Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yönetmen Elçin Musaoğlu arkadaşı yönetmen Ferdad Rastqar anısına adadığı “Meryem” filmindeki eve dönüşün sebebini: “Annesi öldükten sonra babasının hâlâ hayatta olduğunu öğrenen Meryem, Amerika’daki rahat hayatından vazgeçip sorularına cevap bulmak için Azerbaycan’a geri dönüyor. Baba evinde kaldığı ilk gece ise uyurgezerliği tekrar başlıyor, çünkü Meryem aslında bu eve ve bu coğrafyaya ait.” diyerek anlatıyor.
Ülkemizin yaşayan en büyük şairi İsmet Özel "Eve dön, kalbine dön, şarkıya dön.” der. Aklımıza “Ev neresidir?” sorusu gelir. Her birimiz kendi evimizi, yurdumuzu ararız. Oranın neresi olduğunu, hangi resmin oraya götürdüğünü düşünür. Anılar, köklerin kaynağıdır. Sinemada bizim köklerimizin yerini gösterir. Ülkeler arası ortak yapımlarda köklerin, hikayelerin aktarımında önemli bir yerde durur. Festivallerde o birlikteliği, işbirliklerini sağlar. Gösterimlerle insanlar farklı yolculuklara çıkar. O yolculuklar sonrasında başka karşılaşmalara yol açar. Onlardan birini anmak da bu röportajda olacak. Pandemi döneminde ilki düzenlenen Esenler Film Günleri’nde onur ödülü alan Azerbaycanlı yönetmen Elçin Musaoğlu ile gösterimi gerçekleşen “Nabat” filmini konuşmak için bir araya gelmiştik. O röportajda Musaoğlu; “Sinema yegane bir dil ki dile ihtiyacı yok. Görüntü ve duyguyla her şeyi anlatabilirsin. Sanatta her şey hakikate hizmet ediyor. Yeni filmde de aynısı olacak.” demişti. Yıllar sonra “o” yeni filmi “Meryem”i Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleşecek prömiyeri öncesi konuştuğumuz bir röportaj gerçekleştirdik.
10 yıl sonra yönetmen koltuğuna “Meryem” ile döndünüz. Sizi setlere döndüren “Meryem”in hikayesi nasıl ortaya çıktı? Nasıl çekmeye karar verdiniz?
Yaklaşık 15 yıl önce, İran'da yaşayan Azerbaycanlı yönetmen Ferdad Rastqar bana Meryem’in hikayesini anlattı. Hikaye tek bir cümleydi: Genç bir kadın, uzun zamandır görmediği babasını akıl hastanesinde buluyor. Sadece bu kadardı. Benden yardım istedi, ben de senaryoyu yazarken ona yardımcı olacağıma söz verdim. O dönem “Nabat” filminin senaryosu üzerinde çalışıyordum. Zaman geçti ve 2015 yılında Tahran Film Festivali'ne “Nabat” filmiyle katıldım. O sırada Ferdad bana telefon ederek Afganistan’da olduğunu, iki gün sonra Tahran'a gelip beni göreceğini söyledi. Çok sevindim çünkü Ferdad, hayatta ender rastlanan türden bir insandı. Ancak iki gün sonra, Ferdad’ın Kabil'de vefat ettiğini duydum. Bu haber beni derinden sarstı. Festivalde aldığım "En İyi Yönetmen" ödülünü Ferdad’ın anısına ithaf ettim. O andan sonra, Meryem’in hikayesini kendim çekmeye karar verdim. Azerbaycan Kültür Bakanlığı'na başvuruda bulundum. Bu süreçte hikayeyi dostum Suat Köçer ile paylaştım, o da bana yardım edeceğine söz verdi. TRT 12 Punto platformuna başvuru yaptık ve çok şükür ki kazandık.
Meryem çocukluğunu arıyor
Köklerine dönen bir Meryem’in mi hikayesini izliyoruz yoksa annesinin ölümünden sonra yaşama tutunmak için babasına dönen bir Meryem’i mi izliyoruz? Aile ve kökler yaşamın ve filmin neresinde duruyor?
Uzun yıllar babasız kalan Meryem aslında kaybettiği çocukluğunu ve kendini arıyor. Aile bütün olmadığında çocuklar daima acı çekerler, bu da onlarda aşağılık kompleksi yaratır. Annesi öldükten sonra babasının hâlâ hayatta olduğunu öğrenen Meryem, Amerika’daki rahat hayatından vazgeçip sorularına cevap bulmak için Azerbaycan’a geri dönüyor. Sadece anlamak değil, anlatmak istediği şeyler de var. Filmde Meryem’in çocukken babasıyla ne kadar yakın olduğunu görüyoruz. Ancak yıllar geçmiş ve artık karşısındaki baba, Meryem’in tanıdığı baba değil. O adeta bir çiçek ya da bir ağaç gibi. Doktor, Meryem’e “Babanı kurtarmak mümkün, çünkü ortak anılarınız var” diyor. Meryem bir seçim yapmak zorunda kalıyor: Geri dönüp kendi hayatını mı yaşayacak, yoksa her şeyi geride bırakıp kendini sevdik bir insan için mi feda edecek? Meryem, ikinci yolu seçiyor. Bundan sonra her gün babasıyla görüşüyor ve aynı zamanda çocukluk anılarını bir mozaik gibi toparlamaya çalışıyor. Baba evinde kaldığı ilk gece ise uyurgezerliği tekrar başlıyor, çünkü Meryem aslında bu eve ve bu coğrafyaya ait.
Gerçeklik bulanıklaşıyor
Filmde geçmiş ile şimdi birbirine karışarak ilerliyor. Gerçeklik değişkenlik gösteriyor. Filmin hikayesi içerisinde gerçekliği nasıl konumlandırıyorsunuz?
Film, Meryem’in hafızasındaki geçmişle yaşıyor. Gerçeklik, onun anılarında ve zihninde şekilleniyor. Meryem aynı zamanda kendini suçlu hissediyor; belki zamanında babasıyla gitmeye razı olsaydı, annesi de onlara geri dönerdi diye düşünüyor. Bu iç hesaplaşma, gerçekliği daha da bulanıklaştırıyor ve film boyunca izleyiciyi Meryem’in zihninin derinliklerine çekiyor.
Meryem çocukluğuyla da babasını da bıraktığı anlasa da yüzleşiyor. Meryem yüzleşirken babanın hikayesinin parçalarını görüyoruz. Babanın hikayesi nedir diye sorsam ne dersiniz?
Bakü’de yaşayan ve çalışan Kerim, bir gün köydeki annesi hastalanınca köye dönmek zorunda kalır, çünkü annesinin ondan başka kimsesi yoktur. Ailesini ve küçük kızı Meryem’i de yanına alarak köye götürür. Mühendis olan Kerim, köyde iş bulamayınca otobüs şoförü olarak çalışmaya başlar. Meryem’in annesi ise şehirli bir kadın olduğu için dağ köyünde yaşamak ona zor gelir. Bir gün, her şeyden bunalan anne, Meryem’i de alıp şehre geri döner. Kerim ise yatağa bağlı olan annesine bakmak zorundadır ve sadece birkaç saat otobüs şoförlüğü yapabilmektedir. En sevdiği kızı Meryem’den uzak kalan Kerim, zor günler geçirir. Bir süre sonra bir kaza geçirir ve ciddi şekilde yaralanır. Uzun süre hasta yatar. İyileştikten sonra Kerim, kızını bulmak için şehre gider.
Sinemanın altın çağı sona erdi
Uzun metraj film yapma tüm dünyada çok zor bir hale geldi. Siz bu filmin yapım sürecinde neler yaşadınız? Nasıl gerçekleşti?
Doğrudur, bugün tüm dünyada film yapmak gerçekten zor bir iş haline geldi. 21. yüzyılda film yapmanın daha çok, büyük ülkelerin işi olacağını düşünüyorum. Sinemanın altın çağı artık sona erdi. Edebiyata ve kültüre olan ilgi nasıl azaldıysa, sinemaya olan ilgi de aynı şekilde azalıyor. Bugün herkes TikTok’ta kendi filmini yapıyor. İnsanlar artık 2 dakikalık "filmleri" izlemeyi tercih ediyor. Bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu söylemek istemiyorum, ama bu gidişatın bizi nereye götürdüğünü her gün sorguluyorum. Dostoyevski'nin dediği gibi, "Biz insanlar birbirimizin hayatından sorumluyuz." Dolayısıyla, dünyanın bu hale gelmesinde hepimizin payı var.
Festivalleri ayakta tutmak gerekiyor
Filmin prömiyeri Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleşecek. Neler hissediyorsunuz?
Çok mutluyum. Antalya Film Festivali’ni uzun zamandır biliyorum. Türkiye’ye birçok kez geldim, ama Antalya’da hiç bulunmadım. Şimdi kısmetmiş. Bence bu festival, Türkiye’nin en prestijli ve köklü film festivali. Bu festivali yaşatmak çok önemli, diğer festivalleri de ayakta tutmak gerekiyor. Dünyamız çok değişti; sanki artık kültüre hiç ihtiyaç kalmamış gibi görünüyor.
Festivallerin filmler için yerini, önemini nasıl görüyorsunuz?
Festivaller, filmlerin geleceği açısından çok önemli. Adeta festivaller, bir film bayramıdır. Aynı dili konuşan insanların buluştuğu bir kutlamadır. Festival, bize farklı medeniyetleri filmler aracılığıyla tanıma imkânı sunar. Zaten insanlar birbirini en iyi kültür ve sanat yoluyla tanır. İnsan daima değişmeli. Çünkü bir film izledikten ya da bir kitap okuduktan sonra insanın düşünceleri değişir. Yeni bir şeyler okumalı, dinlemeli, görmeli. Hayat dediğimiz bu değil mi zaten? İnsanın kabir evine kadar öğrenmesi, değişmesi ve büyümesi gerektiğine inanıyorum.
Bir film bittiğinde diğer filmin hikayesi ortaya çıkar derler. Yeni projeleriniz var mı?
Yeni projeler her zaman var. Bazı hikayeler uzun zamandır benimle birlikte yürüyor. Bazıları biraz değişiyor, bazıları ise artık ilgimi çekmiyor. Hangi hikaye daha güçlü ve daha gerekli olursa o öne çıkar ve filme dönüşmek ister.
Yorum Yaz