Dinliyoruz ama doymuyoruz!

MÜZİK Güncel

Günümüz müziğinde olan “fast food” anlayışının etkenlerini ve çözüm sürecini araştırmak istedik. Müzikte hızlı tüketime karşı duran üç önemli isimle bir araya geldik. Besteci Göksel Baktagir, hızlı tüketimin büyük bir yara haline geldiğini söylerken Türk sanat müziğinin yaşayan efsanelerinden Amir Ateş ise hızı frenleyen tarafta olduğunun altını çiziyor. Müzik eğitmeni ve şef Mehmet Güntekin ise yaptıkları müziği şu sözlerle Süleymaniye Camii’ne benzetiyor: “Biz zaten; Süleymaniye Camii, Selimiye Cami gibiyiz.  Eskir mi bunlar? Hayır, eskimez. Hatta hala çok büyük, dünya tarafından ilgi gösterilen eserlerdir.” Göksel Baktagir, Amir Ateş ve Mehmet Güntekin’in sözlerini duyduktan sonra aslında dinlediğimizi ama tam anlamıyla doyamadığımızı kavrıyoruz. 

“Bir kızıl goncaya benzer dudağın… Açılan tek gülüsün sen bu bağın… Kurulur kalplere sevda otağın… Kim bilir hangi gönüldür durağın…” Bestekârı Amir Ateş, sözleri ise Melek Hiç’e ait. Size de tanıdık geliyor, değil mi? Hiç durup  düşündük mü; bu nasıl bir aşk için yazıldı? Bir sevgiliye mi, yoksa bambaşka birine mi? Oysa Melek Hiç bu dizeleri, Hz. Peygamber’e ithafen kaleme almış. Şimdi şarkının ne kadar derin bir anlam kazandığını fark ettiniz mi? Biz müziği sindire sindire yaşamak yerine hızlıca tüketiyoruz, dinliyoruz ama doymuyoruz; aynı hızla bir sonrakine geçiyoruz. Geçerken de o müziğin hikayesini dinlemeyi unutuyoruz.

Neden “fast-foodlaşma diyoruz?” Çünkü müziği artık yemek yemeye benzetebiliriz. Önceden sofraya oturur, yemeğin kokusunu içine çeker, ilk lokmayı ağızda bekletip tadını çıkarırdık. Şimdi ise herhangi bir alış-veriş merkezinde belli yemek zincirlerinden aldığımız fast-food yemek siparişi gibi; iki ısırıkta yutup bitiriyoruz. Ne içerisinde ne olduğunu merak ediyoruz, ne de tadının damağımızda kalmasına fırsat veriyoruz. Müziği de aynen öyle, hızlıca dinleyip bir sonraki şarkıya geçiyoruz.

Eskiden müzik sadece bir anlık tat değil, aynı zamanda bir anlatıydı. Sanatçının duygularını, yaşadıklarını, düşüncelerini uzun uzun anlattığı albümler vardı. Mesela Zeki Müren’in Kahır Mektubu şarkısını bilir misiniz? Şarkı başlar ama uzun süre söz girmez, dakikalar geçer ve sadece bir melodi eşlik eder. Ama işte o “sadece melodi” dediğimiz şey, aslında bize çok şey anlatır. Sanki şarkı başlamadan önce bir derdi varmış gibi, önce girizgahını yapar, hikayeye hazırlık olur. Dinleyici de zaman ayırır, şarkıları baştan sona dikkatle dinlerdi. Müzikte kendinden bir parça bulurdu. 

Artık çoğu kişi, müzik dinlerken albüm kavramını bile bilmiyor. Bir albümün tamamını dinlemek yerine, platformların önerdiği veya sosyal medyada trend olan birkaç saniyelik parçalar tercih ediliyor. Bu kısa süreli dikkat, şarkıların da yapısını doğrudan etkiliyor. Dinleyicinin ilgisini ilk saniyelerde çekmeyen bir parça, şansı kalmadan gözden düşüyor. Şu an kim kalkıp dakikalarca “Kahır Mektubu”nun sadece melodisini dinler, girişini bekler ki? Çoğumuz hemen olsun, bitsin istiyoruz. Bu da müzik üreticilerini, şarkının “en çarpıcı” kısmını başa koymaya mecbur bırakıyor. Sonuç olarak, derinliği az, hızlı etkileyen ama çabucak tüketilen bir müzik kültürü ortaya çıkıyor.

Elbette bu hızlı tüketime karşı duran sesler de var. Özellikle birçok müzisyen hâlâ albüm çıkararak işler üretmeye çalışıyor. Farklı seslerle müzikler denemeye devam ediyorlar. Bu tarz işler belki geniş kitlelere ulaşmıyor ama sürekliliği olan bir dinleyici kitlesi tarafından ilgiyle takip ediliyor. Yani hâlâ müziği bir anlatım biçimi olarak gören, onunla derdini ifade eden insanlar var. 

Biz de Litros Sanat olarak, hızlı tüketime karşı duran üç önemli isimle bir araya geldik. Dünyaca tanınan kanun virtüözü, besteci Göksel Baktagir; Türk sanat müziğinin yaşayan efsanelerinden, bestekâr, mevlidhan ve koro şefi Amir Ateş; ve TRT Müzik Dairesi Başkanlığı yapmış, müzik eğitmeni ve şef Mehmet Güntekin. Onlarla, günümüz müziğinde olan “fast food” anlayışını, sanatçı ve dinleyici arasında nasıl bağ oluşturduğunu ya da var olan bağı yok edip etmediğini ve kendi eserlerinde bu etkilerden nasıl uzak durduklarını konuştuk. 

Hızlı tüketim büyük bir yara

Göksel Baktagir (Besteci):

Elbette popüler kültürlerin etkileşimiyle birçok şeyi, derinliği olmayan şeyler haline getirebiliyoruz. Çünkü bir şeyin daha derinleşmesi için demini alması gerekiyor. Özellikle konu sanatsa, incelikli ve estetik bir alana ihtiyaç var. Sanat, estetik değerler bütünüdür. O estetik değerlere kavuşması için, o sanatkârın o alanı iyice beslemesi gerekiyor. Derinliğe inmesi gerekiyor. Bu ciddi bir sabır, ciddi bir birikim işi olarak görünüyor.

Günümüzde aslında her şey hızla tüketilmeye başlandı. Özellikle son zamanlarda, çocuklarımızı daha derinden etkileyen bu sosyal mecralarda geçen ömürde, sekiz saniyeye kadar düşmüş dikkat durumu var. Aslında bu hızlı tüketim, büyük bir yara olarak hepimizi derinden etkiliyor. İnce sanatların hepsinin özünde ciddi manada büyük bir emek vardır ve o derinliğe kavuşması için zaman gereklidir. Popüler kaygılarla yapılan çalışmalar, ister istemez bu -fast food- anlayışı gibi bir sonuç ortaya çıkarmış oluyor. Bunu tabii ki günümüzde bir sanatın derdine düşmüş olan bir sanatkâr olarak kabul edemiyorum.

Ben daha çok derinlemesine olan yerlere talip olduğum için beni çok fazla derinden etkilemiyor. Şu tarafını daha çok önemsiyorum: Popüler kaygılarla bir çalışmaya başladığınız zaman, eğer o alana siz de evrilirseniz, o zaman yaptığınız sanat da olmaz. Sanatkarlar için de çok ciddi, önemli ve tuzak bir süreçtir. Günümüzde bazı şeyler sabun köpüğü misali olacak. Bu bir gereklilik. Bazen sadece bir trend olarak, bir kazanç olarak insanlar bunu uygulamış oluyorlar. Ama derin sanatlar içerisinde, mutlaka güzel bir şekilde yerine ulaştırmayı hedeflediğiniz sanatınızı ancak birikimle, sabırla ve emekle işleyebilirsiniz.

Derin kültüre sahipseniz kalıcı olursunuz

Ben her zaman için umutluyum. Çok severek kullandığım özlü bir söz var: “Her bitki kendi kökünden beslenir.” Aslında kökleri olmayan bir yerde yeşertmeye çalıştığınız şeyin çok fazla ömrü olmuyor. Derin köklerden aldığınız ilhamla siz o alanı çok güzel bir şekilde geliştirirseniz, o daha derinlikli ve daha kalıcı olmuş oluyor. Zaten dikkat ederseniz bütün dünyanın da en nihayetinde o ince sanatlarda, soyut olmayan kültürel değerler… Hep duyarız, ödüller verilir, bakarsınız ki onun altında bir derin kültür vardır. Yani derin kültüre sahip olan güzellikler ancak kalıcı olabiliyor ve hepimizin de aradığı, istediği bir şey bu.

Toplumsal olarak temel eğitim içerisinde de o ince sanatlarımıza daha iyi sarılırsak, kendi öz kültürümüzün devamlılığı noktasında da daha güzel yerlere geleceğimizi düşünüyorum. Bu kaygılarla bir tuzağa da düşmediğimiz anda aslında tamamen daha güzel olanı, daha nitelikli olanı yaşatacağımızı düşünüyorum. Gelecek kuşaklar içerisinde, ben kendi çocuklarımda bile görüyorum; algının çok daha derinleştiği, çok daha özü aslında idrak edebilecek yeteneklere sahip olan gençlerimiz var. Yeter ki doğruyu, güzeli, en rafine olan güzellikleri onlara hissettirmiş olalım. Bu açıdan da çok umutluyum.

Biz hızı frenleyen taraftayız

Amir Ateş (Mevlithan, Besteci): 

Musikimiz, dünyanın en nadide, en farklı kültür değerlerindendir. Musiki denilen “nutk-u ilahi” engin bir denizdir, namütenahi… Bu engin denizin içinde ne cevherler, ne pırlantalar, ne değerler var. Bunları anlatmak, pek insanoğlunun haddi dahi değildir diyebilirim. Bununla birlikte bildiğimiz kadar, duygularımızın bize imkân verdiği ölçüde çok enteresan bir zaman içinde olduğumuzu da ifade etmek istiyorum.

Dijital aletlerin ve dijital platformların ortaya çıkardığı pek çok olumlu ve olumsuz şey var. İstisnalar kaideyi bozmaz. Mutlak surette müspet olan yönleri de vardır, yok diyemeyiz. Ama bizim şu gönül tellerimizden çıkan sesi meydana getirecek bir alet yapılamadı ve yapılamaz, mümkün değildir. Bu durumu bu şekilde izah edebiliyorum.

Hızlılık, bizim musiki sanatımızın pek yakınında olan bir kavram olarak ifade edilemez. Biz daima ritmik bir halet-i ruhiye içinde, musikimizin gerek icrası gerek onun faaliyetini izah yönündeki çalışmalarında, mutlak surette bir hızlılığı frenleyen, daha ılımlı, daha normal bir yapıdayız. Çünkü hızlılık, daima farkında olmadan insanı uçurumlara itebilir, götürebilir. Hızlılığı hiçbir zaman için ben şahsen düşünmüyorum.

‘Gönül interneti’nden yanayım

Benim pek internetle uzak yakın alakam olmadığı için, biraz evvel ifade ettiğim gibi daima “gönül internetimin” kullanılmasından yanayım ve bundan da memnunum. Çünkü benim kendi öz değerlerimden başka bir şey, benim ruh duygularıma, ilham anlayışıma yaklaşamaz. Bu nedenle memnunum. Yani kendi yaşantımın musiki ile ilgili en güzel nağmelerini, en güzel ritimlerini, en güzel makamlarını, en güzel tavırlarını hiçbir zaman elden bırakmamam gerektiğini düşünüyorum.

Esenler Belediyesini tebrik ederim

Ek olarak  Esenler Belediyesi Buhurizade Mustafa Itrî Efendi’ye atfettiği kültür sanat sezonuna özel, “İstanbul Şiirleri Beste Yarışması” düzenledi. Bendenizin yanında çok değerli sanatçı arkadaşlarımızla çok özel eserler seçtik. Belediyenin vermiş olduğu bu önemli, duygusal ve kendi öz kültürümüze yönelik bu önemi kesinlikle ifade edecek bir söz bulamıyorum. Tebrik ediyorum, takdir ediyorum.

Kültürün asıl taşıyıcısı klasik olandır

Mehmet Güntekin (Yazar, Müzikolog)

Sürekli tüketim, çabuk unutturma, yerine yenisini üretme ve bir dönüşüm sağlama… Popüler müziğin temellendiği anlayış bu zaten. Bunun iktisadi boyutu, ekonomik anlamdaki boyutu çok önemli tabii. Büyük sermayelerin, paraların döndüğü bir piyasa. Günümüzün popüler müzik anlayışı için de öyle olması da gerekiyor diyebiliriz. Müziğin bu anlamda bir diğer tarafı var. Madalyonun öteki yüzü de klasik olanlardır. Klasik olan ise popüler olanla taban tabana zıt bir mantığa dayanır. Bunun temeli de sürekli unutmak değil, sürekli hatırlamak felsefesidir.

Klasik müzikler, unutturulmaya çalışmanın aksine unutturmamaya çabalama temeline dayandığı için aslında bu iki müzik türü anlayış açısından tamamen ayrıdır. En temel farklılıklarını bu şekilde ortaya koyabiliriz. Tabii ki biz mesleki mensubiyet açısından klasik müzik tarafında olduğumuz için, Klasik Türk müziği sanatçısıyım ben. Klasik olandan yana, yani çok eski temele dayanan, kültürel birikimimizin temel unsurlarından biri olan Klasik Türk müziği anlayışına uygun faaliyet ediyoruz. Mesleğimizi o şekilde icra ediyoruz. Popüler müziğin sürekli tüketim anlayışı bize, onun için tamamen uzak ve bizim çok dışımızda bir anlayış.

Tanburi Cemil Bey hala genç!

Dikkat ederseniz, eserler çok hızlı değiştiği gibi o eserleri icra eden müzisyenler de günümüz dünyasında çok hızlı değişiyor. Bir yıldız parlıyor ve sönüyor; bir daha hatırlayan da olmuyor neredeyse, paraleldir yani birbirine. Popüler müzik dünyasında yeni yıldızlar üretmek zorundasınız, yeni eserler üretmek zorundasınız. Onun için sıkı bağlar kurulmaz. Daha iyi anlaşılabilmesi için bir kontrast olsun diye şu şekilde ifade edeyim; klasik müziklerde ise belli icracılar -saz sanatçısı olsun, ses sanatçısı olsun- çok temelli bir şekilde izleyici, dinleyici tarafından hep takip edilir. Mesela şöyle bir örnek vereyim, somutlaştırmak için: Tamburcu Cemil, 1916’da öldü. Yüz seneyi geçti yani vefat edeli. Ama hala genç, Türk müziği öğrenmek isteyenlerin nazarında o bir idoldü ve hep dinlenir plaklar vasıtasıyla, kayıtlar vasıtasıyla. Ayrıca Münir Nurettin Selçuk ve çeşitli hafızlar da öyle. Allah’tan plak yetişmiş o dönemlere. Kısaca, o bağ klasik olan tarafta daha güçlüdür ama popüler tarafta çok zayıftır, günübirlik yani.

Popüler olan hep ezici olacak

Popüler müzikler, dünyanın her kültüründe, tarihin her kesitinde günlük ihtiyaca cevap veren müziktir; hep olagelmiştir. Yani çok doğal bir kültürel akış, toplumsal hayatta. Günlük hayatın içinde o her zaman olacaktır ve baskın bir şekilde yer alacaktır. Bunda bir anormallik yok. O tür popüler müzik, adı üstünde popüler; yani günün insanının günlük ihtiyaçlarına cevap veren müziklerdir. Onlar hep ezici bir çoğunlukta devam edecek. Klasik olanlar ise daha küçük bir alanda ama daha temelli, kültürün asıl taşıyıcıları olarak bir taraftan hayatını sürdürecektir.

Biz Selimiye Camii gibiyiz!

Benim bugün profesyonel müzik hayatımda otuz dokuzuncu yılım. Önümüzdeki yıl kırkıncı yılıma gireceğim. 1986’dan beri Cumhurbaşkanlığı Klasik Müzik Korosu bünyesinde çalışıyorum. Ben klasik müzik tarafında olduğum için, mesleki olarak bizde böyle bir kaygı ve etki yok. Biz zaten; Süleymaniye Camii, Selimiye Cami gibiyiz.  Eskir mi bunlar? Hayır, eskimez. Hatta hala çok büyük, dünya tarafından ilgi gösterilen eserlerdir. Ama çok büyük kalabalıklar mı ilgi gösteriyor? Hayır, daha azınlıkta olan bir insan topluluğu bunları takip ediyor. Popüler dünyanın müziği, sadece bu ülkede yaşayan, bu dünyada yaşayan biri olarak ne olup bittiğini anlamak açısından gözlemlediğimiz bir şey. Yoksa bizim müzik tarzımıza doğrudan etkisi olan bir durum değil.






Yorum Yaz