İki Roma, İki Hafıza: İstanbul ve Roma’nın Yedi Tepeli Aynası

KÜLTÜR SANAT

Zaman, mekânın ruhunu imbikten süzüp bugüne taşıyan en ulu mürşittir. Dünyanın kalbi sayılan Akdeniz havzası, asırlar boyu iki büyük hafızanın etrafında şekillendi: Biri yedi tepeli Roma, diğeri de o yedi tepeye nazire yapan, Boğaz’ın incisi, iki kıtayı kucaklayan yedi tepeli aziz İstanbul… Biri Batı’nın taş kalbi, bugünkü İtalya’nın başkenti; diğeri Doğu Roma’nın göz bebeği, Osmanlı’nın Dersaadet’i, asırların kültür sanat payitahtı İstanbul. Bu iki şehrin endamını, sokaklarının kokusunu, taşının ve suyunun ruhunu lirik bir dille ele aldığımızda karşımıza sadece iki farklı şehir değil, iki farklı medeniyet tasavvuru çıkacaktır.

Bizim lügatimizde adı İstanbul olan Doğu Roma; benim için on iki yaşın masumiyetinde filizlenen bir çocukluk aşkı, yirmili yaşların sokaklarında rüzgâr estiren o bıçkın ve delişmen gençlik sevdası... Nihayetinde bugün, hayat yolumu aydınlatan bir yoldaş, kaderime ortak bir refika ve göğsümde daima çarpan sevgili, yaşadığım her gün havasını soluduğum bir şehirdir.

Batı Roma ise benim nazarımda; bütün Avrupa sarayları, başkentleri ve şehirleri bir araya gelse dahi ihtişamının yerini asla dolduramayacakları bir azamettir. O; sanatın asaletle yoğrulduğu, mermerin dile gelip taşa ruh üflediği ve koskoca bir imparatorluk hafızasının cisimleştiği binlerce yıllık bir abidedir.

Peki, Tanpınar’ın sorduğu o gizli soruyla yaklaşsak bu iki dev aynasına: Roma zamanı nasıl yaşar, İstanbul zamanı nasıl unutur?

Roma’nın yedi tepesi (Aventinus’tan Quirinalis’e), Tiber Nehri’nin doğusunda, adeta kendi içine dönük, toprağa ve taşa kök salmış bir surlar bütünüdür. Burası, sabahın erken saatlerinde nemli taş duvarlar arasından yükselen çam kokularıyla, meydanlardaki kiliselerden yankılanan metalik çan sesleriyle uyanır. Roma’da her tepe, gücünü sarayların heybetinde, forumların sütun dizilerinde saklayan taştan birer kaledir.

İstanbul’un yedi tepesi ise (Sarayburnu’ndan Edirnekapı’ya) denizi, rüzgârı ve bulutları selamlamak için sıraya dizilmiş birer seyir terasıdır. Roma’nın o içine kapanık kuru toprağına inat, İstanbul’un tepeleri Haliç’in, Boğaz’ın ve Marmara’nın lacivert sularına, lodosun getirdiği tuz kokusuna bakar. Roma’da tepeler şehri birbirinden ayırıp sınır çizerken, İstanbul’da tepeler suriçinin kalbini göğe doğru yükseltir. Akşamüstü sis çökerken Haliç’e, tepelerdeki o muazzam mabetlerin etrafında martı çığlıkları yükselir; ıhlamur ve servi kokuları akşam ezanının sarsıcı ahengine karışır. Her bir tepenin zirvesi, semaya çizilmiş eşsiz bir siluettir.

Roma’ya adımınızı attığınızda sizi karşılayan şey, azametli ve köşeli bir taş kültürüdür. Kolezyum’un devasa sütunları, Pantheon’un göğe meydan okuyan kubbesi, Batı’nın o muktedir, rasyonel gücünü fısıldar. Roma, mermere kazınmış bir güç gösterisidir. Adım başı bir heykel, her meydanda fıskiyeli barok bir çeşme karşılar sizi. Ünlü Alman edebiyatçı Goethe, bu büyüleyici taşa ve tarihe hayranlığını boşuna şu sözle kaydetmemiştir: "Roma'yı görmüş olan biri için mutsuz olmak mukadder değildir, çünkü bu şehir insanın ruhunu büyütür."

İstanbul ise suyun, ışığın ve kubbelerin şehridir. Doğu Roma, Ayasofya ile mimaride bir devrim yapmış; taşın o ağır yükünü gökyüzüne asılıymış gibi duran bir kubbe ile hafifletmiştir. İstanbul’un silueti dikey ve keskin değil; dalgalı, yumuşak ve göğe doğru yükselen minarelerle kubbelerin o eşsiz ahengiyle bezenmiştir. Osmanlı, bu mirası devralıp onu İslam estetiğiyle harmanladığında ortaya bambaşka bir dünya çıkmıştır: Roma’nın heykellerle süslü meydanlarına karşılık, İstanbul’un dar sokak aralarında ahşap evlerin dinginliği, meydanlardaki camilerin duvarlarına yapılmış adeta birer saray gibi görünen kuş evleri, çeşme kitabeleri ve hat sanatının zarafeti yer alır. Fransız şair Lamartine bu zarafeti gördüğünde dünyayı tek bir bakışa sığdırmak istemiş ve "Dünyaya bir kez bakmak imkânın varsa, sadece İstanbul'a bak" demiştir.

Şehirleri sadece abideler değil, o abidelerin gölgesinde yürüyen insanlar var eder. Roma, bugün bir açık hava müzesi disipliniyle yaşar. "La Dolce Vita" (Tatlı Hayat) felsefesiyle yoğrulmuş Romalılar için hayat; dar sokaklardaki taş binaların gölgesinde, antik bir meydanda yan yana dizilmiş masalarda akşam üstü espressosunu içen, elindeki gazeteyi katlayıp meydandan geçenleri izleyen yaşlı adamların dinginliğidir. Roma, geçmişi bir vitrin gibi korur ve o dondurulmuş zamanın içinde ağır adımlarla yürür.

İstanbul ise durağanlığı sevmez; o, akan ve kabına sığmayan bir nehirdir. İstanbul’da hayat; Eminönü’nde yükselen taze çekilmiş kahve ve baharat kokuları, Kapalıçarşı’nın asırlık esnaf selamlaşmaları, Süleymaniye’de sabah namazı çıkışı ulu bir çınar ağacının altındaki çay ocağında tüten duman demektir. İstanbul, Boğaz vapurunun arkasından fırlatılan bir simidin peşinden koşan martıların sesidir; kış geceleri sokak aralarından yükselen "Bozaaa!" nidası, Ramazan’da sahur vaktinin o tatlı telaşıdır. Roma’da hayat meydanlarda toplanıp sergilenirken, İstanbul’da hayat mahallede, çınarlatı kahvelerinde, komşunun penceresinde filizlenir. Roma ne kadar planlı ve gururluysa, İstanbul o kadar doğaçlama, cefakâr ve insanının omuzlarına yaslanan bir dost gibi vefakârdır.

Batı Roma’nın varisi olan bugün İtalya’nın başkenti Roma, Hristiyanlık dünyasının katolik kalbi vasfıyla ruhani ve kurumsal bir nizamın merkezidir. Kültürü, antik pagan geçmişiyle Hristiyanlığın rasyonel bir sentezidir.

İstanbul ise sentezlerin de ötesinde, her rengi kendi potasında eriten muazzam bir terkibin şehridir. Doğu Roma burada Ortodoks dünyasının merkezini kurmuş, ardından gelen Osmanlı ise bu mirası yok etmek yerine korumuş, üzerine adalet ve hoşgörü şemsiyesini açmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın şehre girdiği an, Doğu Roma’nın bittiği değil, onun ruhunun Doğu-İslam harcıyla yeniden yoğrulduğu andır. İstanbul; sinagogun, kilisenin ve caminin aynı sokakta komşuluk ettiği, kozmopolit yapısını asırlarca korumuş bir cihan devletinin bakiyesidir. Belki de bu yüzden kendiside aslen bir İtalyan kökenli olan Napolyon Bonapart o jeopolitik ihtişamı tek cümlede özetlemiştir: "Dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti mutlaka İstanbul olurdu."

Roma, asil bir ihtiyar gibi geçmişinin görkemli hatıralarına tutunarak, mağrur ve sakin bir edayla İtalya’nın kalbinde yaşamaya devam ediyor; taşın estetiğini zirveye taşıyan, düzenin ve tarihin şehri o... İstanbul ise, ne tam Doğulu ne tam Batılı; her iki dünyayı da sinesinde eritmiş, asırlardır yorulmamış genç bir hakan gibidir.

Roma, insanı tarihin içinde yürütür; İstanbul ise tarihin insanın içinde yaşamaya devam ettiğini hissettirir. Bu yüzden Roma'yı gezenler büyük bir medeniyetin izlerini görür, İstanbul'u yaşayanlar ise hâlâ nefes alan bir medeniyetin kalp atışlarını duyarlar. Belki de yedi tepe, yedi medeniyet katı ve yedi insan hâliyle bu iki şehir, dünyanın hafızasını omuzlarında taşıyan iki kadim payitaht, insanlığın hiç bitmeyecek o ebedî yolculuğudur.

 

Yorum Yaz