olup biteni kaydetme ihtiyacı hissettim. Basit bir fotoğraf makinesiyle başladım ve bu işi sokakları, protestoları ve kuşatma altında yaşayan insanların gündelik hayatını gözlemleyerek kendi kendime öğrenmeye çalıştım. 

Fotoğraf benim dilim haline geldi. Kelimelerin yetersiz kaldığı anlarda hikâye anlatmamı sağladı; manşetlerin ve rakamların ötesinde, Gazze’de hayatın gerçekte nasıl yaşandığını dünyaya gösterebilmenin bir yolu oldu. Zamanla tanıklık etme içgüdüsü, bir mesuliyet duygusuyla beslenen foto muhabirliğine dönüştü. Olayları dramatik oldukları için değil, gerçek oldukları için fotoğraflıyorum. Çünkü bunlar bizim gündelik gerçekliğimiz ve bu görüntüleri sınırların ötesine taşıması gereken birilerinin olması gerekiyor.

Gazze’de foto muhabiri olmak, dünyanın başka bir yerinde aynı mesleği icra etmekten hangi yönleriyle ayrılıyor? Sizce burada fotoğraf yalnızca bir haber aracımı, yoksa başka bir anlam mı taşıyor?

Gazze’de foto muhabiri olmak, dünyanın herhangi bir yerinde bu mesleği icra etmekten bütünüyle farklı. Burada yalnızca bir gözlemci değilsiniz, hikâyenin doğrudan bir parçasısınız. Tehlike süreklidir, kayıplar kişiseldir ve mesleki hayatınızla özel hayatınız arasındaki sınır neredeyse tamamen ortadan kalkar. Kendi aileniz, eviniz ve hayatta kalma ihtimaliniz için endişe duyarak fotoğraf çekersiniz. Güvenli bir mesafe yoktur. Gazze’de fotoğraf asla yalnızca bir haber aracı değildir; çok daha derin bir anlam taşır. Aynı anda hem kanıt hem hafıza hem de bir direniş biçimine dönüşür. Her bir kare, “Buradaydık, bunlar yaşandı ve bu hayatlar değerliydi” demenin bir yoludur. Fotoğraf, aksi takdirde silinip gidebilecek hikâyeleri muhafaza eder ve çoğu zaman yalnızca rakamlara indirgenen insanlara bir onur kazandırır. Benim için her fotoğraf, yalnızca gazeteciliğe değil, tarihin kendisine karşı da üstlenilmiş bir sorumluluk eylemidir.

Günlük hayatınızda “normal” dediğimiz şeyin sürekli olağanüstü koşullar altında şekillendiği bir coğrafyada çalışıyorsunuz. Çatışma, yıkım ve kayıp duygusu, fotoğraf çekme pratiğinizi nasıl etkiliyor?

Gazze’de çatışma ve yıkım, arada bir yaşanan olaylar değil; gündelik hayatın arka planıdır. Bu gerçeklik, fotoğraf pratiğimi derinden şekillendiriyor. Kayıp, gidip belgelediğim bir şey değil, içinde yaşadığım bir duygu. Fotoğrafladığım mekânların pek çoğu, bir zamanlar ev, sokak ya da hatıra olarak bildiğim yerler. Kadrajıma giren yüzlerin taşıdığı acı ise bana yabancı değil. Özellikle soykırım sırasında ailemi kaybettikten sonra bu acı benim de acım oldu. Bu yakınlık, çalışma biçimimi değiştiriyor. Daha dikkatli, daha sabırlı ve daha insani bir yaklaşım geliştiriyorum. Yalnızca yıkımın görüntülerinin peşinden koşmuyorum. Bir jestte, bir bakışta, harabeler arasında bile ayakta kalan sessiz bir direnişte onun içindeki hakikati arıyorum. Kamera benim için yalnızca bir belgeleme aracı değil, aynı zamanda yasla başa çıkmanın bir yolu haline geliyor. Bu koşullarda fotoğraf, sadece kaybedileni kayda geçirmek değil, geride kalanı onurlandırmak ve her şeye rağmen varlığını sürdüren insanlığı ısrarla görünür kılmak anlamına geliyor.

“Gazze’de fotoğraf çekerken, dağılan hayatların karşısında durursunuz”

Objektifinizin önünde çoğu zaman yalnızca bir olay değil, bir hayat, bir aile ve bir hikâye var. Bu kadar yakından tanıklık etmek, bir foto muhabiri olarak sizi duygusal anlamda nasıl dönüştürdü?

Bu benim için bir göreve dönüştü. Gazze’de fotoğraf çekerken hiçbir zaman yalnızca bir olayı fotoğraflamazsınız. Gerçek zamanlı olarak dağılan hayatların karşısında durursunuz. Aileler, çocuklar, anne babalar, bütün bir geçmiş tek bir ana sıkışır. Bu hikâyelere bu kadar yakından tanıklık etmek, kamerayı indirdiğinizde silinip gitmeyen izler bırakır. 

Duygusal olarak beni daha kırılgan ama aynı zamanda daha sağlam bir yere taşıdı. Gördüklerinizin ağırlığını taşırsınız; sonradan zihninize geri dönen yüzleri, sizi eve kadar takip eden hikâyeleri… Ama aynı zamanda sorumluluk duygunuz da derinleşir. İnsanları fotoğraflarken saygıyla, ölçülü davranarak ve çektiğiniz görüntülerin birinin hayatına ya da evine dair son kayıt olabileceğinin bilinciyle çalışmayı öğrenirsiniz. 

Bu yakınlık, işimi yalnızca görüntü yakalamaktan çıkarıp bir güven ilişkisi taşımaya dönüştürdü. İnsanlar sizi en acı anlarına dahil eder ve bu insanı değiştirir. Size tevazuyu, empatiyi ve fotoğrafın insanlardan bir şey almakla değil; onların yanında durmak ve hikâyelerinin unutulmamasını sağlamakla ilgili olduğunu öğretir.

Gazze’de çalışırken karşılaştığınız en büyük fiziksel riskler neler? Bir fotoğraf karesi için hayatınızı riske attığınız anlar oldu mu?

Gazze’de çalışmanın en büyük fiziksel riski, güvenli bir yer diye bir şeyin olmaması. Bir foto muhabiri olarak herkesin maruz kaldığı tehlikelere maruz kalıyorsunuz. Hatta zaman zaman daha fazlasına… Hava saldırıları, bombardıman, ani gerilim artışları, çöken binalar ve uyarı olmaksızın hedef haline gelebilen bölgelerden geçmek gündelik hayatın bir parçası. Üzerinizde basın yeleği olması koruma garantisi sunmuyor, çoğu zaman yalnızca sembolik bir güvenlik sağlıyor. 

Tek bir fotoğraf çekmenin, hayatımı riske attığımın tamamen farkında olmak anlamına geldiği birçok an oldu. Bu kararlar, pervasızlık ya da adrenalinle değil, sorumluluk duygusuyla alınıyor. Orada durursunuz, bu görüntünün, dünyanın olup biteni anlayabilmesinin tek yolu olabileceğini, uzakta olanlar için bir kanıt, bir hafıza ya da bir hakikat haline gelebileceğini bilirsiniz. Öte yandan her karar büyük bir dikkatle tartılır. Hiçbir fotoğraf, hafife alınarak uğruna ölünecek bir şey değildir. Ama Gazze’de hayatta kalmakla belgelemek arasındaki çizgi çok incedir. Çoğu zaman, yüzünüzü çevirmenin bir hikâyenin yok olup gitmesi anlamına gelebileceğini bilerek fotoğraf çekersiniz. Bu anlar insanın içinde kahramanlık hatıraları olarak değil, tanıklığın bedelinin kendi hayatınız olabileceğini hatırlatan ağır yükler olarak kalır.

“Fotoğrafladığım her sahne, kişisel yasımın yankısını taşır”

Fiziksel tehlikelerin yanı sıra bu mesleğin psikolojik yüküyle nasıl baş ediyorsunuz?

Bu psikolojik yük, saldırılarda kendi ailemi kaybetmemden ayrı düşünülemez. Sevdiğiniz insanları kaybettiğinizde, iş artık “yaptığınız” bir şey olmaktan çıkar; “katlandığınız” bir şeye dönüşür. Fotoğrafladığım her sahne, kişisel yasımın yankısını taşır. Duyduğum çığlıklar uzak sesler değildir, kendi kaybımın anılarıyla birleşir. Tanık olduğum acıyla bizzat yaşadığım acı arasında artık net bir sınır yoktur.

Ailemi kaybettikten sonra fotoğrafçılık değişti. Artık kameranın arkasında duygusal bir mesafe kurarak durmuyorum. Bir evi, bir sevdiğini, güven duygusunu kaybetmenin ne demek olduğunu tam olarak bilerek fotoğraflıyorum. Bu ortak acı, objektifimin önündeki insanlarla aramızda sessiz bir anlayış yaratıyor. Onlardan kederlerini anlatmalarını istemiyorum. Çünkü aynı yarayı taşıdığım için o kederi gözlerinden tanıyorum.

Bu yüzden başa çıkmak, bir tür hayatta kalma eylemine dönüşüyor. Fotoğrafçılık, ailemin hatırasını onurlandırabildiğim az sayıdaki yoldan biri. Çünkü bu kayıpların görünmez ya da unutulur olmasına izin vermeyi reddediyorum. Her fotoğraf karesi onların hayatlarının, bütün hayatların değerli olduğunu söylemenin bir yolu. 

Kamera acıyı iyileştirmiyor, ama ona bir amaç veriyor. Kişisel kaybı kolektif bir tanıklığa dönüştürmeme ve kederime rağmen değil, kederimin içinden geçerek, ailemi her karede yanımda taşıyarak çalışmaya devam etmeme olanak tanıyor.

Tanıklık ettiğiniz acılara rağmen “O an fotoğraf çekmemeli miydim?” dediğiniz anlar oldu mu?

Evet, sık sık. Gazze’de her fotoğraf bir ağırlık taşır. Bazen sahne o kadar ham, o kadar mahrem olur ki şu soru içinizde belirir, “Bunu gerçekten kaydetmeli miyim?” İster bir çocuğuna yas tutan bir aile olsun, ister moloza dönmüş bir ev, ister birinin yaşamının son anları. Bunlar sadece görüntüler değil, insan acısının kesitleri ve onları dünyaya göstermek büyük bir sorumluluk demek. Bu soruyu, yaptığım işten şüphe duyduğum için değil, fotoğrafladığım insanlara duyduğum saygıdan soruyorum. Burada fotoğrafçılık asla tarafsız değildir. Her kare, onuru koruyabilir, gerçeği anlatma gücüne sahip olduğu gibi, dikkatsizce ele alınırsa yaralama gücüne de sahiptir. Sonunda cevap her zaman amaca geri döner. Fotoğrafı çekiyorum; çünkü birilerinin tanıklık etmesi, birilerinin hatırlaması, birilerinin çoğu zaman görmezden gelinen gerçeği bilmesi gerekiyor ve bunu sürekli düşünerek yapıyorum. Çünkü her deklanşörün hem sorumluluğunun ağırlığını hem de objektifin ardındaki hayatların yankısını taşıdığını biliyorum.

Gazze’yi yalnızca yıkım üzerinden anlatmamak sizin için neden önemli?

Gazze'yi yalnızca yıkım görüntüleriyle tasvir etmek, halkıma ihanet olurdu. Evet yıkım, kayıp ve savaş var. Ancak Gazze, aynı zamanda yok olmayı reddeden yaşama sevinciyle direnen insanlarla dolu. Eğer sadece enkazları, dumanları gösterirsem, ailelerin hikayelerini, yıkıntıların arasında oynayan çocukları, birbirine omuz veren toplulukları ve kuşatma altında bile varlığını sürdüren o sessiz umut anları silmiş olurum.

Benim için gerçekliğin tamamını, cesaretin yanı sıra kederi, yıkımın yanında hayatta kalan güzelliği de yakalamak önemlidir. Fotoğrafçılık bir yeri trajedilerine indirgememeli, karmaşıklığını da ortaya koymalıdır. Sadece yıkımı göstermek insanları istatistiklere dönüştürme riskini taşır, ancak yaşamlarını, kahkahalarını, kararlılıklarını göstermek onlara onur kazandırır ve dünyaya Gazze'nin “yıkılmış” olmasından daha fazlası olduğunu hatırlatır. 

Kayıpla birlikte yaşamı taşıyan her görüntü bir adalet eylemidir; yaşayanları, direnenleri ve her şeye rağmen umut edenleri onurlandırmanın bir yoludur.

Sizce bir fotoğraf, dünyanın vicdanını gerçekten harekete geçirebilir mi? Yıllardır süren tanıklığınıza bakarak bu soruya cevabınız değişti mi?

Eskiden, biraz da idealizmle, tek bir fotoğrafın dünyanın vicdanını uyandırabileceğine, insanları sarsıp harekete geçirebileceğine, hükümetleri tepkiye zorlayabileceğine ya da bir adaletsizliği durdurabileceğine inanırdım. Kariyerimin başlarında her güçlü görüntü, bir hikâyenin akışını değiştirebilecekmiş gibi gelirdi. Ancak Gazze’ye yıllarca tanıklık etmek bu inancı törpüledi. Fotoğraflar gözleri açabilir, farkındalık yaratabilir, gerçeği kayıt altına alabilir ama çoğu zaman umduğumuz kadar dramatik bir şekilde dünyayı hareket ettirmez. İnsanlar görür, kaydırıp geçer, bir an hisseder, sonra hayat devam eder. Adaletsizlik devam eder. Bu gerçek acı vericidir, ama yapılan işi anlamsız kılmaz.

Zamanla fotoğrafçılığı, dünyayı uyandırmanın ötesinde bir şey olarak görmeye başladım. Yani bir hatırayı onurlandırmanın, tanıklık etmenin ve direnmenin bir yolu olarak görüyorum. Bir fotoğraf hemen değişim yaratmasa bile, gerçeği kaydeder, yok sayılabilecek sesleri güçlendirir. Gazze’nin çektiği acılarının ve direnişinin tarihten silinmesini engeller. Bu anlamda gücü daha sessiz, daha derin ve nihayetinde vazgeçilmezdir.

“Benim için bu ödül Gazze halkına aittir”

2025 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülmeniz size nasıl hissettirdi? Bu ödül, sizin için kişisel bir başarıdan öte ne ifade ediyor?

2025 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü almak benim için çok duygusal bir andı. İlk hissettiğim şey kendimle gurur duymak değil, ağır bir sorumluluk duygusuydu. Hemen Gazze'yi, hayatları ve kayıpları çektiğim her fotoğrafı şekillendiren insanları ve çalışmalarımın takdir edildiğini göremeyen babamı, kardeşlerimi ve meslektaşlarımı düşündüm. Bu ödül, hepsini de beraberinde getirdi.

Kişisel tanınmanın ötesinde, ödül kolektif bir öykünün kabulünü temsil ediyor. Bireysel bir fotoğrafçının kutlaması değil, kültürün, sanatın ve görsel tanıklığın baskı altında gerçeği korumada oynadığı rolün tanınmasıdır. Bana acıdan, korkudan ve dayanıklılıktan doğan görüntülerin kaybolmadığını, sınırları aştığını ve sessizce de olsa vicdanlara ulaştığını söylüyor.

Benim için bu ödül Gazze halkına aittir. Hayatlarının, acılarının ve direnişlerinin görülmeye, hatırlanmaya ve onurlandırılmaya değer olduğunu doğruluyor. Fotoğrafçılığın sadece görünürlük veya tanınma ile ilgili olmadığını, dürüstlükle tanıklık etmekle ilgili olduğuna dair inancımı güçlendiriyor. Bu ödül bir son ya da bir başarı anlamına gelmiyor. Aksine hala görülmesi gereken bir gerçeği alçakgönüllülük ve dürüstlükle belgelemeye devam etme kararlılığımı yeniliyor.



Gazze’de yaşananların ve tanıklığın bu ödülle görünürlük kazanması sizce ne anlama geliyor?

Gazze’den gelen deneyimlerin ve tanıklıkların böyle bir ödül aracılığıyla görünürlük kazanması, kişisel bir takdirin çok ötesine geçer. Çoğu zaman susturulan ya da görmezden gelinen bütün bir toplumun sesini büyütür. Kuşatma altındaki gündelik hayatın kaybını, direncini ve yaşamını uluslararası bir platformda görünür, hatırlanır ve doğrulanmış kılar. Bu tür bir tanınma, bireysel fotoğrafları kolektif hakikatin sembollerine dönüştürür. Dünyaya bu deneyimlerin gerçek, acil ve dikkat çekmeye değer olduğunu söyler. Gazze halkı için bu yaşamlarının, mücadelelerinin ve dayanıklılıklarının önemli olduğunun bir kabulüdür. Benim için ise bir foto muhabiri olarak her gün taşıdığım sorumluluğu pekiştirir.

Türkiye’den gelen bu ödülü, Gazze halkı ve Filistinli gazeteciler adına nasıl okuyorsunuz?

Türkiye'den bu ödülü almak, resmi bir tanınmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Gazze ile dünya arasında bir köprü gibi, Filistin halkının ve gazetecilerin acılarının, dirençlerinin ve seslerinin sınırlarımızın ötesinde görüldüğü, duyulduğu ve desteklendiği mesajını veriyor. Bana göre bu ödül, zor koşullar altında tanıklık etmenin önemini anlayan bir ulustan gelen dayanışmayı ve takdiri simgeliyor. Gazze’de gazetecilerin yaptığı işte yalnız olmadığını hatırlatıyor; gerçeğe, adalete ve manşetlerin ardındaki insani hikâyelere değer veren insanlarda karşılık bulduğunu gösteriyor. Bu ödül sadece bana ait değil. Gerçeği belgelemek için hayatlarını riske atan her Filistinli gazeteciye, hikayesi kaydedilen ve ileriye taşınan her aileye ve hayal edilemez zorluklara rağmen direnişlerini sürdüren Gazze'deki her insana ait.

Fotoğraflarınız dünyanın önde gelen yayınlarında da yer aldı, uluslararası ödüller kazandı. Batı medyasının Gazze’ye bakışı ile sizin tanıklığınız arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?

Batı medyasının önemli bir kısmının Gazze’ye bakışıyla, benim içeriden yaşayarak deneyimlediğim ve belgelediğim gerçeklik arasında temel bir fark var. Pek çok uluslararası mecra, Gazze’ye “tekrarlayan bir kriz” gibi yaklaşır. Gerilim tırmandığında manşet olur, bombalar durduğunda gündemden düşer.  Odak noktası genellikle bağlamdan ve süreklilikten yoksun sayılar, son dakika haberleri ve dramatik anlar olur. Gazze bir “yer” olmaktan çok bir “olay” gibi ele alınır. Oysa insanlar şiddetten önce de şiddet sırasında da şiddet sonrasında da Gazze’de bir hayat yaşıyor.

Benim tanıklığım ise kameralar çekip gittikten çok sonra da devam eden sonuçlarla yaşamaktan gelir. Manşetlerin arasındaki anları fotoğraflıyorum: gündelik rutine çöken yas, yavaş yavaş yeniden inşa etme, tükenmişlik, direnç ve haber döngülerine hiç girmeyen sessiz anlar… Sokakların adlarını biliyorum; aileleri tanıyorum, görüntülerin ardındaki insanları biliyorum. Bu yakınlık her şeyi değiştiriyor. Soyut ve asla geçici değil…

Batı medyası genellikle denge ve tarafsızlık arar, ancak bu bazen gerçekliği düzleştirebilir veya hesap verebilirlikten uzaklaştırabilir. Çalışmam bu anlamda tarafsız değil. Yaşanmış deneyime ve ahlaki netliğe dayanıyor. Gazze'ye uzaktan bakmıyorum. İçerideyim, kayıplarını ve umutlarını taşıyorum. Fotoğraflarımın aslında amacı Gazze’yi dünya için basitleştirmek, bir çatışma sembolü olarak göstermek değildir. Burada halen, her şeye rağmen insanların insanca yaşamaya çalıştığını göstermektir.

Çektiğiniz fotoğrafları birer “haber” olmaktan çok, geleceğe bırakılan birer belge olarak mı görüyorsunuz?

Kesinlikle… Gazze'de çektiğim her fotoğrafın iki amacı var, hem bugünü aktarıyor ama aynı zamanda gelecek için tarihi de koruyor. Yıkımın sürekli olduğu ve hayatların bu kadar kolay silinebildiği bir yerde, görüntüler haberden fazlasına bir  tanıklığa dönüşüyor.

Her kareyi, “Bu oldu, bu insanlar yaşadı, bu hikâyeler değerliydi” diyen bir kayıt gibi görüyorum. Gelecek kuşaklar için bir kanıt, unutmaya, inkara ya da tarihin yeniden yazılmasına karşı bir direniş biçimi… Dünya manşetlerden uzaklaştığında bu fotoğraflar kalır. Sadece yıkımı değil, direnişi, cesareti ve kuşatma altında bile süren insanlığı belgeler. Bu anlamda fotoğrafçılık bir koruma eylemine, bir hafıza arşivine, şimdi ile gelecek arasında bir köprüye dönüşür. Yıllar sonra insanların Gazze’de hayatın gerçekten nasıl olduğunu anlayabilmesi için geriye belki de yalnızca bu görüntülerin kalabileceğinin farkındayım. Bu sorumluluk çektiğim her kareyi şekillendiriyor. 

Birçok akrabanızı, ailenizi, foto muhabiri yakın arkadaşlarınızı da kaybettiniz. Tüm bu yaşananlara rağmen sizi ayakta tutan ve çalışmaya devam etmenizi sağlayan motivasyon nedir?

Aile üyelerimi ve aynı zamanda foto muhabiri olan yakın arkadaşlarımı kaybetmek, gerçekten iyileşmeyen bir yara bırakıyor. Bazı günler onların yokluğunun ağırlığı dayanılmaz oluyor. Yas, artık sahaya sizinle birlikte çıkan, kamerayı kaldırdığınızda yanınızda duran sürekli bir yol arkadaşı oluyor. 

Beni çalışmaya devam ettiren şey “kahramanca bir güç” değil, sorumluluk. Devam ediyorum. Çünkü durmak, taşıdığımız tüm kayıpların sessizliklerine eklenen bir sessizlik daha gibi geliyor.  Kaybettiklerim, işime, bedeli ne olursa olsun gerçekleri belgelemenin gerektiğine inanıyordu. Bu yüzden devam etmek, onların bu hayatta yarım bırakmak zorunda kaldıklarını sürdürmek, onları onurlandırmak gibi…

Ayrıca hala hayatta olan ve direnişi sürdüren insanlar var, beni motive eden bir diğer şey de bu. En acılı anlarına beni kabul eden aileler, hikâyelerini onurunu koruyarak anlatacağıma güveniyor. Bu güven, bir göreve dönüşüyor. Fotoğrafçılık benim için artık yalnızca bir meslek değil; sevdiklerime, meslektaşlarıma ve Gazze’nin kendisine karşı bir sadakat biçimi.

Yasın içinde, belki de tam da bu yas sebebiyle yitirilen hayatların sadece sayılara indirgenmemesi, unutulmuş anlara dönüşmemesi için çalışmayı sürdürüyorum.

Gelecekte Gazze dışında fotoğrafla anlatmak istediğiniz başka hikâyeler var mı ? Yoksa hâlâ anlatılması gereken çok fazla Gazze hikâyesi mi var?

Gazze’de hala anlatılması gereken sayısız hikaye olduğuna inanıyorum. Gazze tek bir hikaye değil ve yıllardır yapılan haberlerle “tükenmiş, bitmiş” bir yer de değil. Gazze, her gün dünyanın gerçekten anlamaya yeni başladığı kayıp, hayatta kalma, sevgi ve direnişin yeni katmanlarını ortaya çıkarıyor. Bu gerçeklik devam ettiği sürece, burada kalmaya, dünyanın “olağanüstü” dediği ama bizim “normal” olarak adlandırmak zorunda kaldığımız koşullar altında gelişen yaşamları belgelemeye devam etme konusunda derin bir yükümlülük hissediyorum. 

Aynı zamanda Gazze'yi dünyanın geri kalanından izole edilmiş olarak görmüyorum. Bir gün Gazze dışında hikayeler fotoğraflarsam, bunlar yine de Gazze ile bağlantılı olacaktır, sürgün, yerinden edilme, dayanışma, hafıza ve savaşın sınırlar boyunca bıraktığı uzun gölgeler gibi… Şiddetten sonra insanların başına gelenler, travmanın nasıl yayıldığı ve toplulukların kayıpları başladığı yerden çok uzaklara nasıl taşıdığı hakkında hikayeler anlatmakla ilgileniyorum. Ama şimdilik Gazze bitmemiş bir hikâye. Hikayeleri hala gerçek zamanlı olarak, çoğu zaman acı içinde, çoğu zaman sessizlik içinde yazılıyor. Bu hikayeler tam olarak görülüp kabul edilene kadar, yerimin burada olduğunu, hala anlatılmayı bekleyen bir gerçekliğe kare kare tanıklık etmeye devam ettiğimi hissediyorum.

Eğer tek bir cümleyle fotoğrafın sizin hayatınızdaki anlamını tarif etmeniz gerekse, bu cümle ne olurdu?

Fotoğrafçılık, kayıpları anıya, tanıklığa dönüştürerek ve hayatlarımızın silinmesine izin vermeyerek bir hayatta kalma yolumdur.

Bu röportajı okuyacak sanatçılara, fotoğrafçılara ve genç gazetecilere ne söylemek istersiniz?

Sanatçılara, fotoğrafçılara ve genç gazetecilere şunu söylemek isterim; çalışmalarınıza cesaret, empati ve dürüstlükle yaklaşın. Kameranızın sadece bir araç olmadığını, aynı zamanda bir sorumluluk olduğunu unutmayın. Gerçeği arayın ama her karenin ardındaki insanlığı unutmayın. Sabırlı, alçakgönüllü olun ve en karanlık anlarda bile işinizin sesi kısılmış olanlara ses olabileceğini, aksi halde kaybolup gidecek hikâyeleri koruyabileceğini bilin. Tutkunuzu dürüstlükle taşıyın ve tanıklık etmenin sessiz gücünü asla küçümsemeyin.

Gazze’de yaşananlara sahadan tanıklık eden biri olarak, Türkiye’nin Gazze’ye yönelik insani duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu dayanışma, kuşatma altındaki insanlar için ve sizin için bir foto muhabiri olarak ne anlam ifade ediyor?

Türkiye'nin Gazze'ye yönelik insani yaklaşımı, sadece pratik anlamda değil, ahlaki ve sembolik anlamda da anlamlı bir dayanışma jesti olmuştur. Kuşatma altında yaşayan insanlar için bu acılarının görüldüğü ve dünyanın geri kalanında unutulmadıkları mesajını veriyor. Gazze'nin yanında görünür bir şekilde durmaya istekli bir ülkeden gelen yardım, destek ve tanıma, umutsuzluğun ortasında umut veriyor, ailelere hayatlarının sınırların ve manşetlerin ötesinde önemli olduğunu güvence altına alıyor. Benim için bir foto muhabiri olarak bu dayanışma çok derin bir anlam taşıyor. Türkiye, evimiz hedef alındıktan sonra ailemden hayatta kalan tek kişi olan annemi kabul etti. Ayrıca eşimi ve çocuklarımı da misafir etti. Bu cömertlik ve ilgi için derinden minnettarım. 

Kuşatma altındaki yaşamı belgeleme çalışmalarını doğruluyor ve yakalamak için çok risk aldığım hikayelerin uluslararası alanda yankı bulduğunu gösteriyor. Bu durum, devam etme kararlılığımı da güçlendiriyor.

 

Yorum Yaz