“Bir Türk”: Müziğimize hizmet edenlere bir saygı duruşu

MÜZİK

Yarım asırdır müziğin içinde olan ve bugüne kadar Barış Manço, Nükhet Duru, Haldun Dormen gibi ünlü sanatçılarla çalışan müzisyen Eser Taşkıran, yeni enstrümantal albümü “Bir Türk”ü müzikseverlerle buluşturdu. “Benden önce Türk müziğine, Türk’ün sanatına hizmet etmiş tüm büyük sanatçılarımıza bir saygı duruşudur bu albüm” diyen Taşkıran ile müziği üzerine hasbihal ettik. 

Henüz 4 yaşında konservatuvar eğitimine başlayan ve deyim yerindeyse ömrünü müziğe adayan bir isim Eser Taşkıran… Uzun yıllar Kurtalan Ekspres ile çalışan ve birçok ünlü müzisyenin orkestra şefliği görevini üstlenen Taşkıran bugünlerde yeni albümünün heyecanı içinde. “Bir Türk” adlı enstrümantal çalışmasını dinleyici ile buluşturan Taşkıran, “Özüme bir selam veriş” olarak yorumluyor yeni çalışmasını. Albümde bir tane sözlü on iki enstrümantal olmak üzere 13 parçası bulunuyor. The Ottoman, Hürrem, Captain Piri Reis, Karagöz, 1938 adlarını verdiği parçalarıyla dikkatleri çeken Taşkıran ile hem müzik yolculuğunu hem de yeni çalışmasını konuştuk. Sohbetimizde “Benim sevgili ustam” diyerek anlattığı Barış Manço’dan bahseden Eser Taşkıran, 2000’li yılların başında Haldun Dormen ile gerçekleştirdiği iki müzikalden de söz etti. 

 

Henüz 4 yaşındayken konservatuvara girmişsiniz. Müziğe bu kadar erken başlamanın bugünkü sanatınıza en büyük katkısı ne oldu? 

Müziğe erken başlamak şarttır. Çünkü sesler sizin alfabeniz, ritim hayatı yakalama hızınız, armoni de toplumsal zekanızı temsil edecektir. Bunun gerçekleşmesi için de müziği içselleştirmeniz ve kurallarını düşünmeden uygulayabilir hale gelebilmeniz gerekir. Bu durumun vuku bulması için malum bahsi geçen “10 bin” saat sürecinden geçmiş lazım. Bu süreci de ne kadar erken doldurursanız, iyi müzisyen olma yolunda erken yola koyulmuş olursunuz. 

Klasik müzik eğitimi ile popüler müzik üretimi arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

Klasik müzik eğitimini ne yazık ki benim öğrencisi olduğum yıllar adına çok övemeyeceğim. Ama solfej, armoni alanında ve tabi ki belli bir piyano çalma tekniği adına değer kattı. Sanatın “Usta-Çırak” yollu kazanımına ben daha çok inanıyorum. Çünkü konservatuar eğitiminde hocalar büyük oranda konser insanı olamamış, akademik bilgiyle eğitim almış kadrolardan oluşuyor. Sanatta ise özellikle sahne sanatlarında sahne tozu çok tılsımlıdır. 

Sanata aşık bir aileden geliyorum

İlk grubunuzu ablanız ile kuruyorsunuz. Sanatçı bir aileden mi geliyorsunuz? 

Sanatçı değil, ama sanata aşık bir aileden geliyorum. Yüksek makine mühendisi bir baba ve felsefe tedrisatlı bir öğretmen annenin oğluyum. Öyle bir anne ki hayatını evlatlarının başarılarına adamış ve her zor koşulu başarıyla aşmış yüce bir annenin oğluyum. İki ablam da hem mühendis hem de müzisyenler. Ben de orta üç öğrencisiyken müzisyen olarak çalışmaya başladım. Müziği seçmek gibi bir şansım olmadı, annem bu hakkını benim üzerimde kullandı ve iyi ki de kullanmış. 

Kurtalan Ekspres ile uzun yıllar müzik yapmışsınız. Kurtalan Ekspres’in kariyerinizdeki yerini merak ediyorum… Kurtalan Ekspres ile yollarınız nasıl kesişti? Bu grupla çalışmak sizin için bir “okul” oldu mu? Size en büyük katkısı neydi? 

Kurtalan Ekspres ile yolum o dönem Kurtalan’ın genç gitaristi olan Mustafa Kos sayesinde kesişti. Mustafa ile birçok rock projesinde birlikte çalışmıştık. Asım Can Gündüz ve sonrasında Orhan Atasoy ve Kerim Çaplı’nın da içinde bulunduğu Lost Ghost gruplarında birlikte çaldık, hatta bir nevi eküriydik. Bir gün Barış Ağabey, Mustafa ile konuşuyor, “Gençten iyi bir klavyeci tanıyor musun?” diye soruyor. O da düşünmeden beni öneriyor. Kurtalan Ekspres’in önemini size Barış Manço’nun bizi takdim edişiyle anlatabilirim. Konserlerinde Kurtalan Ekspres’i sunarken şu cümleyi kullanıyordu büyük usta: “Onlar Türk’ün sazını ve sözünü dünyaya yayan topluluktur.” Kurtalan Ekspres üyesi olmak sade bir müzisyenliğin ötesinde, ülke sanatını temsil etme gücüydü aslında ve bu saygın konuma ben 18 yaşımda eriştim. 1992 yılından vefatına kadar Barış Abi ve Kurtalan Ekspres ile dokuz cumhurbaşkanına ve on iki başbakana müzik yapma şerefine eriştim. Tabii ki siyasi erke müzik yapmak bizi özel kılmaz, sanatseverden bir farkı yoktur siyaset insanlarının ama şu gerçek ortaya çıkıyor, Barış Manço ile tarihteki farklı ülke yöneticilerine müzik yapmış olmamız, bizim dünya siyasi tarihine de dokunduğumuz ve bunu Türk Müziğiyle yapma onuruna eriştiğimiz anlamına geliyor. 

Herkesin Barış abisi olmuştu

Özellikle Barış Manço ile sahnede olmayı nasıl tarif edersiniz… Sizce Barış Manço’nun müziğini zamansız kılan en önemli unsur ne?

Barış Manço, benim sevgili ustam sadece müzik yapmamıştır, tüm bir ulusun “Barış Ağabey’i” olma sıfatını elde etmiştir. Bunu duruşuyla, televizyon programlarıyla, şarkılarıyla, şarkılarında kullandığı kent ozanı kimliğiyle halkına tuttuğu aynayla sağladı. Tüm halkın, toplumun birleştiği belki de tek ortak sevgi ve saygı alanı olmuştur. Bu da öyle her sanatçıya nasip olmaz… 

Kariyeriniz boyunca çok kıymetli sanatçılarla da çalışmışsınız. En çok kiminle çalışmayı seviyordunuz?

Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Zerrin Özer, Leman Sam, Nazan Öncel’in orkestra şeflik görevini üstlendim. Birbirinden değerli bu isimler hem Türk müziğine kattıkları anlamında hem de sanatçı duruşlarıyla gençlere örnek teşkil etmiş değerli hanımefendiler. Aralarında bir ayrım yapmak istemem ama Leman Sam’ın duruşu ve doğa dostu kimliğiyle, Nükhet Duru ise yorumcu kimliğiyle bende büyük iz bıraktı.

Haldun abi ile çalışmak büyük bir onurdu 

2000 ve 2001 yıllarında Haldun Dormen’in yazıp yönettiği “Nerde Kalmıştık/Amphitryon 2000” ve “Bir Kış Öyküsü” adlı müzikallerinde aranjörlük ve orkestra şefliği yapmışsınız. Haldun Dormen gibi bir üstatla çalışmak çok kıymetli olmalı… 

Haldun Abi ile çalışmak büyük bir onurdu… Çok değerli kadrolarla çalıştım benim için unutulmaz bir süreçti. İki oyunun da şarkı sözü yazarı yine rahmetle andığım Çetin Akçan’dı. Nerde Kalmıştık/Amphitryon 2000’de başrollerde sevgili Gülen Karaman ve Halit Ergenç vardı. Bir Kış Öyküsü’nde ise Selçuk Yöntem, Perihan Savaş ve rahmetli Bülent Kayabaş… Bu dev kadroları da bir araya zaten sadece Haldun Dormen bir araya getirebilirdi. Hayatımda en büyük “iyi ki”lerimden. 

“Sanat evrenseldir; ancak sanatçı değil”… Bu sözden başlayarak yeni çıkardığınız Bir Türk albümünüzü de konuşmak isteriz… Bu söz ile ne anlatmak istiyorsunuz?

Bu sözü bana Mançoloji albümünü çalışırken, Barış Manço söylemişti. Sanatçı için toprağı ve o topraklarda daha önce yaşamış olan sanat insanlarının ne kadar değerli olduğunu anlatmak üzere bu cümleyi kurmuştu. Bu projenin temelini de bu söz teşkil eder. Özüme bir selam veriştir, benden önce Türk müziğine, Türk’ün sanatına hizmet etmiş tüm büyük sanatçılarımıza bir saygı duruşudur albümüm. Yakın topraklarda Balkanlarda ya da Türki Cumhuriyetler’de benzer bir makamsal müzik vardır. Ben yola koyulurken bu müzikleri sadece “BİR TÜRK” müzisyenin besteleyebileceği alanları gözeterek oluşturdum. Umarım başarılı olmuşumdur. Gerçek sanatçı yüreğinden geçeni ortaya koyduğu zaman, popüler kültürden etkilenmeksizin kendi yolunda yürüdüğü zaman gerçek ve ivedi başarıyı yakalar bence. Ben de sadece buna yoğunlaştım, bir Türk olarak yüreğimdeki Türk’e dair eserleri koydum, sonrası O’na ait dedim.

Tarihimizden beslendim

Hürrem, Mimar Sinan, Captain Piri Reis, Karagöz, The Ottoman, 1938 adında isimleri çok kıymetli eserler var… Bu albüm nasıl bir düşüncenin ve müzik birlikteliğinin ürünü?

Bu albüm tarihten beslenmiş bir müzisyenin, bazı özel kişi ve tarihi olaylar sonrasında Türk’e nasip olmuş farklı özellikleri öne çıkarma çabamdır. Shamann, Türk’lerin ilk inancıdır, dönem itibariyle elimizde destansı yazıtlar var, bu masalsı hikayeler benim eserime duygu olarak dinlediğiniz şekilde yansıdı. Ardından Osmanlı eserimi gözlerinizi kapatarak dinlersiniz, Topkapı Saray’ında Kanuni Sultan Süleyman ile bir akşam yemeği yiyebilirsiniz. Mimar Sinan dinlerken, onun sanatının derinden ruhunuzu sarmasına tanıklık edeceksiniz, matematiğe, fiziğe, estetik ruhla dokunabilen bir dehanın ölümsüzlüğü ile bir sanatçı ancak sonsuz bir gurur duyar. Hürrem… Gerçekten seven bir erkek, bu sevgiye layık olabilmek için çok şeyden vazgeçer ve Hürrem bana sorarsanız, en doğa üstü aşklardan biri. Gelelim “Tullip” yani Lale’ye… Zor koşulları seven bu muhteşem çiçek, Osmanlı’nın sembollerinden birisiydi… Bu eserimi rast makamında besteledim. Ve bu şarkıma en büyük değeri aranağmede attığı taksimle kemençe üstadı Furkan Bilgi katmıştır. Furkan önce şarkıyı çaldı, sonra taksimi çalmak için tekrar kayda geçti. Solosunu kaydederken kendimi hüngür hüngür ağlarken buldum. Yeri gelmişken albümümde görev almış diğer müzisyen dostlarımı da paylaşmak isterim. Osmanlı parçasında davulları sevgili Behsat Boran çaldı, diğer eserlerde davulları Bülent Ay çaldı, bas gitarı ve tuşlu çalgıları ben çaldım, gitarlarda Arif Deniz Toker, Mustafa Kos, Engin Gökkaya var. Ud ve perdesiz gitarı Fatih Ahıskalı, kanunda Hakan Güngör, klarnet Hüseyin Delen, trompet Vecihi Akın, Trombon Okan Akın, Yaylı Grubu İstanbul Strings, solo çello Timur Atasever, solo Keman Özge Metin, solo keman Özcan Yılmaz, mey-duduk- zurna Baran Aşık, bağlama Güray Hafiftaş, perküsyon Cengiz Ercümer. 

“Great Renunciation” büyük vazgeçiş… Gerekirse kardeşlerinden vazgeçebilen bir algıyı hiçbir zaman anlayamayacak olmanın zorluğuydu bu eseri yazışımın sebebi. Aileye, 3 kıtaya hükmeden bir imparatorluğa sahip çıkmanın ilk aşaması vazgeçişle başlıyordu. Kaptan Piri Reis, bu toprakların sihirli alanlarından birini teşkil ediyordu, dünya haritasını, henüz keşiflerden önce hayal edebilmiş, dolayısıyla bu bilgiyle nasiplendirilmiş bir korkusuz kaptandı. Karagöz, bugün hayata bilgiyle koyulan çoğumuzun kimliğidir aslında, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan Hacivat’lara dayanmak zorunda olan Karagöz… Hopes yani umutlar… İslam eserimin ilk bölümünde bu yüce adaleti anlatmaya çalıştım, ikinci bölümde ise, farklı insan bakışlarıyla ve yorumlarıyla geldiği noktayı. 1938’e gelince… Türk’e nasip olmuş en büyük değerdir Mustafa Kemal Atatürk… Onu yaşamış olmanın, onun düşüncesini hayata geçirmiş olmanın gururu, özlemi, artık bizlere bu miras olmuştur.

Bu eserlerin dinleyicisine ileteceği mesaj ya da hissettireceği duygunun ne olmasını istersiniz?

Müzisyen olarak bir mesajım yok. Dinleyen herkesin beyninde ve yüreğinde farklı karelerin oluşmasını şimdiden duymak beni en çok mutlu eden şey. Müzisyen olarak bir mesajım yok dedim ama bir vatandaş olarak müzikseverlere şunları söylemek isterim: “Birbirimizi daha çok sevelim. Özümüze sahip çıkalım. Özümüzü, sanatımızı uygulayan tüm sanatçıları takibe alalım.” 

“The Lemant, bir nevi ağıt benim için” 

Albümde “The Lemant” adlı sözlü eser var. Bu da ablanıza ait sanıyorum. Bu şarkının hikayesi ve albümde yer alması nasıl oldu? 

Bu şarkıyı ben deprem zamanı yazdım. Anaların toprak altında kalan evlatlarını beklerken yaktıkları ağıtları duyarken çıktı bu beste… Bir nevi ağıttı benim için, Meltem Taşkıran da sözlerini Anadolu’nun kadim düşünce insanlarının düşünceleriyle bezedi ve çok güzel yorumladı. 

Bugüne kadar yaptığınız işler içinde “Beni en iyi anlatan eser bu” dediğiniz bir çalışma var mı?

Çok sevdiğim eserlerim tabii ki oldu. Ama aranjör olarak da çalışıyor olmanın bana kattığı bir deformasyon olabilir; yazdığım, çaldığım, aranje ettiğim her esere eşit uzaklıkta olmayı hep kendime yol edindim. Bu yol olmazsa yaptığım birçok esere veya çalıştığım sanatçıya ihanet etmiş olurdum. 

Şarkıyı getiren kişinin ruhuna bürünmeniz şarttır

Unvanlarınız arasında besteci-aranjör-piyanist-orkestra şefi yazıyor. Bir eseri bestelerken mi yoksa düzenlerken mi kendinizi daha özgür hissediyorsunuz? 

Klasik bir besteciyim, yani bizlerin eline kâğıt kalem verseniz de biz üretiriz. Ama bugün genellikle “şarkı yazarlığı” söz konusu, yani bir enstrümandan destek alarak şarkı yazan kişiler genellikle piyasamızda yer alıyor. Biz klasik besteciler, eseri kafamızda yazarız, sonra onu kaleme alırız, o yüzden kendi eserimi yapmam zaten onu direkt realize etmem anlamına geliyor. Aranjörlük yaparken ise şarkıyı getiren kişinin ruhuna bürünmeniz şarttır, onun gibi hissedebilmeniz, onun ruhunu yansıtabilmeniz. Bunu başarabilirseniz iyi aranjör olabilirsiniz. O yüzden çalışırken özgür olmaktan çok anı yakalayabilmeyi, benden beklenileni en iyi şekilde yansıtabilmeyi isterim.

 

Merve Yılmaz Oruç
Merve Yılmaz Oruç

Gazeteci. 28 Şubat 1991 tarihinde İstanbul Eyüpsultan’da doğdu. Evli ve bir çocuk annesi. Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden 2013 yılında mezun oldu. Önce sektörel bir der ...

Yorum Yaz