Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Çoğumuzun uzaktan seyretmekten zevk aldığı ve fakat asimetrisine şaşırdığımız bir yapı olan, Karaköy Palas artık herkesin ziyaretini “mümkün” kılan bir merkez haline geldi. Yeniden işlevlendirilen ve böylece kültür sanat alanında halka kazandırılan bu mekan, mimarı ve yüzyılı aşkın tarihi ile bize neler söylüyor?
Giulio Mongeri ile İstanbul mimarisinde rönesans
İstanbul’un mimari çehresi, 16. yüzyılda Mimar Sinan ile ulaştığı zirvenin ardından en köklü değişimlerinden birini 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında yaşar. Saray mimarı Sarkis Balyan’ın gotik ve barok dokunuşlarının Osmanlı ruhuyla harmanlaması, Raimondo D’Aronco’nun İstanbul’u Art Nouveau ile tanıştırması bu sürecin köşe başlarıdır.
1900’lere gelindiğinde İstanbul’dan Ankara’ya uzanan çizgide çok daha yerli ve milli bir uyanışın izlerini görürüz. Bu izlerin sahibi, 1873’ de Osmanlı topraklarında doğmuş Giulio Mongeri’dir. Babası Türk psikiyatri tarihinde önemli bir yere sahip İtalyan asıllı Luigi Mongeri’dir. Giulio Mongeri, 9 yaşında babasını kaybettikten sonra annesi ve kızkardeşi ile birlikte Milano'ya dönerler. Şehrin kültür ve sanat hayatında etkin kişiler olan amcalarının yanında Brera Güzel Sanatlar Akademisi'nde devam eder . 1892'de Akademi'nin Mimarlık Yüksekokulu'na kayıt olur. Öğrencilik yıllarında fotoğrafçılıkla da ilgilenir. Daha sonra bu ilgisi ona hayatını değiştirecek bir rota çizer.
İstanbul'da yaşayan annesini ziyaret etmek üzere 1897'de Türkiye'ye döner. Ankara ziyaretlerinde dönem için belge niteliği taşıyan fotoğraflar çeker; Illustrazione Italian adlı bir İtalyan dergisinde Ankara gezisi hakkında bir yazı dizisi yayımlanır. Bu süreçte serbest mimarlık yapmaya da devam eder.
1907'de İtalyan Büyükelçiliği mimarı olarak görevlendirilir dört sene sonra da 1911 yılında Osmanlı Bankası’nın resmî mimarı olur. Sonrasında İstanbul’da bildiğimiz onlarca yapıya imzasını atar; St, Antuan Katolik Kilisesi , Maçka Palas, Bulgur Palas, Taksim Cumhuriyet Anıtı Kaidesi ve Mongeri Evi olarak da bilinen Bozlu Holding Binası bunlardan birkaçıdır.
Osman Hamdi Bey’in referansıyla 1909 yılından itibaren Sanâyi-i Nefîse Mektebi’nde hocalık yapmıştır.
Mongeri, Mimar Kemalettin ve Vedat Tek ile birlikte "Birinci Ulusal Mimarlık Akımı"nın öncülerinden biri olarak, Batı’nın tekniğini Osmanlı ve Selçuklu’nun estetik kodlarıyla buluşturmuştur. "Milli Mimari Rönesansı" olarak adlandırılan bu akım, sadece taş binalar değil, bir kimlik inşa etme gayreti olarak nitelendirilir. İşte Karaköy Palas, bu gayretin İstanbul siluetindeki en karakteristik örneklerinden biridir.
Karaköy: Ticaretin nabzından sanatın kalbine
Karaköy Palas’ın yükseldiği yer rastlantısal değildir. 15. yüzyıldan bu yana Marsilya ve Venedik gibi Akdeniz limanlarıyla yarışan Galata ve Karaköy bölgesi, imparatorluğun dünyaya açılan kapısıydı. Üretim, ticaret ve dağıtım zincirinin kalbi burada atıyordu. 18. yüzyıldan sonra bu ticari yoğunluğun Karaköy’e odaklanması, bölgeyi gayrimüslim halkın ve levantenlerin ekonomik etkinliğinin merkezi haline getirdi. Mongeri, 1920 yılında Karaköy Palas’ı tamamladığında, aslında bu ticari devinim için bir "saray" inşa etmişti.
Karaköy Palas, dört katlı uzun taş gövdesiyle bir "palazzo" tipolojisindedir. Cephesindeki klasik Bizans motifleri, bitki kabartmaları ve neo-Bizans ögeleri binaya sadece bir banka binası ağırlığı değil, aynı zamanda tarihsel bir derinlik kazandırıyor. Asimetrik çıkıntıları, cumbaları ve balkonlarıyla bina, Mongeri’nin hem İtalyan köklerini hem de Anadolu mimarisini çağrıştırıyor . Mongeri bu binayı öylesine benimser ki, inşaat bittikten sonra kendi çalışma ofisini de buraya taşımıştır.
"Mümkün" olan: KÜME Vakfı ve yeni işlev
Uzun yıllar Yapı Kredi ve Halk Bankası gibi finans şirketlerine ev sahipliği yapan bina, bugün KÜME Vakfı’nın dokunuşuyla bambaşka bir kimliğe büründü. Baykar’ın katkılarıyla satın alınarak halkın istifadesine sunulan Karaköy Palas, artık bir ticaret merkezi değil, kültürel ve düşünsel bir merkez. Vakfın iki temel projesi olan ArtıKÜME ve ODAK, "Mümkün" başlığı altındaki ilk sergisiyle bu tarihi mekanda hayat buldu.
Açılış konuşmasında KÜME Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Selçuk Bayraktar’ın şu sözleri, binanın yeni misyonunu en güzel şekilde özetliyor: "Makinelerin insanı taklit ettiği bir çağda, Karaköy Palas gibi hafıza mekanlarının "gönül ihya etme" gayesiyle açılması, şehrin kültürel sürekliliği adına paha biçilemez bir adımdır. Makinaların bu istilasına karşı, bizi insan kılan en güçlü sığınaklarımızdan biri sanattır ve sanat, bu kusursuz nizamın en zarif görüntüsü, madde ile Yaradan arasına çekilmiş o gizemli, narin tüldür.”
Yeni işlev yeni nefes
Karaköy Palas, doğası gereği "madde"nin (finansın, ticaretin, paranın) merkeziydi. Teknoloji ve savunma alanındaki bir vakfın bu binayı bir sanat alanına dönüştürmesi aslında oldukça manidar. Bu çağın maddeci ve makineleşen yapısına karşı, insan ruhunu merkeze koyan devrimsel bir duruş sergiliyor.
Sergiler bize genelde "olanı" gösterir. Ancak vakfın "Mümkün" başlığını seçmesi, bir vaat çağrısı. Gerçekleşmemiş ihtimallere, yeni yeteneklere (ArtıKÜME projesi ile) ve sanatın araştırma sürecine odaklanması, sanat dünyasına şu mesajı veriyor: "Biz sadece bitmiş ürünün değil, o ürünü var eden 'imkânın' yanındayız. O ürünü meydana getiren kavramı da destekliyoruz” Bu, statükocu sanat anlayışına karşı bir başkaldırı ve uyanıştır. Düşünüyorum ki bu tavır projelerini hayata geçirme fırsatı yakalayamamış sanatçılar için ümit kaynağı olacaktır. Bu vizyoner bir bakış ile , batıyı taklit eder eserlerden kurtulup geçmişin izleriyle yeleceği inşa edecek çağdaş işler ortaya çıkacaktır.
ArtıKÜME Seçkisi
“Mümkün" sergisi, sadece bir sergi ziyareti değil. Kimi zaman Karaköy’ün sesleri arasında beklenmedik bir anda Gazze manzaralarına tanık oluyorsunuz , kimi zaman “Şuhun Gemisi” eseri ile , ham maddesi gerçek deri olan , kalıplaşmış suretlerin kahkahasına ve alayına maruz kalıyorsunuz. Mekanın kasa ve arşiv odalarının yer aldığı bölümde ise kendinizle bir karşılaşma yaşıyorsunuz. Projeksiyon makinası ile yansımanızın üstünde bir soru;
“Gördüğün seni geride bırakıp, ötesine geçebilir misin?” ve bir yönerge ; “Şimdi elinle kendini silip dönüşümü başlatabilirsin.” Ziyaretçi kendini sildikçe kodlar ve piksellerin dünyasında, ‘henüz isimsiz’ bir varlık olarak yeniden beliriyor. Alışık olduğu görüntüsünden çıkan insan, bu teknolojik ve sanatsal dijitalleşme içinde kendi öz benliğini koruyup koruyamayacağını sorguluyor. Finansın kasasında, insanın kendi ruhunu arama çağrısı...
Sonuç Yerine
Karaköy Palas, Mongeri’nin masasında bir çizimdi sonra banka vezneleri ile bir finans kalesi haline geldi şimdi ise “mümkün" olanın peşinden koşan herkese kapılarını açıyor. 17 Haziran’a kadar ziyaret edilebilecek olan seçki, sadece bir sergi ziyareti değil; İstanbul’un ticaretle örülü geçmişinden sanatla şekillenen geleceğine bir yolculuk.
Yorum Yaz