Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yazar, gazeteci, arkeoloji ve sanat tarihçisi Emine Çaykara: “Ben İstanbul’u içine doğduğum canlı bir karakter olarak görüyorum. Boğaziçi’nde, Emirgan’da doğdum ve Boğaz’daki gün doğumunun büyüsünün bambaşka olduğuna inanırım. Şu an bunu anlatırken bile tüylerim ürperiyor, bunu bir ayrıcalık taslamak için söylemiyorum, Boğaz’ın kendisi ve İstanbul’un o suyla çerçevelenmiş bütünlüğü edebiyatta da karşılık bulmuştur.”
Yazar, gazeteci, arkeoloji ve sanat tarihi eğitimleriyle benzersiz bir entelektüel birikimi hayatına sığdıran, Türkiye'nin kültür hafızasında nehir söyleşileri ve derinlikli araştırmalarıyla çok özel bir yere sahip olan Emine Çaykara ile İstanbul’u yaşamayı ve yaşatmayı konuştuk. İsviçre günlerinden, resim tutkusundan, Suriçi’nin şifa veren silüetine uzanan bu ufuk açıcı sohbette, çağın hızına inat durmayı, hissetmeyi ve en önemlisi şehri dinlemek için susmayı tercih eden çok yönlü bir portre sizleri bekliyor.
Çok yönlü bir mesleki yaşamınız var; yazar, gazeteci, arkeolog ve sanat tarihçisi... Bu kadar çok çalışmayı, bu kadar farklı alanı yaşamınıza nasıl sığdırdınız?
Merak en önemlisi, her şeyin başı o. Hayat hepimizi değişik şekillerde yönlendiriyor, şüphesiz seni de yönlendirecektir. İnsan ilgi alanlarının peşinden gidince ve hayatın o tatlı sürüklemesine izin verince bir bakıyor ki pek çok şey birikmiş. Aslında biraz fazla hatta çok çalışmışım, çeşitli alanlarda bulunmuşum. Bunun temelinde de o bitmek bilmeyen merakımın, öğrenme arzumuzun ve özellikle tarih ile kültür alanındaki hassasiyetlerimin etkisi olduğunu düşünüyorum.
Yaşam öykünüze baktığımızda, sanata olan ilk tutkunuzun aslında resim olduğunu görüyoruz. Ancak resmi akademik bir eğitimle taçlandırmak yerine rotanızı arkeolojiye çevirmişsiniz.
Bizim zamanımızda akademide, artık bir şehir efsanesine dönüşmüş olan “torpil geçiyor” algısı çok baskındı. Ben de resmi çok seven ve o yaratım sürecinde kendi dünyasında kaybolmayı tercih eden biri olduğum için o dönem üzerine gitmedim.
Tam o sırada, hayatın karşımıza çıkardığı dönüm noktalarından biri yaşandı ve Fransızca öğrenmek için İsviçre’ye, Lozan’a gittim. Babamın, çocukların eğitimine bütçe ayırma konusunda her zaman çok net bir yaklaşımı vardı, en güvenli ülke diye beni oraya gönderdi. O dönemde oradaki akademiye de başvurdum. Bana, “Yaptığın resimleri getir, dil sınavıyla başlayabilirsin,” dediler. Yaşım henüz 16-17, içimdeki o resim aşkı öyle büyüktü ki evde gece gündüz çalışıyordum. Resimleri götürdüm, dil sınavı aşamasına geldik. Fakat babam, “Burada da aynı eğitimi alabilirsin, geri dön, henüz çok küçüksün,” deyince peki dedim ve döndüm. Sonrasında bir yakınım, “Dilin var, neden arkeoloji yazmıyorsun?” dedi. O dönemde arkeoloji dil puanıyla öğrenci alıyordu, “Yazayım o zaman,” dedim.
Tabii o yıllar Özal dönemiydi, yurt dışına dövizle öğrenci göndermek oldukça kısıtlıydı, babam ancak belirli bir miktar para yollayabiliyordu. Ben yine de o süreçte hem özel kursa devam etmiş hem de Lozan Üniversitesi’nde Fransız Dili ve Edebiyatı okumuştum.
İstanbul’a karşı sevginiz şüphesiz… “İstanbul’u Yaşamak ve Yaşatmak” da sizin için âdeta bir parola. İstanbul nasıl yaşanır ve yaşatılır?
İstanbul’u yaşamak, karşımızdaki insanı yaşamak gibi. Ona nasıl dikkatle bakıyor, sözlerini dinliyor, değer veriyor ve saygı gösteriyorsak şehre de öyle yaklaşmalıyız. İstanbul her şeyden önce hissedilerek, duygularla yaşanır, hisler çok mühimdir. Fakat sadece duygu da yetmez. İnsan ilişkilerinde de öyle değil midir? Sevdiğinize ilgi gösterir, onu merak eder, öğrenir ve tanımak için çabalarsınız.
Ben İstanbul’u içine doğduğum canlı bir karakter olarak görüyorum. Boğaziçi’nde, Emirgan’da doğdum ve Boğaz’daki gün doğumunun büyüsünün bambaşka olduğuna inanırım. Şu an bunu anlatırken bile tüylerim ürperiyor, bunu bir ayrıcalık taslamak için söylemiyorum, Boğaz’ın kendisi ve İstanbul’un o suyla çerçevelenmiş bütünlüğü edebiyatta da karşılık bulmuştur. Örneğin tam bir Göksu hayranıyım, orayla ilgili 16. 17. ve 18. yüzyıllarda neler yazılmış, hep araştırırım. “Gönül çelen şahane bir mekân”, “aşk vadisi”, diyor bir 16. yy. şairi. İstanbul’u gerçekten hissedenler ona her zaman farklı bakmış, onun tadını çıkararak yaşamıştır. Bu şehri yaşamak için çok paraya değil, derin bir duyguya ihtiyaç var. Bir de şehri dinlemeyi, ona ses vermeyi bilmek gerek.
Çağımız artık her şeyi anında, hızla “bilmek” üzerine kurulu ve bu beni çok rahatsız ediyor. Ben her şeyi bilmek istemiyorum. Aşırı bilgi zihinsel bir yük de getirebilir, ben hissetmeyi, bakmayı, anlamayı ve anlamaya çalışmayı tercih ediyorum. Dolayısıyla yaşamak için illa çok bilgi gerekmiyor, en çok his gerekiyor. Ve en önemlisi, susmayı bilmek... İnsanlar hiç susmadan, dur durak bilmeden İstanbul’u tüketmeye çalışıyorlar. Ben mesela gezerken çok konuşan insanlarla yürüyemem, o zaman sadece yanındakini dinliyorsun, şehri kaçırıyorsun. İstanbul, her ne kadar tahrip edilmiş olursa olsun, insanla bağ kuran bir şehir. Bir Boğaz turu yaptığınızda o yeşillikler, tarihi yapılar ve kat kat birikmiş geçmişin izleri size bunu hemen hissettirir. İnsan sevdiğini yaşatmak ister, bu yüzden bu kültürel mirasın ne kadar özel olduğunu görmek ve onu yaşatmak benim için çok kıymetli. İstanbul bana göre coğrafi kıvrımlarıyla, dokusuyla, Boğaz’ı, Haliç’i ve semtleriyle eşsiz, yüksek ruhlu asil bir kadın karakterdir.
“İstanbullu” kime denir? İstanbullu olmanın kriterleri var mıdır?
Hazırladığım İstanbullu programının ilk bölümünde de bu konuyu uzun uzun anlatmıştım. Bana göre İstanbullu olmak için illa burada doğmuş olmak ya da nesiller devretmek gerekmiyor. Çünkü burası doğası gereği kozmopolit bir merkez, Roma İstanbul’u da, Osmanlı İstanbul’u da, Fatih’le birlikte inşa edilen Türk İstanbul’u da hep çok kültürlüydü. Bu kadar kozmopolit bir şehirli kimliği için homojen, tek tip kriterler sunamayız. Ancak tarih boyunca da şehrin o estetik dokusunu korumak için gelip yerleşmeyi kontrol eden sistemler kurulmuş, Bostancıbaşılar görev yapmış, enteresan bir kefaret sistemi uygulanmış. Bir ev boşaldığında dışarıdan bir akrabanın gelebilmesi için ona kefil olunması gerekirmiş.
Biz ailece; ben, babam, babaannem ve onun babası olmak üzere dört kuşak İstanbulluyuz. Halil İnalcık hocama bu soruyu sorduğumda İstanbullu olmayı, konuşulan dille, dile olan hakimiyetle, kültürle ve görgüyle açıklamıştı. Bir imparatorluk merkezi ve aranan bir marka şehir olduğu için Roma’da da Osmanlı’da da her zaman entelektüel bir ağırlığı vardı. Dolayısıyla buraya gelen insan saygı ve sevgi çerçevesinde şehirle bütünleşebiliyorsa, bana göre İstanbulludur. İnsan kendini bu şehre ait ve İstanbullu hissediyorsa ne mutlu ona… 19. yüzyılda burada yaşayanlar nerede ne güzellik var çok iyi bilirlerdi, bizim de bu hafızayı taşımamız gerekiyor. Genellemelerden hoşlanmam ama şehirli olmak, şehrin imkânlarının tadını incelikle çıkarmayı gerektirir. Tarihi ve kültürel şehirlerde her yere arabayla, kapının önüne kadar gitmeye çalışmak bir görgü sorunudur ve şehirle olan ilişkiyi zedeler. İstanbul’u gerçek anlamda yaşayan biri o vapura binmeden edemez, toplu taşımayı kullanır. Şehrin minik imkânlarla bile keşfedilecek o kadar çok köşesi var ki... İstanbulluysak nerede, ne güzellik var bilmemiz, en azından bilmeye gayret etmemiz lazım. Ben hâlâ öğrenmeye çalışıyorum; “İstanbul’u tamamen biliyorum,” diyen biri varsa da yanılıyordur, tarihi ve kültürel anlamda öyle kolayca tüketilecek bir şehir değil burası. Gerçek bir İstanbullunun şehirle ilgili bir varoluşsal sancısı, bir ispat çabası yoktur. Hayat mücadelesi, para kazanma kaygısı hepimizin ortak derdi elbette ama İstanbul’la bağlantılı bir kimlik bunalımı yaşamazlar. İstanbul zaten bizim içimizdedir, biz de onun içinde akar gideriz. Şehri bir statü nesnesi, suni bir özentilik ya da ulaşılamaz bir mit hâline getirmeye çalışmak bana doğru gelmiyor, buna gerek yok, bu bir nevi komplekstir.
Bizim coğrafyamızın her köşesi o kadar zengin ki... O yerel kültürlerin derinliğine indiğinde karşına muhteşem hikâyeler çıkıyor. İnsan önce kendi kökleriyle, doğduğu memleketle, büyüdüğü mahalleyle barışmalı ve oraya ait hissetmeli. Esas kıymetli olan bu bence. Herkes illa İstanbullu olmak zorunda değil ki.
İstanbul’u daha iyi tanımak, onun ruhuna nüfuz etmek için bizlere neleri okumamızı önerirsiniz?
Vallahi kesinlikle Refik Halit okunmalı, onun kitaplarında şahane bir İstanbul var, çok severim. Tanpınar elbette, Ahmet Rasim, Abdülhak Şinasi Hisar. Hisar’ın Boğaziçi Mehtapları mutlaka okunmalı. Ben o kitabı okuduğumda âdeta kendimi buldum ve hayran kaldım, Boğaziçi’nde yaşama duygusunu, doğasını, insan ilişkilerini o kadar zarif anlatır ki... Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’unu okusunlar, bugünün Türkiyesi’ni ve İstanbul’unu anlamak için de eşsiz bir dönem romanıdır. Sahaflarda denk gelinirse mutlaka alınması gereken bir diğer kitap da Loksandra’dır. Bir Rum ailenin İstanbul’daki ev içi yaşamını, mahalle bağlarını ve mutfak kültürünü öyle güzel aktarır ki beni derinden etkilemişti. Tabii ki hatıratlar çok kıymetli. Reşat Ekrem Koçu’nun o nevi şahsına münhasır, muazzam tarzıyla kaleme aldığı İstanbul Ansiklopedisi’ni, oradaki satır arası karakterleri okumak şart.
İstanbul’u yaşarken bir gününüz nasıl geçer? En sevdiğiniz yerler nerelerdir, bize nasıl bir gezi rotası önerirsiniz?
Zor soru, rota çok. Beni en çok Suriçi çeker, sadece orada bulunmak için bile yollara düşerim. Tarihi Yarımada ve Topkapı Sarayı, İstanbul’la o en mahrem, en özel bağı kurduğum yerlerdir. Şehrin neresinde olursam olayım, kafamı çevirip o Adalet Kulesi’ni görmek beni her zaman dinginleştirir. Zaten eski seyyahların da trenle ya da deniz yoluyla şehre ilk geldiklerinde en büyülendikleri silüet orasıdır.
Sultanahmet’te, Süleymaniye’de, Anadolu Hisarı’nda olmak ruhumu dinlendirir, bazı yerler beni resmen çağırır. Bu sene çok ağır, ateşli bir hastalık geçirdiğimde, ki üçüncü gündü sanırım, tek istediğim şey bir tramvaya binip Sultanahmet’e gitmekti. Giyindim kuşandım, tarihi yarımadayı tepeden kucakladığım bir yerde kahve içtim. İnanın o an bana hiçbir masaj, terapi vb. o kadar iyi gelemezdi, o atmosferin ruhumda yarattığı şifayı tarif edemem.
Beyazıt’taki Çorlulu Ali Paşa Medresesi, ta üniversite yıllarımdan beri gittiğim bir yerdir. Eski İstanbulu yakalamak nimet benim için. Her şeye rağmen! Yer çok aslında. Süleymaniye çevresi ne yazık ki bugün inşaatların ve araç istilasının gölgesinde kalmış durumda ama yine de kendimi iyi hissettiğim gizli köşelerim var, oralarda oturup İstanbul’la baş başa zaman geçiriyorum.
Yorum Yaz