Mizah toplumdan uzaklaştı

KÜLTÜR SANAT

“Ekmek Teknesi”nin Heredot Cevdet’i, oyuncu ve film yapımcısı Hasan Kaçan, esasında bir karikatür ustası. Henüz çocuk denecek yaşta Gırgır dergisinde başlayan kariyerini Ustura dergisiyle zirveye taşıyan Kaçan, uzun zamandır uzak kaldığı çizgi dünyasına “Cukk Mizah” isimli sosyal medya portalıyla geri döndü. Doksanlı yıllarda ‘temiz mizah’ vaadiyle çizgi dünyasına adım atan Ustura gibi, Cukk Mizah’da ‘kendi değerleriyle barışık’ bir mizah vaad ediyor. Kaçan’la hem çizgi dünyasına girişini hem de temiz mizahın mümkün olup olmadığını konuştuk. Muhafazakâr kesimin mizahla alakası olmadığını söylemenin çok yanlış olduğunu belirten Usta Karikatürist, “Son dönemlerde insanların değerlerine saldıran mizah anlayışı, mizahı da toplumdan uzaklaştırdı”.

Kültür sanat dünyasında öncelikle bir çizer olarak var oldunuz. Çizerliğe adım atma hikâyenizi anlatır mısınız?

Çok küçük yaşlardan itibaren duvara, kapıya, cama her bulduğum yere bir şeyler çiziyordum. Tabii ki bunlar bilinçsiz bir takım karalamalardı. Okula başladığımda zamanın gereği mektep defterlerinin dışında karalama kâğıdım olmadığından, okunmuş gazetelerin kenarındaki boşluklara çizerdim. Rahmetli babamın berber dükkânına çıraklık yapmaya gittiğimde, ocağın üstünde kaynayan suyun camlarda oluşturduğu buğuya çizerdim. Babam baktı ki olacak gibi değil, beni Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan Malkoçoğlu’nun çizeri Ayhan Başoğlu’nun yanına götürdü. Meğer bizim hemşerimizmiş. O da çizdiklerimin resim olmadığını, karikatüre benzediğini söyleyerek beni Gırgır dergisini çıkartan Oğuz Aral’ın yanına gönderdi. Çizginin, kalemin, kâğıdın, çini mürekkebinin ne demek olduğunu Oğuz Aral’la karşılaştığımda anladım. Yaşım 14 veya 15’ti, çizgi dünyasına ufaktan bir adım atmış oldum. 

Daha sonra çizerlik serüveniniz nasıl devam etti?

Oğuz Aral’a çizdiğim karalamaları gösterdiğimde, “Evladım bu işlerle uğraşma, git mektebini bitir” dedi. Kapıdan çıkarken yaşamış olduğum hayal kırıklığını ve o mahsun halimi gördüğünden olsa gerek, o güne kadar ulaşma imkânı bulamadığım, resim kağıdı, eskiz kağıdı, çini mürekkebi, kurşun kalem gibi malzemeler verdi bana. Eve gittiğimde kendimi tutamayıp ustaların çizgilerini taklit ederek karikatür çizmeye gayret ettim. Sonra da kovulmayı göze alarak tekrar Oğuz Aral’ın kapısını çaldım, bir şekilde odasına çıkıp çizdiklerimi gösterdim. “Nerelisin” diye sordu bana. Kayserili olduğumu söyleyince, “Belli zaten, kapıdan kovuyoruz, bacadan giriyorsun” deyip çizgilerime baktı. Bana karikatür çizmenin ana kaidelerini anlatarak, “Git bunları çiz, belki amatör köşesinde yayınlarım” diye ufak da bir cesaret verdi. Bir şekilde çizgi tekerleği dönmeye başlamıştı. 

Bütün sanat dalları çizgiyle başlar 

Çizgi dünyasının herkes için farklı bir anlamı var. Kimi küçümser, kimi de ondan neşet edecek anlamlara yoğunlaşır. Çizgi dünyası sizin için ne ifade ediyor? 

Belki uyduruyorum, belki de öyle inanıyorum, ama ben bütün sanat dallarının çizgiden başladığına inanıyorum. Resim dediğimiz şey ille de bir kalem ya da fırçayla çizilmiş, bir zeminin üzerine nakşedilmiş bir şey değildir. Gözümüzün gördüğü görüntülerin çerçeve içerisine alınıp dondurulması hadisesidir. Hareketli hali de film oluyor. Resmi oluşturan unsurlardan biri de çizgi, ama neticede ortaya çıkan şey bir resim. Karikatür de hat da imza da mimarın çizdiği yapı veya moda tasarımcısının çizdiği görüntüler de resimdir. Çizgi olmasaydı, resim de olmayacaktı, görüp de etkilendiğimiz resimden meydana gelen sanat dalları da olmayacaktı gibi geliyor. 

Yüzyıllardır mizahla iç içeyiz 

Esasen hem çizerlik hem mizah sizin yaptığınız iş. Mizah konusunda muhafazakâr kesimin biraz geride olduğu söylenir hep. Böyle midir gerçekten? 

Çizerliğin mizahla süslenmiş hali benim mesleğim. Aslına bakacak olursanız, mizahla veya çizgiyle alakası yokmuş gibi görünen dindar kesimin sosyal ve sanat hayatının içinde mizahın da çizginin de son derece etkili olduğunu görüyoruz. Dindarların hayatında mizah yoksa, Karagöz Hacivat nereden çıktı? Bunlar hangi toplumun yüksek zekâ ürünleri? Karagöz ve Hacivat, içinde yüksek derecede zeka ve mizah barındıran, aynı zamanda da derinlikli anlatımı olan kıssa diyebileceğimiz hikayeler. Bunların yanı sıra bir sürü daha mizah barındıran karakterler, hem çizgi hem yazı hem de gösteri olarak hayatımızda yer almış. Bütün bunlar yokmuş gibi bizim hayatımızda böyle bir şeyin olmadığını söylüyorlar. Var olan bir şeyin üstünü ustaca kapatıp yok olduğunu söylemek, kasıtlı olarak yapıldığını düşünüyorum. Bu toplum yüz yıllardır mizahla iç içe, sosyal hayatında da sanat hayatında da bunu etkin bir şekilde yaşamış. Son dönemlerde insanların değerlerine saldıran mizah anlayışı, mizahı da toplumdan uzaklaştırdı. 

Geleneksel mizahimiz olduğu yerde duruyor

Bel altı olmayan mizah kalmadı neredeyse. Güldürmek zor ama gerçekten temiz mizah yapılamaz mı? 

Son zamanlarda özellikle Fransız çizerlerden etkilenen yazar ve çizerlerimiz, kendi toplumuna ters düşen bir takım karikatür konularını, bel altı diyebileceğimiz konuları yazıp çizdiler. Oysa etkilendikleri çizerler öncelikle kendi toplumlarından koptu. Charlie Hebdo gibi son derece insani sınırları zorlayıp, sapkınlıkları mizah olarak konu alanlar, kendi toplumlarından da kopmaya başladı. Günümüzde Avrupa'da etkili mizahtan bahsetmenin neredeyse imkânı yok, mizah dergileri bir bir kapanıyor. 1995’lerde başlayıp 2000’li yılların sonuna doğru bizimkiler de bu çizgiyi takip etti. Öyle olunca Türkiye’de de mizah dergileri ardı ardına kapanıp yok olup gitti. Fakat bizim yüz yıllardır devam eden geleneksel mizahımız, olduğu yerde duruyor. Ama nedense böyle bir şey yokmuş gibi her kesim tarafından öyle davranılıyor. 

Temiz mizah için yola çıktık 

Geçtiğimiz günlerde yeni yeni tomurcuklanan Cukk Mizah diye bir sosyal medya portalını duyurdunuz. Bu müjdeli haberi mizah severler için biraz açabilir misiniz? 

Oldukça usta çizerler ve mizahçılarla bir araya geldik. Bizim toprağımızın kokusunu taşıyan, kültür mutfağımızın lezzetini barındıran, kendi değerlerimizle barışık, hatta barışıktan da öte bu değerleri kendisine kılavuz edinmiş bir çizerler topluluğu ile yola çıktık. Bertolt Brecht’in dediği gibi; Bir ülkede mizah kalmadıysa çok yazık, her şey mizah olduysa çok daha yazıktır. Biz burada mizahı, ana yemek sonrasında bir tatlı gibi düşünebiliriz. Zamanında Ustura dergisini 168 sayı çıkarmış bir grubun ferdi olarak, insanların inançlarını ve cinselliğini sömürmeden, hakaret etmeden temiz mizah yapabilmek amacıyla yola çıktık.  

“Ekmek Teknesi”nde insanımızın mutfağımın kokusu vardı

Gelelim oyunculuğunuza… “Ekmek Teknesi” gibi efsane bir diziyle kariyeriniz farklı bir yere evrildi. “Ekmek Teknesi” niye bu kadar sevildi? 

Çizgi hayatım devam ederken birden hiç aklımda olmayan bir dönemde dizi ve sinema dünyasıyla karşılaştım. Ekmek Teknesi benim ilk dizi denememdi. Neden bu kadar sevildiği ise aslında yukarıda konuştuklarımızın içerisinde de gizli ama bunu açalım biraz daha. Bizim insanımızın mutfağının kokuları vardı Ekmek Teknesi’nin içerisinde. Bizim kültür hayatımızın, sosyal hayatımızın herhangi birinin içerisinde kendisini bulabileceği ve kıymetli hissedeceği bir çalışmaydı. Türk insanı,  Ekmek Teknesi’nin içerisinde dalga geçilen, alay unsuru olan bir tipleme değildi, tam tersine, en haytasından en yaramazına, en matrağından en saygın tiplemesine kadar gerçek karakterler olarak karşımıza çıkıyordu. O karakterlerin her birinin de insan olarak kendi kıymetini muhafaza ettiğini ve o muhafaza sebebiyle dizinin içerisinde seyreden kişiyle ünsiyet kurmasına sebep oluyordu. Matraklığı olan, sevimli komiklikleri olan ama hiçbir zaman aşağılanmayan karakterlerdi. Sosyal hayat olduğu gibi bizim insanımızın yaşamını yansıtıyordu. Dizi henüz 10 veya 15. bölümlerdeydi, bir vatandaş yanıma yaklaştı ve teşekkür etti. Neden diye sorduğumda, “Dizinizde insanlar ayakkabılarını çıkararak eve giriyor” demişti. O zamana kadar dizilerin içerisinde bu incelik dikkate alınmıyordu. 

O mahalleler hayatimizdan kalkti

Şimdilerde böyle sıcak mahalle ve aile dizilerini ekranlarda çok fazla göremiyoruz. Bu değişimi neye bağlıyorsunuz? 

Çünkü o mahalleler de hayatımızdan kalktı. Mahallelerin yerine yüksek apartmanlar, devasa yapılar aldı. Sokakta oynayan çocuklar yok, bu büyük değişim ister istemez yazılan çizilen eserlere, filmlere, dizilere bir şekilde yansıyor. Hele de teknolojinin gelişmesiyle birlikte sosyal medyanın yoğunluğu, insanların sokakta komşularıyla arkadaşlarıyla dostlarıyla vakit geçirecekleri yerde, bir ekrana kendimizi hapsetmemizden dolayı, yazıp çizdiklerimizde de mahalle işlerini yaşatamaz olduk. Çünkü mahalleyi oluşturan bizler yokuz mahallede. Evlerimizin bir köşesinde, ailemizle birlikteyken bile onlarla birlikte değilmişiz gibi herkes bu aletlerin içerisine gömüldüğünde, ne mahalle kalır ne ev kalır ne apartman kalır ne oda kalır. Toplumun da bir şekilde aile çekirdeğinden oluştuğunu düşünecek olursak, aile kendi içerisinde köşesine çekilmiş paramparça olmuşken, sıcak bir mahalle hayatı oluşmasını beklemek her halde büyük bir hayaldir.

Kendi kültürünü sevmeden hiçbir şey olmaz 

Size ülkemizdeki kültür sanat evreninde eleştirilecek veya öne çıkarılacak neler var diye sorsam, bize neler söylemek isterdiniz?

Öncelikle kendimizi eleştirmek gerekir. Yaptığımızın daha iyisini yapabiliyor, sanatımızı daha ileriye götürebiliyor muyuz ona bakmak lazım. Yoksa belli bir yere geldik, burası tamamdır diye kendimize bir sınır mı çiziyoruz? Biz kendi toplumumuzu, kendimizi ne kadar sağlıklı değerlendirebiliyoruz? Ama şu da bir gerçek ki, yumurtadan çıkmış kabuğunu beğenmeyen bir sürü sanatçı olarak adlandırılan isim var. Öncelikle bu toplumun insanı olduğunu bilmek ve bu topraklarda yaşamayı, bu ülkedeki insanları ve bu ülkenin kültürünü çok sevmek gerekiyor. Sevgisiz ve saygısız hiçbir şey olmuyor. 

Kültür sanat dünyasında var olmak isteyen, kalıcı izler bırakmak isteyen gençlere tavsiyeleriniz neler olur?

Kendilerini ve toplumlarını tanıyabilmeleri ve önyargı denilen şeyden bir an önce kurtulup, objektif bir şekilde hayata bakabilmeleri ve çok okumalarını tavsiye ederim. Güzel sohbeti olan insanları arayıp bulmak, onların anlattıklarını dinlemek de bir okuma biçimidir. Bir şarkıyı, bir sohbeti dinleyerek de okuma yapabilirsiniz, bir manzaraya bakarak da okuma yapabilirsiniz. Sağlıklı okumayı yaptıktan sonra kolları sıvayıp, kalıcı izler bırakan sanat yapmaya bir başlangıç olur.

Yorum Yaz