Film, kendi çocuk hâlimle kurduğum konuşma

SİNEMA Röportaj

Şeyhmus Altun’un ilk uzun metraj filmi “Aldığımız Nefes", kimya fabrikası patlamasıyla sarsılan küçük bir kasabada, hayatı bir anda değişen on yaşındaki Esma'nın hikâyesini anlatıyor. “Esma’nın çocuk dünyasının,  baskı ve belirsizlik içinde nasıl adım adım dönüştüğünü izliyoruz” diyen Altun, “Aldığımız Nefes bir nevi kendi geçmişimle, kendi çocuk hâlimle kurduğum geç bir konuşma gibi” ifadelerini kullanıyor.

Türkiye–Danimarka ortak yapımı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü ile TRT Sinema desteğiyle çekilen Şeyhmus Altun’un ilk uzun metraj filmi “Aldığımız Nefes” (As We Breathe), dünya prömiyerini 50. Toronto Uluslararası Film Festivali'nde, Avrupa prömiyerini San Sebastian'da ve Türkiye prömiyerini 62. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü’nü alarak gerçekleştirmesinin ardından festival yolculuğundaki yükselişini sürdürüyor. Film, 36. Ankara Film Festivali’nde Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film Ödülünü yönetmen Şeyhmus Altun’la kazanırken, En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü Sevi Sevgi’ye, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü ise Hakan Karsak’a verildi. Yapım, uluslararası başarısını da perçinleyerek 46. Kahire Uluslararası Film Festivali’nden Bronz Piramit-Jüri Özel Ödülü ile döndü.

Başrolünde genç yetenek Defne Zeynep Enci’nin yer aldığı filmde; Sacide Taşaner, Rüzgâr Usta, Aras ve Deniz Kavak ile Hakan Karsak gibi başarılı oyuncular yer alıyor. “Aldığımız Nefes", kimya fabrikası patlamasıyla sarsılan küçük bir kasabada, hayatı bir anda değişen on yaşındaki Esma'nın hikâyesini anlatıyor. Film, erken yaşta büyümek zorunda kalan bir çocuğun umuda tutunma çabasını zarif ve güçlü bir dille izleyiciye aktarıyor. Litros Sanat olarak; Altun ile filmini ve festivali konuştuk.

“Taşınmasaydık” sorusundan doğan bir film

İlk uzun metraj filminiz “Aldığımız Nefes” pek çok festivalden ödüllerle döndü. Filmin senaryo yazım aşaması nasıl şekillendi?

Anadolu’nun küçük bir kasabasında bir türlü sönmeyen bir yangın başlıyor. Hikâyenin merkezinde 10 yaşındaki Esma ve ailesi var. Yangın büyüdükçe baba hem işini hem de yavaş yavaş ellerindeki her şeyi kaybetmeye başlıyor. Aile, felaketin gölgesinde oradan gitmeye zorlanıyor ama gidecek bir yerleri yok. Biz de Esma’nın çocuk dünyasının, bu baskı ve belirsizlik içinde nasıl adım adım dönüştüğünü izliyoruz. Ailenin yangın karşısında sahip olduğu çaresizlik, Esma’nın da kendi kaderi üzerindeki sözsüz mahkûmiyetine ayna tutuyor.

Filmin çıkış noktası da aslında yıllardır içimde taşıdığım, çocukluğumdan kalma anılara dayanıyor. Beni büyüten, şekillendiren hikâyeler… Ailece, daha sekiz yaşındayken Diyarbakır’dan İstanbul’a taşındık ve o yolculukla birlikte dünyamız bir anda değişti. Arkada bıraktıklarımızla karşılaştığımız yeni hayat arasındaki fark, çocuk yaşta anlamlandırmakta zorlandığım bir değişimdi. Yıllar sonra kendime sık sık şu soruyu sormaya başladım: “Peki ya taşınmasaydık?” Bu basit görünen soru, zihnimde hiç beklemediğim kadar derin bir yankı uyandırdı. “Ne değişirdi?, Ne aynı kalırdı?, Kim olurduk?, Ailemin, çocukluğumun, hatta kişiliğimin hangi parçaları o şehirde kalsaydı bugün başka bir şeye dönüşürdü?” Bu soruların peşine düştükçe bir kurmaca dünya kendiliğinden şekillenmeye başladı. Bazen insan, kendi geçmişiyle kurduğu mesafenin aslında bir yanılsama olduğunu fark ediyor. Ben de yazarken öyle hissettim. Bulduğum cevaplar çok iç açıcı değildi belki; kimi zaman içimi burkan, kimi zaman beni kendi çocukluğumla yüzleştiren şeylerdi. Ama tam da bu yüzden filmin ruhunu belirlediler. Çünkü unutmadan, yok saymadan anlatmak istedim. Hikâyenin temelinde “yersizleşme” diyebileceğim bir duygu vardı. Kendini hiçbir yere tam olarak ait hissedememe… Hem geldiğin yerin hem gittiğin yerin arasında sıkışma… Ve o arada kaldığın yerde, istemeden de olsa değişmek zorunda kalma. Bu senaryoyu yazarken ben de Türkiye’den taşınma arifesindeydim; yani geçmiş ve gelecek arasında askıda kaldığım bir dönemdeydim. Bu yüzden bir yere ait olmak ya da olamamak fikri benim için sadece entelektüel bir ilgi alanı değil, birebir yaşadığım bir duyguydu. Filmde de bu duygunun izini sürdüm: Bir insanı içinde bulunduğu coğrafya nasıl dönüştürür? Bir ev, bir şehir, bir yangın, bir göç… Bunların her biri nasıl bir kaderin yönünü değiştirir? Ve bir çocuk, bütün bu değişimin ortasında büyürken neleri içinde saklamak zorunda kalır? “Aldığımız Nefes” tam da bu soruların, bu içsel yolculuğun bir yansıması olarak ortaya çıktı. Bir nevi kendi geçmişimle, kendi çocuk hâlimle kurduğum geç bir konuşma gibi.

Film, bir felaketin ortasında büyümeye çalışan bir çocuğun iç sesiyle ilerliyor. Seyircinin Esma’nın sessizliklerinde, boşluklarında ve dönüşümünde hissetmesini istediğiniz temel duygu neydi?

Film, aslında bir felaketin ortasında büyümeye çalışan bir çocuğun iç sesinin izini sürerken, benim de yıllardır üzerine düşündüğüm bazı duygulara ayna tutuyor. Seyirciye tek bir “mesaj” verme niyetinde değildim; çünkü hayatın kendisi çoğu zaman tek bir cümleyle açıklanamayacak kadar karmaşık. Benim için en önemli olan, hikâyeyi mümkün olduğunca samimi bir şekilde kurabilmekti. Kendi deneyimlerimden yola çıkan bir anlatıyı süslemek, dramatize etmek ya da seyirciyi belirli bir duyguya zorlamak istemedim. Tam tersine, gerçekte olduğu gibi; sade, çıplak, hatta zaman zaman biraz mesafeli kalmasını tercih ettim. Ben sessizliğin ve söylenemeyenlerin sinemada çok güçlü bir karşılığı olduğuna inanıyorum. İnsanların çoğu zaman konuşarak değil, tam da sustukları yerlerde kendilerini açığa vurduklarını düşünüyorum. Bu nedenle film boyunca büyük açıklamaların, yüksek perdeden duygusal çıkışların arkasına saklanmak yerine; o boşluklarda, bakışlarda, duraksamalarda bir anlam kurmaya çalıştım. Hikâyenin dokusu biraz da bu suskunluklardan örüldü diyebilirim. Anlatıda özellikle izleyiciye de bir alan bırakmak istedim. Çünkü her izleyicinin kendi geçmişi, kendi kırılma noktaları ve kendi sessizlikleri farklı. Film, onların da o boşluklara kendi duygularını, kendi sorularını yerleştirebilmesine izin veren bir yapıda olsun istedim. Bu nedenle kesin yargılardan, net çözümlerden, didaktik söylemlerden bilinçli bir şekilde uzak durdum. Seyircinin filmden çıkarken tek bir cevap değil, belki birkaç yeni soru, birkaç yeni his taşımasını istedim. Çünkü bazen soruların kendisi, cevaplardan çok daha anlamlı oluyor.

Yıkımın ortasında bile yaşam devam ediyor

Kimya fabrikası patlaması gibi realitesi ağır bir olayı, on yaşındaki bir çocuğun dünyasından anlatmayı neden tercih ettiniz?

Öncelikle filmin akışı zaten yavaş yavaş Esma’nın dünyasına doğru süzülen bir yapı taşıyor. Başlangıçta, felaketin kendisine ve yetişkinlerin hayatta kalma mücadelesine tanık oluyoruz; özellikle baba figürünün ayakta kalma çabası ilk yarıda merkezi bir yerde duruyor. Fakat film ilerledikçe, hikâyenin odağı bilinçli bir şekilde kayıyor ve biz olayların çocuklar üzerinde nasıl bir duygu dünyası yarattığını, onların sessizce şekillenen iç dünyalarını takip etmeye başlıyoruz. Bu tercih, yetişkinlerin aldığı kararların, söylediklerinin ya da söylemediklerinin çocukların dünyasında nasıl kalıcı izler bıraktığını göstermek içindi. Çünkü çocuklar çoğu zaman olup bitenleri anlamaya çalışırken ses çıkarmazlar ama en derin etkileri onlar yaşar. Ben de tam olarak o sessiz alanı görünür kılmak istedim. Felaket temasının kendisi ise doğrudan hikâyenin kişisel çıkış noktasına dayanıyor. Bir kız çocuğunun, her şeye rağmen kendi varlığını ortaya koyma çabası, kendi yolunu bulma isteği benim için çok önemliydi. Patlama, yangın, yıkım… Bunlar elbette sert gerçeklikler, fakat benim niyetim felaketi “gösteriş” olarak kullanmak değildi; aksine bir çocuğun bu ortamda nasıl ayakta kaldığını, nasıl bir iç direnç geliştirdiğini anlatabilmekti. Senaryoyu yazdığım dönemde ruh hâlim daha karamsardı, bu kaçınılmaz olarak hikâyeye de yansıdı. Ama karamsarlığın içinde bile hayatın kendine bir yol açtığını görüyoruz. İnsanlar, özellikle de çocuklar, çoğu zaman yetişkinlerden çok daha güçlü bir hayatta kalma içgüdüsü taşıyor. Bu yüzden filmin içinde, tüm yıkımın ortasında bile yaşamın sürmeye çalıştığını, sessiz ama ısrarcı bir şekilde devam ettiğini gösteren bir damar var. Bence filmin özü de tam bu noktada duruyor: Yıkımın ortasında bile bir çocuğun nefes alacak bir yer bulma çabası ve hayatın, tüm darbelerine rağmen, bir şekilde akmaya devam edişi.

Filminiz hem Ankara hem Kahire’den ödüllerle döndü ve dünyanın farklı kültürel bağlamlarında karşılık buldu. Sizce filmin bu evrensel yankısının temelinde ne var? Türkiye–Danimarka ortak yapımı olmasının bu başarıda nasıl bir payı olduğunu düşünüyorsunuz?

Film daha proje aşamasındayken uluslararası bir yapım olmasına özellikle önem verdik. Çünkü anlattığımız hikâye bu coğrafyadan çıkıyor olsa da, taşıdığı duyguların ve meselelerin sınırları aşabilecek bir potansiyele sahip olduğunu düşünüyorduk. Bu yüzden sürecin en başından itibaren yurt dışındaki senaryo atölyelerine, film marketlerine katıldık; farklı ülkelerden profesyonellerle temas kurduk. Hikâyenin başka dillerde, başka kültürel bağlamlarda nasıl duyulduğunu görmek, hem proje açısından hem de anlatının evrensel karşılığını ölçmek adına çok öğreticiydi. Cinsiyet eşitsizliği, çevresel felaketler, göç, aidiyet gibi temalar, ne yazık ki yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın çok büyük bir kısmının ortak meseleleri. Hikâye 2000’lerin başında geçiyor olsa da bugünün gerçekliğine fazlasıyla temas eden bir tarafı var. Bu da filmi nereye götürürsek götürelim bir sohbet alanı, bir empati zemini yaratıyor. İnsanlar kendi ülkelerinde yaşadıkları sorunlarla bizim hikâyemiz arasında bağ kurabiliyor ve bu bağ filmin yankısını güçlendiriyor.

 

 

 

Yorum Yaz