“Kurumlar odaklarına belli sanatçıları almış durumda”

KÜLTÜR SANAT

Sanatçı ve akademisyen Ferhat Özgür ile Litros Sanat’ın yeni sayısında sanat üzerine kişisel deneyimlerinden hareketle bir söyleşi gerçekleştirdik: “Türkiye’de zaten sayıları üç beş olan kurumlar odaklarına belli sanatçıları almış durumda. O odağın dışındaysanız nerede ne sergilediğinizin de pek bir önemi kalmıyor. Birçok kurumun aktörlerinin belli odaklar dışındaki sergileri gezdiğinden bile emin değilim. Kurumlar galerilerden farklı çalışmalı.”

Sanat alanında farklı türden deneyimlere sahip olan, bu alanın hem üretici hem de kuramsal tarafında kendine yer edinen akademisyen ve sanatçı Ferhat Özgür, Litros Sanat’ın yeni sayısında sorularımızı içtenlikle yanıtladı. Türkiye’deki sanat eğitiminden sanatçılar arası ilişkilere, küratörlüğün aslında ne olduğundan Türkiye’deki sanat kurumlarının çalışma şekline, sanat ortamımızdan dahasına dair pek çok konuda sorularımızı yanıtlayan Özgür, sanatın kendisi için ne anlama geldiğini ise şu sözlerle özetledi: “Daha iyi ve özgür bir dünyanın olabileceğini öneren her türlü yaratımı sanat olarak görüyorum. Sanatı öncelikle sınırsız deneyimler alanı olarak görüyorum. Protesto amaçlı sokak eylemlerinden, faydacılık esaslı katılımcı uygulamalara kadar her şey sanat. Tanımı kişiden kişiye değişen binlerce sanat tanımının tümünü de sanat olarak tanımlamak gerekiyor.”

SANAT, MÜZİK VE SİNEMA ARASINDA KARAR VEREMİYORDUM

Sanata ilk olarak ne zaman ve nasıl yöneldiniz? Bu yönelişte neler etkili oldu ve nasıl bir süreçti?

Lise yıllarımdayken sanat, müzik ve sinema arasında karar veremiyordum. Lisedeyken Gazi Üniversitesi’ndeki atölye derslerine dışardan konuk öğrenci olarak gidip geliyordum. Oradaki atölye ortamını görünce yapacağım şeyin sanat olduğuna kesin karar vermiştim. Resim sehpalarının başında önlüklerini giymiş ressamlar, tiner kokusu, boyalar ve fırçalar beni tetiklemişti. Ama bizim okuduğumuz yıllar 1980’ler... Daha ortada sanatçı kataloglarının bile olmadığı yıllar. Çözülmenin başlayacağı 90’lı yılların ortalarına kadar çağdaş sanat bugünkü meşruluğunu kazanmamıştı Türkiye’de. Zaten benim de bu alanda kendime yer edinme çabam 90’larda; bu süreçteki UPSD Genç Etkinlik, Habitat, Günümüz Sanatçıları gibi sergilere katılımımla başlıyor. 

“ÜSLUPLU” OLMA TAKINTIM HİÇ OLMADI

Sanat pratiğinizi bizimle paylaşır mısınız? Üretimleriniz daha çok hangi disiplin ya da üretim tekniği etrafında bir araya geliyor?

Resim okudum ve ondan hiç kopmadım ama Türkiye ve yurt dışı etkinliklerdeki katılımım ağırlıklı olarak video, enstalasyon ve fotoğraflar üzerine temelleniyor. Okudukça ve baktıkça tek bir alanın kendime yetmeyeceğini fark ettim. Gözlemlediğim gerçekler hangi tekniğe ihtiyaç duyuyorsa o alanda üretiyorum. Fakat bir farkı da belirteyim, teknik ne olursa olsun yöneldiğim temalar gereği üslubum da değişebiliyor. Başlangıçtan beri üsluplu olma takıntım olmadı hiç. Üslubu olanlara bir diyeceğim yok. Kanımca benim bu dağınık halim en çok sanat tarihçilerinin başına dert açacak. 

KURUMLAR ODAKLARINA BELLİ SANATÇILARI ALMIŞ DURUMDA

Yurtdışında birçok önemli kurumda kişisel projeleriniz ve grup etkinlikleriniz oldu. Bunlar arasında İstanbul, Berlin ve Busan bienallerinin yanı sıra, MoMA PS1, Michigan Üniversitesi Müzesi, Danimarka Ulusal Sanat Müzesi vb. gibi prestijli kurumlar var ama Türkiye’de sizin bir retrospektif serginizin zamanı çoktan geldi diye düşünüyorum. Neden böyle bir serginizi göremiyoruz?

Bunu kurumlara sormak lazım. Bir sanatçının bütün deneyimini toplu olarak görebileceği yegane alan retrospektif sergidir. Katıldığım grup sergilerindeki işlerin bir araya geldiğinde yaratacağı etkiden şüphem yok ancak Türkiye’de zaten sayıları üç beş olan kurumlar odaklarına belli sanatçıları almış durumda. O odağın dışındaysanız nerede ne sergilediğinizin de pek bir önemi kalmıyor. Dış sergilerde gösterilen birçok iş Türkiye’deki kurumlarda gösterilmedi. Genelde ilgisizlikle ilgili. Birçok kurumun aktörlerinin belli odaklar dışındaki sergileri gezdiğinden bile emin değilim. Kurumlar galerilerden farklı çalışmalı.

SANATÇI DA SANATÇININ KURDUDUR

Türkiye’de sanatçılar arasındaki ilişkilerde gördüğünüz aksamalar var mı, önerileriniz olabilir mi?

Birbirlerini sevmeyenler birbirlerinin sergilerini görmüyorlar ve kitaplarını okumuyorlar. Nefretten ve hava atmadan duyulan bir yok sayma hazzı, kültür demiyorum, sanatçının mevcut konumunu etkiliyor. İnsan insanın kurduysa sanatçı da sanatçının kurdudur. Duygusal salınımlara yenik düşmüyorum ve sanata değer verdiğim için sergileri geziyorum. 

KÜRATÖRLÜK SANAT TANIMINA YENİ BİR TANIM EKLEME DENEYİMİDİR

Bir de küratörlük tarafınız var… Küratörlüğün size göre doğru tanımı nedir? Küratör kimdir? Peki, sizin kürasyon ve küratörlük anlayışınız nedir?

Küratörlük hiçbir zaman “Ben de küratörüm” diyerek dâhil olduğum bir alan olmadı. Bana gelen bir öneri olduğunda küratörlüğü şartlar çerçevesinde kabul ediyorum. Bu alana da bir sanat üretimi gibi bakıyorum. Bir sergiye bir bağlam içinde yerleştirdiğim tüm işleri kendim yapmış gibi hissediyorum. Sonra bazı gençlere alan açmak, onları kendini kanıtlamış sanatçılarla yan yana sergileyerek onlar için bir özgüven oluşturmak. Ugo Rondinone bir söyleşimizde şöyle demişti: “İlk kez bir işimi Sigmar Polke ile aynı sergide gördüğüm heyecanı hala unutamıyorum.” Küratörlük bir sergi aracılığıyla sanat tanımına yeni bir tanım ekleme deneyimidir. 

ARTIK HERKES KÜRATÖR!

Ülkemizde ve dünyada bu tanım doğru algılanıyor mu, doğru uygulanıyor mu? Ülkemiz dünyadan bazı noktaları itibariyle ayrılıyor mu, nasıl?

Özellikle son yirmi yıldır küratörlük öyle bir geçerlik kazandı ki, bunun doğrusu yanlışı nedir artık kimse karar veremiyor. Terimin içeriği, başlangıçta onu ortaya atanların derinliğinden çıktı. Artık herkes küratör. Sanki bir serginin küratörlü olması şartı var. Havalı bir mesleğe dönmüş gibi bir algı oluştu. İşte bu çok yanlış. Bir sergide, işini ciddiye alan küratörlerle, sırf bu etikete sığınarak sergi yapanlar arasındaki nitelik farkı kendini hemen belli eder. Doğru nokta burada yatıyor. 

GALERİNİN YÖNETİCİSİ ZATEN BİR KÜRATÖR GİBİDİR

Bir sergi ya da bir projenin küratörünün olması neden önemlidir? Küratör neden gereklidir? 

İlla ki gerekmez aslında. Örneğin galeri sergisi. Galerinin yöneticisi zaten bir küratör gibidir. Sanatçısıyla sergiyi beraber tasarlar. Ama kapsamlı büyük bir organizasyon küratörsüz yürümez. İşlerin yapılması lazım. Bu tıpkı yönetmensiz bir filmin çekilmesine benzer. Ama bazen tek kişilik bir sergi öyle kapsamlı bir alır ki onun üstesinden de birden çok küratörün gelmesi gerekir. Dış kurumlarda var böyle sergiler. Çünkü sanatçının kendisi kurumlaşmıştır artık. 

DERS ANLATTIĞIM KÜRSÜ DE BİR PERFORMANS ALANI

Bütün bunlarla beraber aynı zamanda akademisyensiniz. Yani hem pratikte üretici hem de kuramsal taraftasınız. Bunlar birbirini nasıl besliyor? Hayatınıza ve üretimlerinize ya da düşünce dünyanıza nasıl yansıyor?

Zamanla akademisyenliği de bir sanat üretimi gibi gördüm. Ders anlattığım kürsü ya da platform bir performans alanı, öğrenciler de bilgi ve deneyimi birlikte inşa ettiğimiz katılımcılar benim için. Sürekli olarak en yeniyi dış kaynaklardan takip ediyorum ve bunu öğretme deneyimime aktarıyorum. Aktarılmış bir bilgi bende öğrenilmiş bir bilgiye dönüşüyor.  Yapacağım işleri de bu dinamizm belirliyor. 

ÖNCELİKLE AŞIK OLMALILAR…

Sanatçı olmak isteyen ya da bu yola girmek isteyen genç sanatçı adaylarına neler söylemek istersiniz? Sizce kendilerinde hangi temel sorulara yanıt verdikten sonra bu yola baş koymalılar?

Öğrencilerime hep şunu söylüyorum. Yolu sanattan geçenlerle bir gün aynı kavşakta buluşuruz. Öncelikle aşık olmalılar. Sevgilinizi görmediğinizde özlersiniz. Özlem yoksa aşk da bitmiştir. Sanat da böyle. Eğer uzun süre çalışamazsam bir suçluluk duygusu yaşıyorum ve yaşama sevincimi etkiliyor bu durum. Onlara hep bunu öğütlüyorum. Okul yine de sınırlı bir deneyim alanı. Asıl mücadele dışarıda, sahada. O yüzden hep dışarı bakmalarını öneriyorum. 

SANAT EĞİTİMİNE ASLA İNANMADIM

Türkiye’deki sanat eğitimini genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Fazlasıyla sanat eğitimi veren üniversite var. Bu bir sanatçı enflasyonuna ve görsel kirliliğe yol açtı. İşin ehli olmayan hocaların elinde harcanan öğrencilere çok üzülüyorum. Sanat eğitimine asla inanmadım. Bir öğretici olarak görevimizin sanat sevgisini aşılamak ve bunu bilgiyle donatmak olduğuna inanıyorum. 

PİYASAYLA ASLA İLGİLENMİYORUM

Türkiye’deki sanat üretim pratiğini ve genel ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu ekonomik krize rağmen sanat ortamı hala çok canlı. Ben piyasayla asla ilgilenmiyorum. Anlamam da piyasadan. Olabildiği kadar sergileri geziyorum. Sıklıkla yurt dışına çıktığım için gözlemlerim şu ki, Türkiye’de dünyanın neresinde gösterilirse gösterilsin etki yaratacak güçlü bir sanatçı sayısı ve ortamı var. 

ZAMAN ZAMAN HAKKIMIN YENDİĞİNİ DÜŞÜNSEM DE…

Sanat anlamında çok şey yaptınız. Hem üretici tarafta oldunuz hem de diğer taraflarında… Sayısız sergi, onca proje ve dahası… Şöyle bir dönüp baktığınızda bu yolculuğunuzu nasıl tanımlıyor ve adlandırıyorsunuz?

Hala yapacak çok şey olduğu için yaptıklarıma da dönüp bakamıyorum. Zaman zaman hakkımın yendiğini düşünsem de bana değer verenlerin olduğunu bilmek kadar güzel bir duygu yok. Zamanla ben de kendi odağımı oluşturmayı öğrendim. Sağlıklı ve çalışıyor olmaktan dolayı mutluyum.

Ali DEMİRTAŞ
Ali DEMİRTAŞ

Gazeteci, TV yapımcısı, moderatör ve yönetmen. 10 Nisan 1996 tarihinde Niğde’de doğdu. 1999 yılından beri İstanbul’da yaşıyor. Lisansını İstanbul Arel Üniversitesi’nde yüzde 100 başarı bursu ile gazet ...

Yorum Yaz