Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Abu Dabi Saadiyat Adası’nda, Jean Nouvel’in tasarladığı devasa kubbenin altındaki "Işık Yağmuru"na adım attığınızda, modern bir müzeden ziyade bir vahanın fütüristik yansımasıyla karşılaşıyorsunuz. Louvre Abu Dabi, sadece ihtişamlı bir yapı değil; Batı merkezli sanat tarihi anlatısına alternatif, kronolojinin coğrafi sınırları yendiği bir eş zamanlı tarih deneyi. Müze, insanlığın farklı bölgelerinde ama aynı zamanlarda filizlenen eser bırakma arzusunu, Buda heykellerini Madonna figürleriyle, Peru ölüm maskelerini Mısır lahitleriyle yan yana getirerek sergiliyor.
Bu devasa yatırımın arkasında ciddi eleştiriler de yükseliyor: "Kiralık isimler, ithal eserler, kültür ihracı, kopyacılık “gibi ve daha neler.
Ancak Abu Dabi’nin, Dubai gibi kaynaklarını sadece gökdelenler ve eğlence sektörüne yatırmak yerine, rotayı kültüre çevirmesi başlı başına dikkat çeken bir strateji. Evet, koleksiyonun önemli bir kısmı kredilerle ve satın almalarla oluşturuldu. Fakat şunu unutmamak gerekir ki; bugün Avrupa müzelerini dolduran o görkemli ve paha biçilemez eserlerin, büyük kısmı sömürgecilik ganimetleri veya aristokrat himayesiyle, çoğu zaman ana vatanlarından koparılarak elde edildi. Abu Dabi, bugün finansal gücüyle aynı eserlere sahip olmaya çalışırken aslında sanat dünyasındaki etik dengeyi, paranın gücüyle yeniden ama daha şeffaf bir zeminde sorgulatıyor. Sıfırdan bir kültür-sanat dili oluşturma sürecindeki bu "stratejik çıraklık", aslında bir kopyalama değil; dünyanın en iyileri üzerinden kendi özgün üslubunu bulma yolundaki kararlı bir adaptasyon olarak yorumluyorum.
Bu kavramsal zeminde, müzede yer alan "Picasso, The Figure" sergisi, projenin özüyle anlamlı bir diyalog kuruyor bence. Picasso’nun yetmiş yıl boyunca insan vücudunu parçalayıp yeniden inşa etme tutkusu, aslında müzenin sanat tarihi yazımına yaklaşımıyla paralel bir yıkıcılığa sahip. Picasso, figürü bozarken ne kadar "çırak " idiyse, o formları besleyen arkaik maskeler ve Sümer-Akad kalıntıları da o kadar yaşlı ve ustaydı.
Serginin küratörleri Cécile Debray ve Virginie Perdrisot-Cassan’ın da vurguladığı gibi; dünyanın en zengin sanatçı koleksiyonundan derlenen bu monografik yolculuk, Doğu ve Batı arasındaki o kültürel kavşakta figürün nasıl yeniden icat edildiğini araştırıyor.
Beş perdede parçalanma hikayesi
Sergi, Picasso’nun formla olan ilişkisini beş tematik bölüme ayırarak bir kronolojiden ziyade "başkalaşımın" (metamorfoz) hikayesini anlatıyor. İlk galeriye girdiğinizde, Picasso’nun Katalan heykeliyle, Afrika ve Okyanus sanatıyla olan o ilk mahrem karşılaşmalarına tanıklık ediyorsunuz. Bu karşılaşmalar, bedenin radikal bir biçimde basitleştirildiği ve Kübizm’in temellerinin atıldığı o sarsıcı dönemi şekillendiriyor.
1917’deki İtalya seyahati ve Pompeii ziyaretleri, sanatçının "klasisizme dönüş" olarak adlandırılır. Ancak bu, akademik bir tekrar değil; antik mermerlerin fiziksel varlığıyla doğrudan ve somut bir karşılaşmadır. Savaş sonrası Avrupa’sının yıkılmış ve sakatlanmış bedenlerine karşılık, Picasso’nun sunduğu idealize edilmiş, mermersi formlar bir tür restorasyon, bir iyileşme çabasıdır.
Serginin en etkileyici metaforlarından biri, astronomi ve mitolojinin kesiştiği noktada duruyor. Orion takımyıldızının bir yıldız ağına dönüşümü, Picasso’nun insan gövdesini parçalayarak bir takımyıldız gibi yeniden dizmesinin görsel bir kanıtı gibi. Picass , Yunan mitolojisindeki yarı insan yarı boğa canavar Minotaur hayranıdır. 1930’lardan itibaren figürlerin nasıl anıtsallaştığını, Minotaur efsanesinden beslenen sürrealist melez varlıkların psikolojik gerilimlerini görürüz. Picasso sanatı sadece bir yansıma değil, bir metamorfoz alanı olarak kullanıyor. Guernica’da da özgürlük mücadelesinin bir isyan sembolü olarak Minotauru farklı formlarını kullandığını görürüz.
Guernica yankıları
Sergideki en çarpıcı anlardan biri de kuşkusuz, Dora Maar’ın Guernica’nın doğumunu belgeleyen fotoğraflarının, Iraklı usta Dia al-Azzawi’nin “Elegy to my trapped city” “Tuzağa düşmüş şehrime ağıt” (2011) adlı eseriyle yan yana gelişi. Sanatın, savaşa karşı bir haykırış aracı olarak nasıl evrildiğini, farklı coğrafyalardan gelen acıların aynı görsel dilde nasıl buluştuğunu görmek sarsıcı. Azzawi’nin bu muazzam eserine ve Guernica ile kurduğu o derin bağa, bu serginin kendi bağlamından kopmaması için ayrı bir sayıda, müstakil bir başlık altında yer vereceğim. Ancak şu kadarını söylemek gerekir: Picasso’nun Avrupa’nın kalbindeki çığlığı, bugün Abu Dabi’de Ortadoğu’nun sızısıyla benzer biçimde yankılanıyor.
Serginin son bölümü, Picasso’nun o meşhur "son çalışmalarına" odaklanıyor. Özgürleşmiş çizgiler, silahlar, matadorlar ve İspanyol kimliğinin arketiplerine dönüş... Burada artık figür, sanatçının elinde tam bir özgürlüğe kavuşmuş. Abu Dabi’nin kendi üslubunu bulma sürecindeki o dinamizm, Picasso’nun son demlerindeki o hırçın yaratıcılıkla garip bir uyum içinde.
Kadrajımdaki Picasso: Formun ve rengin hırçın dansı
Sergi salonlarında ilerlerken, Picasso’nun figürle olan kavgasının sadece zihinsel bir süreç değil, fiziksel bir hesaplaşma olduğunu bizzat deneyimliyoruz. Kadrajıma giren o son dönem tablolarındaki hırçın fırça darbeleri, figürün artık bir temsil aracı olmaktan çıkıp başlı başına bir enerji patlamasına dönüştüğünü açık şekilde hissediyorsunuz. Özellikle yeşil ve turuncu tonların hakim olduğu, otoportre hissi veren hantal figürlerde; sanatçının formu nasıl bir "savaşçı" edasıyla parçaladığını görmek sarsıcı. Hemen yanındaki heykelsi ahşap figür ise, Picasso’nun modernizmden kopup arkaik köklere, tarih öncesi putlara olan o derin hayranlığını tüm çıplaklığıyla önümüze koyuyor. Renklerin çiğliği ve çizgilerin özgürlüğü, müzenin o steril atmosferiyle muazzam bir tezat oluştururken; Picasso’nun "bozarak inşa etme" metodunun ne kadar samimi ve tavizsiz olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Parçalanan gerçeklik
"Picasso, The Figure", sadece bir ressamın retrospektifi değil, insanın kendini her seferinde başka bir formda ve başka bir bilinçle yeniden bulma çabası.
Jean Nouvel’in kubbesi altında, Rodin’in o eksik ama hareket halindeki heykellerinin arkasında yükselen çivi yazılı taş duvarlara bakarken şu soruyu sormadan edemiyorum: Sanat tarihinin bize sunduğu o katı, çizgisel ve coğrafi sınırlarla örülü "gerçeklik", Picasso’nun parçaladığı yüzler gibi aslında çoktan dağılmaya mı mahkûm? Belki de Abu Dabi’nin kopyalayarak ve parçalayarak başladığı bu yolda, tam da bu parçalanmışlıktan yepyeni ve evrensel bir sanat tarihi dili doğacaktır.
Yorum Yaz