“Asıl hikâye, yüzün içinde saklı olanla başlıyor”

PLASTİK SANATLAR

Sürreal biyografi sanatçısı ressam Vahap Aydoğan: “Eserlerim bir portre gibi görünse de aslında yalnızca bir yüzü anlatmıyor. Bir insanın içinden geçen zamanı, kırılmaları ve görünmeyen katmanları çalışıyorum. Bu yüzden tek bir figürle yetinmiyorum; küçük imgeler, parçalı anlatılar ve bilinçaltına yaslanan semboller eşlik ediyor. Eserlerimdeki kadınların hiçbiri belirli bir kişiye ait değil… Gerçek bir portre çizmiyorum, bir temsil alanı kuruyorum. İzleyici baktığında yalnızca estetik bir yüzle karşılaşsın istemiyorum. Benim derdim görünmeyeni görünür kılmak. Çünkü asıl hikâye, yüzün içinde saklı olanla başlıyor.”

Çeyrek asırdır resimle uğraşan Vahap Aydoğan, sürreal biyografi çalışmaları ile dikkat çekiyor. “Sürreal biyografi, dediğim şey aslında yaşanmış bir hayatın, gerçekliğini kaybetmeden; ama görünmeyen katmanlarını açığa çıkararak yeniden anlatılması.” olarak tanımlayan Aydoğan, sanatına dair merak ettiklerimiz Litros Sanat okurları için cevapladı. Toplumsal olayların insanlarda açtığı yaraları, katmanlar halinde belli semboller üzerinden anlatan ve kadın figürünün ön planda olduğu resimleriyle tanınan Aydoğan, gerçek bir portre çizmediğini bir temsil alanı yarattığını söylüyor. Mardin’in sanatına olan etkisinden de bahseden Aydoğan, taş, ahşap ve toprak gibi doğal malzemeleri neden kullandığını vurguladı. Gazze’deki acıya da duyarsız kalmayan ve bu anlamda yaptığı çalışmasıyla dikkat çeken Aydoğan, mayıs ayında Mardin’de açılacak olan sergisini de anlattı.

Ne zamandır resim yapıyorsunuz? Eğitiminizde bu yönde… Aldığınız eğitim sanata olan bakışınızı nasıl yoğurdu?

Zaman, insanı nereden nereye savuracağını önceden söylemez. Küçük yaşlarda resimle değil, kil ile yaptığımız üç boyutlu figürlerle tanıştım; çünkü örgün eğitim hayatım boyunca resim öğretmenim hiç olmadı. Bölgesel koşullar ve öncelikler bambaşkaydı. Resimle gerçek karşılaşmam ise lisede Keçiburcu’nda açılan bir sergi sayesinde oldu.

Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Türkiye’nin birçok coğrafyasında sergiler açtım. Ancak kendimi bütünüyle bulduğumu söyleyemem. Çünkü sanat benim için bir varış değil, süren bir arayış. Yirmi beş yıllık pratiğimde beni asıl biçimlendiren; aldığım eğitimden çok, yaşadığım coğrafya ve hayatın içindeki dinamikler olduğunu söylemem daha doğru olcaktır. 

Gerçek bir yaşamı metaforlarla yeniden kurdum

Sürreal biyografi sanatçısı olarak tanımlanıyorsunuz. “Sürreal biyografi” kavramını ilk sizin ağzınızdan duyanlar için sade bir dille açıklayabilir misiniz? Bu yaklaşım nasıl doğdu?

Aslında az önce sorduğunuz “Yolunuzu buldunuz mu?” sorusuyla da bağlantılı bir mesele bu. Uzun yıllar çağdaş sanatın farklı alanlarında üretimler yaptım. Ancak bir gün, bir insanın yaşam öyküsünden derinden etkilendim. Onu dinlerken kendimi, koca bir çınara bakıyormuş gibi hissettim. Hayatını anlatırken aslında bir biyografi değil, bir hafıza katmanını gördüm. O noktada o çınarın biyografisini sürreal imgelerle çalıştım. Gerçek bir yaşamı, doğrudan betimlemek yerine; rüyaya, metafora ve bilinçaltına yaslanan bir dille yeniden kurdum. “Sürreal biyografi” dediğim şey tam olarak bu: Yaşanmış bir hayatın, gerçekliğini kaybetmeden; ama görünmeyen katmanlarını açığa çıkararak yeniden anlatılması.

“Derdim güzellik üretmekten çok görünmeyeni görünür kılmak”

Eserleriniz portre gibi ama farklı… Sadece insan yok birçok anlatı var. Kafa karıştıran, düşünmeye iten belki de… Küçük küçük imgelerle dolu…  Ve genelde kadın figürleri görüyoruz. Neden özellikle bu yönde eserler yapıyorsunuz?

Eserlerim ilk bakışta bir portre gibi görünse de aslında yalnızca bir yüzü anlatmıyor. Bir insanın içinden geçen zamanı, kırılmaları ve görünmeyen katmanları çalışıyorum. Bu yüzden tek bir figürle yetinmiyorum; küçük imgeler, parçalı anlatılar ve bilinçaltına yaslanan semboller eşlik ediyor. Hayat lineer ilerlemiyor; ben de onu lineer anlatmıyorum. Kadın figürlerine yönelmem tesadüf değil. Ancak eserlerimdeki kadınların hiçbiri belirli bir kişiye ait değil; hepsi zihinsel ve duygusal bir inşanın ürünü. Gerçek bir portre çizmiyorum, bir temsil alanı kuruyorum. Kadın, işlerimde sadece bir cinsiyet değil hem taşıyan hem direnen bir varlık hâli. Bu yüzden ortaya çıkan figür, tek bir kadını değil, ortak bir insanlık hâlini işaret ediyor. İzleyici baktığında yalnızca estetik bir yüzle karşılaşsın istemiyorum. Yüzün arkasındaki yükü, ağırlığı, parçalanmışlığı da hissetsin istiyorum. Benim derdim güzellik üretmekten çok, görünmeyeni görünür kılmak. Çünkü asıl hikâye, yüzün içinde saklı olanla başlıyor.

Toplumsal meseleler sanatınızı nasıl yönlendiriyor? 

Sanatımı doğrudan slogan ya da tepki üzerinden kurmam. Daha çok, toplumsal olanın bireyin iç dünyasında açtığı yaraya odaklanırım. Çünkü büyük meseleler en çok insanın içinde görünür hâle gelir. Ben o iç titreşimi yakalamaya çalışıyorum.

“İzleyiciyle aramda bilinçli bir boşluk bırakıyorum”

Toplumsal temaları  “savaş, göç, kimlik” gibi semboller üzerinden ifade etme yaklaşımınızın ardındaki düşünce nedir? Bunu doğrudan anlatım yerine mecazi anlatımla yapmayı tercih etmenizin nedeni nedir?

Savaş, göç ve kimlik gibi temalar zaten yeterince çıplak ve ağır. Onları yeniden çıplaklaştırmak yerine, dönüştürmeyi tercih ediyorum. Çünkü benim ilgilendiğim şey olayın kendisi değil; o olayın insanda açtığı iç yarılma. Mecazi anlatımı seçmemin nedeni de bu. Sembol, gerçeği gizlemek için değil, onu tek bir anlama hapsetmemek için var. İzleyiciyle aramda bilinçli bir boşluk bırakıyorum. O boşlukta herkes kendi hikâyesiyle karşılaşsın istiyorum.

Eserlerinizde “sessizlik”, “görünmeyen” veya “hafıza” gibi kavramlar sıkça öne çıkıyor. Bu kavramlar sizin için nasıl bir metafor oluşturuyor?

Sessizlik benim için geri çekilme değil, içte büyüyen bir yoğunluk. Görünmeyen, ilk bakışta fark edilmeyen ama eserin asıl ağırlığını taşıyan katman. Hafıza ise zamanın insanda bıraktığı iz, silinse de kaybolmayan bir tortu. Bu üç kavram, işlerimde bir atmosfer değil anlatının derin damarları. Görünen yüzün altında dolaşan asıl hikâyeyi onlar taşıyor.

“Sarsıntının izini sürüyorum”

“Bir yere varmayı değil, bir yerden kopuşu resmettiğinizi” söylemişsiniz. Bu düşünceyi sanat pratiğinizde nasıl konumlandırıyorsunuz?

Aslına bakarsanız ben sonuçları değil, kırılma anlarını resmediyorum. Çünkü insanı dönüştüren şey çoğu zaman vardığı yer değil, geride bıraktığı yerdir diye düşünüyorum. Sanat pratiğimde bu yaklaşım, bütünlüklü ve kapanmış kompozisyonlardan uzak durmamla görünür. Figürler tam değildir, anlatı tamamlanmaz bazen izleyiciye bırakırım. Ve eser eksik kalır. O eksiklik bilinçli bir tercihtir. Çünkü kopuş, netlikten çok sarsıntı üretir. Ben o sarsıntının izini sürüyorum.

“Malzemenin doğası ile çalışmak, anlatiyi daha sahici kılıyor”

Çalışmalarınızda taş, ahşap ve toprak gibi doğal malzemelerin merkezi bir rol oynadığını görüyoruz. Bunları tercih etmenizin nedeni nedir?

Taş, ahşap ve toprak benim için sadece malzeme değil, hafızası olan yüzeyler. Her biri zamanla temas etmiş, aşınmış, dönüşmüş. Benim anlatmak istediğim insan hâli de biraz böyle. Doğal malzemeleri tercih etmemin nedeni, yapay bir pürüzsüzlükten uzak durmak istemem. Çatlak, damar, iz… Bunlar benim için kusur değil, anlamın kendisi. Malzemenin doğasıyla çalışmak, anlatıyı daha sahici kılıyor…

“Sükût, bir yüzleşme alanı açacak”

Ve son olarak Sükût serginizi de konuşalım. Bu sergi içinde ne tür eserler var? Bu sergide sanatın farklı alanlarını da göreceğiz sanıyorum. Video art ve enstalasyon çalışmaları da olacak. Onlardan da bahseder misiniz? 

Sergi, mayıs ayı içinde Şanlıurfa’daki Germüş Kilisesi yerleşkesinde izleyiciyle buluşmak üzere planlandı. Metruk kilisenin çevresine kurulan çember biçimli yerleştirme, izleyiciyi yalnızca izleyen değil, dolaşımın bir parçası hâline getiriyor. Sükût, estetik bir sunumdan çok, bastırılmış olanla temas etme cesareti. Söylenmeyeni duymaya, görmezden gelineni fark etmeye dair bir çağrı. Savaşın ve zorunlu göçün özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinde bıraktığı yapısal izleri ele alıyorum. Göbeklitepe’den bugüne uzanan geniş tarihsel hatta, 20 farklı coğrafyadan seçilmiş 20 kadın yaşamı üzerinden tekrarlayan bir düzeni açığa çıkarıyorum. Kadın cinayetleri, zorla evlilikler, yerinden edilme, kimliğin aşınması ve görünmeyen emek; burada tek tek trajediler değil, birbirine eklemlenen bir süreklilik olarak ele alınıyor.

Video art bölümünde, dünyada ve bu topraklarda bireye biçilen kimlik kalıplarını, özellikle kadın bedeni ve varlığı üzerinden kurulan görünmez sınırları ele alan bir çalışma yer alıyor. Söylenen sözlerden çok, dayatılan rollerin yarattığı iç gerilimi görünür kılmaya çalışıyorum. Mekâna özgü enstalasyon ise yalnızca izlenen bir iş değil; taşın, boşluğun ve sesin içinde konumlanan bir deneyim alanı. İzleyici orada pasif bir göz değil, o sessizliğin içindeki özneye dönüşüyor. Yerleştirilen aynalar, izleyiciyi yalnızca esere değil, kendi bakışına da yöneltiyor. Bir yüzleşme alanı açıyor.

“Yıkımı değil, insanda açtığı yarayı çalıştım”

Gazze ile ilgili çalışmanızda oldukça dikkat çekici idi. O eseri ne zaman, nasıl bir duygu ile yapmıştınız? Ve Gazze ile ilgili çalışmalarınız devam ediyor mu?

Gazze ile ilgili çalışmam, yalnızca bir coğrafyaya dair değil; zulme, soykırıma ve adaletsizliğe maruz kalmış, yerinden edilmiş tüm halklara dair bir duyarlılıkla ortaya çıktı. Gazze o acının sembolüydü. Resimde doğrudan bir sahne anlatmadım. Yıkımı değil, insanda açtığı yarayı çalıştım. Parçalanmış yüzeyler ve suskun figürler üzerinden ortak bir insanlık kırılmasına işaret etmek istedim. Bu nedenle o tema benim için kapanmış değil; çünkü mesele tek bir coğrafya değil, süreklilik gösteren bir vicdan meselesi.

Merve Yılmaz Oruç
Merve Yılmaz Oruç

Gazeteci. 28 Şubat 1991 tarihinde İstanbul Eyüpsultan’da doğdu. Evli ve bir çocuk annesi. Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden 2013 yılında mezun oldu. Önce sektörel bir der ...

Yorum Yaz