Her eserim bir duygunun temsilcisi

KÜLTÜR SANAT

50 yılı aşkındır sanat yaşamını sürdüren heykel sanatçısı ve akademisyen Prof. Rahmi Aksungur, “İlham kaynağım, yaşadığım olgular ve çevremdir. Yapıtlarım, benim yaşamımda iz bırakmış olguların ve duyguların birer temsilcisi” diyor. 

 

Geleneksel heykel sanatının sınırlarını zorlayan ve yenilikçi bir yaklaşım benimseyen eserleriyle tanınan Prof. Rahmi Aksungur, 1955’te İzmir’in Karşıyaka semtinde dünyaya gelmiş. Henüz 5-6 yaşlarında resim yapmaya başlayan Aksungur, ortaokul döneminde öğretmeni ve aynı zamanda sanatçı olan Bilal Erdoğan aracılığıyla heykelle tanışmış. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü’ne kabul edilen Aksungur, 1979 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü’nden hazırladığı diploma çalışması ile Üstün Başarı Ödülü alarak mezun olmuş. 1982 yılında aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlamış olan Aksungur, 1983 yılında Heykel Anasanat Dalı’nda sanatta yeterlik, 1994 yılında doçentlik, 2000 yılında ise profesörlük ünvanını almış. 2002-2006 yılları arasında MSGSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi’nin dekanı, 2006-2010 tarihleri arasında ise aynı üniversitenin rektörü olarak görev yapmış.  İlk kişisel sergisini 1988 yılında açan Aksungur, sanat yaşamı boyunca yurt içinde ve yurt dışında birçok karma sergiye katılmış. Sanatçının heykelleri özel ve kurumsal koleksiyonların yanı sıra Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi, İstanbul Modern, Odunpazarı Modern Müze gibi müzelerin kalıcı koleksiyonlarına dahil edilmiş. 

Aksungur, son olarak geçtiğimiz nisan ve temmuz ayları arasında İş Sanat Kibele Sanat Galerisi’nde açılan “Retrospektif” sergiyle sanatseverlerle buluşmuş, sergiyle eşzamanlı olarak hazırlanan ve Doç. Dr. Fırat Arapoğlu tarafından kaleme alınan kapsamlı katalog ise Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları etiketiyle okurların beğenisine sunulmuştu. Yurt içi ve yurt dışındaki kamusal alanlarda toplumsal hafızada iz bırakan heykellere imza atmış ve pek çok ödülün sahibi olmuş olan Aksungur bronz, ahşap ve taş gibi malzemelerle ürettiği eserlerinde, özellikle ızgara (grid) formunu hem yapısal bir araç hem de sanatsal bir ifade biçimi olarak kullanıyor. Mekân, çevre ve ölçek ilişkisini temel alarak gündelik nesneler, canlı varlıklar ve mitolojik ögelerden esinleniyor. Eserlerinde geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kuran Prof. Rahmi Aksungur’la, çocukluk ve gençlik yıllarını, heykel sanatına yönelişini ve yaratım sürecindeki ilham kaynaklarını Litros Sanat için konuştuk.

Nasıl bir evde, nasıl bir çevrede büyüdünüz? Çocukluk ve gençlik yıllarınız bugünkü sanat anlayışınızı nasıl etkiledi?

Evin tek çocuğuydum, halamın da hiç çocuğu olmamıştı. İki evin tek çocuğu olarak büyütüldüm. Ailem çok küçük yaştan itibaren beni sanatla tanıştırdı, ben de çok sevdim ve devam ettim. Tatillerde antik kentleri gezerdik, lise yıllarında Murat Artu ve Ahmet Ergülen ile yakın arkadaş olduk. Üçümüz de felsefeye merak sarmıştık. Hiç unutmam, 1970 yılında Remzi Kitabevi’nden Orhan Hançerlioğlu’nun Düşünce Tarihi kitabı yeni yayınlanmıştı. Üçümüzün birlikte okuduğu ilk kitaptı. Sonraları birçok felsefecinin kitaplarını okuduk, sabahlara kadar tartıştık. Lise yıllarını sanat ve felsefeyle iç içe yaşadım.

Heykel sanatına ilginiz nasıl doğdu? Bu alana yönelmenizi sağlayan kırılma noktası neydi?

İlkokul ve ortaokul yıllarında resim, heykel gibi alanlarda sanat denemeleri yapıyordum. Ama esas heykel sanatında kırılma noktası 1970’li yıllarda idealist bir sanat öğretmeni Bilal Bey'in okulumuzda ders vermesiyle başladı. Ona çalışmalarımı anlattım. Kilden heykeller yapıyordum, sobada pişiriyordum; çoğu patlıyor kırılıyordu. O da bana bir elmanın kalıbını aldırarak alçı döktürdü ve müdahale ettirip yaptığım heykeli eleştirmemi istedi. İlk defa öz eleştiriyi ve kalıp almayı öğrenmiş oldum.

İlham kaynağım yaşadığım olgular ve çevremdir

Heykel sizin için yalnızca bir ifade biçimi mi, yoksa daha derin bir arayışın karşılığı mı? Sanatla kurduğunuz bağ nasıl bir ilişki üzerinden ilerliyor?

Heykel çalışmak başlangıcından sonucuna kadar düşünce, duygu ve olguların uygulama süreci için değişkenlik içeren çok boyutlu bir oluşumu yaşamaktır. Bir yapıtının oluşum süreci içinde araştırmalar, deneyler yaparım. Bu oluşum zihnimde sanal olarak üç boyutlu yapılanır, diğer boyutlarının nedenini ve nasıl olması gerektiğini sorgularım.

Yaratım sürecinizde nelerden beslenirsiniz? Heykel yaparken o anki ruh haliniz çalışmalarınıza nasıl yansır, ilham kaynaklarınız nelerdir?

Tasarım süreci genellikle etkilendiğim olguların bıraktığı duygu izleriyle başlar, bu kendiliğinden oluşan bir başlangıçtır. İnsan çevresiyle iletişim içinde, sürekli değişken bir canlı, öyle ki bu değişkenlik dönüp çevresini de değiştirir. Bir yapıtı icra ederken başlangıcından durma anına kadar bu dinamik sürecin içinde doğaçlama çalışıyorum. İlham kaynağım, yaşadığım olgular ve çevremdir.

Sıklıkla hayvan figürlerine, mitolojik öğelere ve gündelik nesnelere yer veriyorsunuz. Bu imgeler sizin dünyanızda neyi temsil ediyor?

Çocukluğumdan bu yana çok çeşitli hayvanlara baktım. Bu canlılar yapıtlara da yansıyor ki gündelik nesneler de yaşamımızın kaçınılmaz parçaları. Arkeolojik yönden çok zengin bir coğrafyada yaşıyoruz, bu topraklar çok sayıda mitleri barındırıyor. Hepimiz değişik ölçülerde etkileniyoruz. Yapıtlarım, benim yaşamımda iz bırakmış olguların ve duyguların birer temsilcisi.

Mekân-insan-kütle ilişkisini ön planda tutmuştum

Nisan ayında İş Sanat Kibele Sanat Galerisi’nde açılan retrospektif sergi, izleyiciye yalnızca bir sanat yolculuğu değil, aynı zamanda bir içsel dönüşüm de sunmuştu. Siz o sergiye hazırlanırken, hayatınızın hangi dönemleriyle yeniden temas etmiştiniz?

Genel olarak baktığımda, 1990’lı yıllardan itibaren çalışmalarımda mekân–insan–kütle ilişkisini ön planda tutmuştum. O dönemde geometrik kütle yığılmasıyla organik fon karşıtlığı arasındaki oran ve etki üzerine yoğun araştırmalar yapmıştım. Heykelde ölçek üzerine düşünmeye ve bu alandaki ilk denemelerimi gerçekleştirmeye de yine o yıllarda başlamıştım. Sonraki dönemlerde ise heykel sanatının farklı boyutlarına yönelerek bu araştırmalarımı derinleştirmeye devam ettim.

Bir yandan da akademide yıllarca genç sanatçılarla çalıştınız. Bugünün genç kuşak sanatçılarında sizi umutlandıran ya da kaygılandıran şeyler neler?

Genç kuşakların hızlı öğrenme, görsel ve üç boyutlu iletişim içeriğini anlama yetisinin gelişmiş olduğunu görüyoruz. Bunu da medyanın görsel iletişim yoluyla hızlı bilgilendirme yönüne borçluyuz. Sözcüklerin ifade etmede yetersiz kaldığı bilgi ve duyguları görsel olarak edinmesini öğrenmiş olmaları, bu genç kuşaklar için umudumu artıran bir gelişme. Kaygılandıran yön ise bu yöndeki bilgi kirliliğinin aşırı artması ve trend oluşturarak beğenileri yönlendirmesi. Bu da gençlerin duru düşünme yetisini baskı altına alıyor.

Üç boyutlu programlar ve yazıcılar işimizi hızlandıran enstrümanlar

Bugünün hızla dijitalleşen dünyasında, el emeğine dayalı heykel gibi geleneksel sanat formlarının yeri sizce ne olacak? Teknolojiyle ilişkiniz ne şekilde evrildi?

Günümüzdeki üç boyutlu programlar ve yazıcılar, bence işimizi hızlandıran enstrümanlar. Tasarımlarımın uygulama aşamasında günümüz teknolojilerini kullanmak bana zaman kazandırırken form hassasiyetinin kayıplarıyla daha çok karşılaşıyorum. Genellikle çıkışları tekrar çalışıyorum. Formlar inşa edilirken heykeltıraş iki duyusunu, görme ve dokumayı birlikte kullanır. Bu iki duyu birbirini kontrol ederek doğaçlama değişkenliklerle formu oluşturur. Gözlerimiz parmaklarımızın ucundadır, biçimlere yansıtılan duygu ve düşüncelerimiz ellerimizin dokunmasıyla daha net bir şekilde ifade edilir.

Yorum Yaz