Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Sanatçı Sohail Salem: “Sanat, savaşın ortasında içimdeki sığınağa dönüştü. Günbegün de o sığınak büyüdü.”
18.İstanbul Bienali’ni, son vapura yetişme telaşındaki biri gibi hızla gezdim. Zihni Han’ı özellikle sona bırakmamın bir sebebi vardı: Sohail Salem’in Gazze Günlükleri burada sergileniyordu. Salem’in kaleminden çıkan çizimler, iki yıldır Gazze’de yaşananların kayıt defteri âdeta. Sayfaların arasında dolaşan hüzünlü bakışlar insanı çepeçevre sarıyordu. Nuri İyem resimlerindeki bakışlar gibi.

Ama o resimlerde tek başına acı yok, gıpta edilesi bir yaşama umudu var. Yüzyıllık bir kalenin duvarını yarıp yeşeren o inatçı incir ağacını hatırlatıyor insana.
Zihni Han’dan çıkıp kaldırıma adım atar atmaz, Salem’e nasıl ulaşabileceğimi düşünmeye başladım. Birkaç başarısız denemenin ardından, başka bir sanatçı dostumun gayretiyle nihayet iletişim kurabildim. Söyleşi teklifimi kabul etti ancak “Gazze’deyim ilk fırsatta sana döneceğim,” diye ekledi. Sözüne sadık kaldı ve yaklaşık on beş gün sonra, bombardımanla darmadağın olmuş evine döndüğünde konuşabildik. İlk sözü şuydu: “Biz yeniden kuşatılmış ve yaralı vatanımız Gazze’deyiz.”
Bu cümle, Gazze ile insanlık arasına duvar örmek isteyenlerin asla amacına ulaşamayacağını büyük harflerle zihnimize kazımaya yetiyor.
Gazze’de, dünyanın gözü önünde soykırım sürerken sanatla olup bitene tanıklık etmek nasıl bir his? Bir yandan yıkımın içinde olmak, bir yandan yaşamı çizmeye çalışmak…
Savaşın başında hiçbirimiz o korkunç bombardımandan nasıl korunacağımızı bilmiyorduk. O anları anlatmakta ne kadar başarılı olabilirim bilmiyorum. Ailemle birlikte Gazze’deki aile evine sığındım. Çünkü yaşadığım apartmanın bulunduğu bölge ağır şekilde bombalanıyordu. Aralıksız bir saldırı düşünebilirsin. Evimiz büyük hasar gördü. Tüm o koşullara rağmen Gazze’de kaldık, güneye kaçmadık. İstenilen şey hepimizin yurdumuzu terk etmemizdi ama bunu yapmadık.
Tek düşündüğüm aileme bakmak, onlara yiyecek ve su bulmaktı. Bulunduğumuz bölge işgal altındaydı dolayısıyla sürekli yer değiştiriyorduk. İşgal güçleri Gazze Şehri’ni ve kuzeyi tamamen boşaltmak istiyor, halkı güneye gitmeye zorluyordu.
Bombardıman hafifleyince geçici bir ateşkes girişimi duyduk. Daireme döndüm, yaşanabilir hâle getirdim ve ailemle orada on iki gün kaldık. Ancak aniden işgal güçleri mahallemize girdi, binayı sardı ve çıkmamızı emretti. Evde sadece biz kalmıştık: eşim, çocuklarım ve ben. Beni aldılar, ellerimi bağladılar, alnıma bir harf yazdılar. Eşimi ve çocuklarımı ise sahil yolundan güneye yürümeye zorladılar. İşgal güçleri her yerdeydi…
O günlerden önce nasıldı hayatınız?
Herkesin gibi, olması gerektiği gibi bir aile hayatım ve sanat yaşamım vardı. Üniversitede ders veriyor, öğrenciler yetiştiriyordum. Onların gelişimini izlemek, sanatlarına yön vermek paha biçilmezdi. Sonra yaşananları biliyorsun herkes gibi.
O dönem tutuklamaların yoğunlaştığı bir süreçti. Sizin için nasıl geçti?
Çok zordu inan beni ve başka bir genci de tutuklayıp sorguladılar. Akşam saatlerinde serbest bıraktılar fakat güneye, Deyr el-Belah’a yani kampa gitmemizi emrettiler. Zorla yürütüldüğümüz o yolda yerde şehitlerin cansız bedenlerini gördüm. Bu manzara, içime ömrüm boyunca taşıyacağım bir ağırlık bıraktı. Gazze kuşatma altında ve kıtlık yaşıyorduk. Hepimiz hastalanmış ve bitkin düşmüştük. Deyr el-Belah’a vardığımda ailemi bulma ihtimalim yok gibiydi. Ama ertesi gün araya araya, kızımın arkadaşlarının evinde bulmayı başardım. O günleri düşündükçe beni en çok etkileyen hem öfkelendirip hem de hüzünlendiren şey, işgal güçleri beni gözaltına aldığında ailemi koruyamamamdı. Onları bir bilinmeze terk etmek beni hâlâ kedere boğuyor. Ailemi öylece bırakmak hâlâ kalbime kazınmış durumda ve asla unutamayacağım. Allah’ın onlara merhameti ve koruması olmasaydı…
Orada da koşullar zor olmalı…
Deyr el-Belah, Gazze’ye göre daha az tehlikeliydi. Bir garaj kiraladım ve ailemle orada yaşamaya başladık. Gazze’de geçirdiğim üç ay boyunca dünyadan tamamen kopmuştum. Buradaysa, internet bir anlığına bile açıldığında, yüzlerce birikmiş mesaja ulaştım. Okullar kapalıydı ama defter ve kalem bulunabiliyordu. Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın dağıttığı basit okul defterlerinden aldım. Ucuz, ulaşılabilir, elimdeki kısıtlı imkânlara en uygun ve ulaşılabilir kâğıt oydu. Resim yaptığım zamanlar, savaşın ortasında nefes alabildiğim tek andı.
Her sabah bir saat bazen daha da uzun süre çiziyordum. Bitince defterimi çantama koyuyor ve günün geri kalanında ailemin ihtiyaçları için koşturuyordum.
Çizimleri yaparken sergileme hayaliniz var mıydı?
Hayır aslına bakarsan çizimleri sergilemeyi hiç düşünmemiştim. Sadece gözümün önünde duran acıyı, enkazı, kayıpları kâğıda dökme ihtiyacı duyuyordum. Sanat, savaşın ortasında içimdeki sığınağa dönüştü. Günbegün de o sığınak büyüdü.

"Sanat bir lüks değil"
Deyr el-Belah’taki çizimleriniz bugün soykırımı günbegün anlatan tarihî belgelere dönüştü. Bu nasıl bir duygu?
O günlerde o kadar yorgun ve tükenmiştim ki çizdiklerimin bir gün belgesele dönüşeceğini hiç düşünmedim. Ben sadece hayatta kalmaya çalışan bir insanın gördüklerini çiziyordum ve bunu her gün yapıyordum. Bugün o defterlerin tarihe tanıklık eden birer belge hâline gelmesi de ağır bir sorumluluk benim için. Çünkü her çizgi, bir acının, bir kaybın, bir yok oluşun izi.
Her gün çizdiğinizi söylüyorsunuz, bu çok zor değil miydi?
Benim için sanat, savaşın ortasında nefes alabildiğim tek yerdi. Sanat bir lüks değil çünkü her anım son anım olabilirdi. Benim koşullarımdaki bir sanatçı için üretmeye devam etmek bir halkın tükenmeyen dayanma gücünden beslenir. Gazze’ye yönelik saldırılar boyunca ortaya çıkan sanat, tam anlamıyla bir direniş eylemiydi. Zira sanatçı da tıpkı doktor, öğretmen, çiftçi, işçi ya da yargıç gibi toplumun dokusunun vazgeçilmez bir parçasıdır. Hissettiği şeyleri sanata dönüştürmek, sanatçının toplumuna borcu değil mi sence?
Haklısınız, öyle. Resimlerinizi anlattığınız yazınızda “Söndürülemeyecek bir ışığı bekliyorum” diyorsunuz. O ışık nedir?
Bu, özgürlüğün ve adaletin ışığı bana göre. Beklediğim ışık, insanların zulme karşı ses çıkarabilme cesareti ve vicdanın körelmeyişidir. Sanatımı gören her insanın Filistin’e uzanan bir dayanışma eli olmasıdır. Çünkü o ışık, yok edilmeye çalışılan bir halkın çığlığıydı.
Yıllarca Gazze’de ders verdiniz, genç sanatçılar yetiştirdiniz. Bu sizin için ne ifade ediyor?
Sanat öğretmek hem çok yorucu hem de son derece tatmin edici. Üretim zamanımdan çalıyordu ama öğrencilerimin gelişimini görmek bana büyük bir mutluluk veriyordu.
Gazze’de müze yok, galeri yok, kültür merkezi yok. Gençlerin sanatla beslenmeye, dünyayla temas etmeye ihtiyacı var. Ancak işgal güçlerinin hareket özgürlüğünü kısıtlaması nedeniyle Gazze büyük bir hapishaneye dönmüş durumda.
Tüm bu zorluklara rağmen öğrencilerimin sanata tutunması bana umut veriyor.
Sanat hayatınız boyunca pek çok teknik ve alana yöneldiniz. Geleceğe dair neler planlıyorsunuz?
Gelecek için plan yapmak neredeyse imkânsız. Savaş öncesinde bile kuşatma altındaydık. Bu yüzden “plan” değil, “umut” diyebilirim ancak. Kendime ait küçük bir alan istiyorum. Hangi teknik ya da tarz olursa olsun, etkisi ve değeri olan eserler üretmeyi hayal ediyorum.
Savaş bana geleceğe dair öngörüde bulunamayacağımızı ve geçmişin artık geride kaldığını öğretti. Bu yüzden yalnızca bugüne ve yakın geleceğe odaklanıyorum çünkü hayat beni hep şaşırtmayı başarıyor. Yeniden kurabileceğim bir atölye istiyorum örneğin. Daha doğrusu sanata daha fazla vakit ayırabileceğim bir sığınağa ihtiyacım var. Şu anda evimize döndük ama enkazın içinde hayatımızı yeniden kurmak biraz zaman alacak. 
"Resimlerimin İstanbul’a ulaşması işgale karşı bir zafer"
Peki “Gazze Günlükleri” nasıl İstanbul Bianeli’ne ulaştı? Bu da bir direniş hikâyesi aslında…
Çizimlerimi Gazze dışına göndermek son derece zordu. Defterlerim, birçok denemenin ardından ancak gizlice dışarı çıkabildi. Yabancı bir gönüllü doktor bana yardım etti. Fakat uluslararası gönüllülere uygulanan kısıtlamalar nedeniyle bir yıldır hiçbir çalışmamı dışarı gönderemedim. Yine de resimlerimin İstanbul’a ulaşması benim için işgale karşı kazanılmış bir zafer. Eserlerimi Gazze dışındaki bir sergide görmek tarifsiz bir mutluluktu.
Bugün ateşkes ilan edilmişken sizden bir resim daha çizmenizi istesem o resimde neler olurdu?
Filistin yeniden özgür olduğunda çizeceğim resim, yıkımın içinden yükselen kırılgan ama inatçı bir umudu taşırdı. Belki enkazların arasından süzülen tek bir ışık huzmesi de olabilir.
Belki yaralı bir ağacın yeniden filizlenmesi diyebilirim. Senin sözünü ettiğin incir ağacı gibi duvarı delip geçen bir ağaç… Belki yürümeye çalışan küçük bir çocuk ve onun yolunu aydınlatan bir kandil. Çünkü tüm yaşadıklarıma rağmen hâlâ sönmeyecek bir ışığı bekliyorum: Özgürlüğün, adaletin ve insanlığın ışığını.
Yorum Yaz