“Oh Olsun” Sahte Şehir Gerçek Nefret

KÜLTÜR SANAT

 

Dubai'ye atılan füzeler bir şehrin gerçekliği dışında, onu izleyenlerin nefretini gösterdi. Ve o nefret, hiç de masum değil.

 Sosyal medyadan çıkamadım. Paylaşımlar ve her birinin altında benzer yüzlerce yorum: “Oh olsun”, “Orada yaşamayı seçtiniz ya, buyurun”. BAE’ye sadece füzeler düşmüyordu, bölge ve özellikle Dubai zehirli ok gibi yorumların da hedefi olmuştu. Özellikle Türklerin.

 

İlk tepkim şaşkınlıktı, sonra korku… Bu neyin öfkesi? Bu, birileri ülkeden ayrıldığında, gittikleri yerde makul düzeyde iyi bir hayat kurduğunda yükselen o sinsi kıskançlığın sesi mi? Haklılık arayan öfke mi? Başkasının acısından meşruiyet devşirme isteği mi?

Dubai’de sıradan tatilcilerden biraz fazla vakit geçirmiş ve orayı sevmiş biri olarak bu öfke bana çok yabancı değil aslında. Orayı sevdiğimi söylediğim için göz süzen, dudak bükenlerle zaten karşılaştım. Ama savaşın ortasında, hiç de insani olmayan yerden, zerre çekinmeden nefreti böylesi kusabilmek!?

Disneyland'ın Sakinleri

Dubai hakkındaki en yaygın anlatı yapay bir şehir, çölde dikilmiş vitrin, gerçekliği olmayan fanus olduğu. Burjuvazinin oyun parkı. Petrodoların kibri…

Bu anlatı o kadar keskin ki şüpheyi hak ediyor.

Dubai nüfusunun yaklaşık yüzde doksanı yabancılardan oluşuyor. Oradaki Türkler, Avrupa’dan, Hindistan'dan, Filipinler'den, Kenya'dan gidenlerle aynı şehri paylaşıyor. Yaşayanların çoğunluğu, sarayda oturmak için değil, daha iyi bir hayat kurmak için orada. Bir kısmı iş kurmak, bir kısmı çalışmak, bir kısmı çocukları daha iyi eğitim alsın diye, bir kısmı güven hissetmek için orada. Şehir, öteki hissettirmiyor. Zira hemen herkes öteki.

Peki “oh olsun” diyenler kime söylüyor bunu? Emirati ailelere mi? Petrol şeyhlere mi? Hayır. Çoğunlukla, aynı sınıfsal hayalleri taşıyan, aynı ekonomik baskılardan kaçmaya çalışan, ailesine kendince güvenli şehir arayan insanlara. 

Sanatseverler de Dubai'yi Sevmiyor

Dubai'ye eleştiriler sadece dijital linç kültüründen gelmiyor. Sanat dünyasından, kültür çevrelerinden, Batılı entelektüellerden de geliyor ve burada daha katmanlı, ilginç bir tartışma var.

BAE, son yirmi yılda ciddi bir kültürel yatırım hamlesi yaptı. Louvre Abu Dhabi, Guggenheim projeleri, uluslararası bienaller, New York Üniversitesi kampüsü, müzayede evleri... Sanat dünyası bu hamlelere kuşkuyla baktı ve iki ana eleştiri yöneltti. İlki, artwashing! Yani sanatın ve kültürün, insan hakları ihlallerini örtbas etmek için imaj aracına dönüştürülmesi. BAE'nin 2017'de ilan ettiği Yumuşak Güç Stratejisi, kültürü diplomatik araç olarak tanımlıyor. İkinci eleştiri daha sinsi; otantiklik sorunu. Bu kültür gerçek değil, satın alınmış; özgün değil, ithal.

İlk eleştiriyi ciddiye almak gerekiyor. Göçmen işçilerin inşa ettiği müzelerde haklarının güvencede olmadığına dair belgeler var. İfade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar gerçek. Sansür gerçek. Geçiştirilemez.

Ama ikinci eleştiriyi yani otantiklik meselesini didiklememiz lazım.

Metropolitan'ı Kim İnşa Etti?

1870'te New York'ta Metropolitan Museum of Art kuruldu. Parasını Rockefeller, Carnegie, Morgan ve onlar gibi dönemin sanayi baronları koydu. Aynı baronlar ki işçilerini pervasızca sömürdüler, sendikacıları hapsettirdiler, siyasi sistemi çıkarları doğrultusunda şekillendirdiler.

Güdü açıktı! Meşrutiyet satın almak. Kültür aracılığıyla kirli servetin üstüne asalet katmanı sürmek. Bugün buna artwashing değil, hayırseverlik diyoruz.

Fransa'nın müzelerinin önemli bölümü sömürgeci yağmadan beslendi. British Museum'un koleksiyonlarının kökeni hâlâ uluslararası diplomatik mesele ki bize yabancı değil. Amerika, kültür ihracatını dış politikasının resmi parçası olarak yıllardır kullanıyor. İngiltere'nin British Council'ı soft power için kurulmadı mı?

Peki bunlara neden “gerçek kültür” deniyor da BAE'ninkine “deniyor ki değil”? Cevap basit! Çünkü oyunun kurallarını koyma iktidarı Batı'ya ait. Hangi müzenin prestijli, hangi bienalin meşru, hangi koleksiyonun özgün olduğunu New York, Londra ve Paris belirliyor. BAE dışarıdan içeriye giriş yapmaya çalışan, statü arayan bir aktör; Batı ise statüyü elinde tutan ve kendi geçmiş pratiklerini “evrensel kültür” adıyla normalleştirmiş taraf.

Buna sosyolog Pierre Bourdieu'nun kavramıyla kültürel sermaye diyebiliriz. Yani neyin sanat sayıldığına dair hüküm verme yetkisi. Ve bu yetki, çok nadir el değiştirir.

Çifte Standart Bir Savunma Değil

Burada “Batı da yapıyor” demek, ahlaki bir savunma değil. Çifte standart var diye BAE'deki işçi hakları sorunları ortadan kalkmıyor. Sansür gerçek olmaktan çıkmıyor. Bu eleştiriler meşru, ve meşruiyetini korumak için Batı'nın tutarsızlığına ihtiyaç yok.

Ama şunu soralım; eleştirinin hangi bölümü ahlaki temelli, hangi bölümü hiyerarşik? Hangi bölümü “bu yanlış”, hangi bölümü “sen bu kulübe giremezsin” diyor? Bu ikisini ayırt etmek konuya dürüstçe yaklaşmak için şart.

Dubai'yi cam fanus olarak nitelendiren eleştirmenlerin çoğunluğu, aynı ölçütü Fransa'ya, İngiltere'ye uyguluyor mu? Bu ahlaki tutum değil, bir statü koruması. Bunu söylemek BAE'yi savunmak anlamına gelmiyor. Bu eleştiriyi eşit yerden konuşmaya çalışmak. 

Ve Biz Ne Yapıyoruz?

Türkiye'den yükselen yorumlarına dönelim. Bu yorumlar, Batılı entelijansiyasının “otantik değil, satın alınmış” eleştirisiyle benzer kökten besleniyor gibi. Batılı için gerekçe kültürel; “Dubai henüz gerçek bir kültür üretemez çünkü tarihi yok, özgünlüğü yok”. Türklerin büyük bölümü için gerekçe ahlaki görünümlü ama aslında duygusal; orada rahat yaşıyorsan, bizim acımızı paylaşmıyorsun demektir, sana layık.

Her iki tutum da ortak bir şeyi yapıyor; başkasının tercihini, hayatta kalma stratejisini yargılıyor. Bu yargı, kendi yetersizliğini ya da kendi öfkesini meşrulaştırmak için zemine dönüşüyor.

Dubai'ye giden Türklerin çoğu kaçmak için gitmedi. Daha iyi ücret, daha güvenli ortam, daha az bürokratik engel, daha çok fırsat için gitti. Bunlar, pek çok ülkede olması gereken şeyler. Onları oraya iten koşulları konuşmak yerine, “oh olsun” diyorsak, yanlış yerden başlıyoruz.

Fanusun Gerçekliği

Dubai'nin “büyüsü” yani şiddetin, yoksulluğun, savaşın dışında tutulmuş yapay bir düzen gibi görünmesi hiçbir zaman tamamen gerçek değildi. Evet, bu imajı inşa etmek için bilinçli strateji vardı. Ama aynı strateji Monaco'da, Singapur'da, Zürih'te, hatta Paris'te de var.

Bölgeye füze düşmesi, bir imajın çöküşü değil. Gerçek insanların yaşadığı şehirde gerçek bir güvenlik tehdidi. Bunu bir ceza veya bir ders gibi sunmak… İşte insani arıza burada başlıyor.

Sanat meselesine dönersek; BAE'nin Louvre şubesi açması, koleksiyonlar satın alması, bienaller düzenlemesi ne kadar tartışmalı olursa olsun; bu, orada yaşayan insanların güvenliğini kaybetmeyi hak ettiği anlamına gelmiyor. Bu ne iyi bir eleştiri ne de iyi bir ahlak.

Bir şehri gerçekten anlamak istiyorsak, onun hakkında söylenen hikâyelere değil, o hikâyelerin kimin işine geldiğine bakalım.

Dubai, ne bir masal ne bir ceza. Onlarca ülkeden milyonlarca insanın, onlarca farklı nedenle yaşadığı, tartışmalı, çelişkili ve gerçek bir şehir.

Sümeyra GÜMRAH TELTİK
Sümeyra GÜMRAH TELTİK

 Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV ve Sinema Bölümü’nden mezun oldu. Öğrenim süreci boyunca Kanal D bünyesindeki radyolarda görev aldı. Yönetmen yardımcısı olarak başladığı kariyerini, ...

Yorum Yaz