Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
İş bu yazı, 7 Ekim 1964 tarihinde aramızdan ayrılan değerli yazar Safiye Erol’u ölümünün 60.yılında edebiyat severlere yeniden hatırlatmak, böylece edebiyat adına bir keşif kazısı yapmak amacıyla kaleme alınmıştır sevgili okur.
Tuhaftır, üniversitede edebiyat eğitimi aldığım yıllarda dahi hiçbir hocamdan tek bir söz işitmiş değilim Safiye Erol hakkında. Selim İleri, 2006’da yayımlanan “Fotoğrafı Sana Gönderiyorum” kitabında onun ilk romanı “Kadıköyü’nün Romanı”ndan bahsettiğinde dikkatimi çekti ilk defa bu yazar.Aslında bu bahsedişi, nostaljik sayıklamalar olarak yorumlamıştım o sıralar. Ama yıllar geçip de onun “Ciğerdelen” romanını okuyunca yanıldığımı anladım. Böylesine güçlü bir kalemin unutuluşa terk edilmiş olması karşısında şaşkınlıkla karışık bir dehşete kapıldım.
Geçenlerde Taner Ay’ın “Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler” kitabında yeniden rastladım Safiye Erol’a. Taner Ay’a göre solcuların onu sağcı kabul etmesi ve sağcıların da aralarındaki görüş farkı nedeniyle eserlerine itibar etmeyişlerinden dolayı ötekileştirilmesi neticesinde unutulmuş bir yazardır Safiye Erol. Asıl şaşırtıcı olan ise; yine Taner Ay’ın tespitine göre yazarın 1942’de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen “Ülker Fırtınası” romanı ile bu romandan altı yıl sonra, aynı gazetede tefrika edilen Tanpınar’ın “Huzur” romanı arasında tuhaf bir benzerlik olmasıdır. Taner Ay gibi bir edebiyat kazıcısının bu tespiti, eminin Tanpınar hayranı pek çok okuru “Huzur” ve “Ülker Fırtınası” romanlarını paralel olarak bir kez daha okumaya yönlendirecektir.
Şu da var ki; 1950’lerden itibaren çok partili hayata geçişle beraber siyasi kutuplaşmaların başlaması, yazarlardan da bu kutuplaşmalar çerçevesinde bir taraf olması beklentisinin doğması neticesinde, bu beklentiden rahatsızlığını bir makalesinde de dile getiren Safiye Erol, entelektüel kimliğine, güçlü kalemine rağmen, ona göre olmadığı için kutuplaşmış bu edebi çevreden uzaklaşmasının bedelini belki de böyle unutuluşa terk edilerek ödedi.
İnanıyorum ki, Doğu- Batı meselesine, bireyin özgürleşme sancılarına farklı bakış açıları getirdiği, çok güçlü felsefi ve psikolojik tahliller yaptığı romanlarını okuyanlardan benim gibi Safiye Erol’un hakkının yendiğini, Türk edebiyatında, tıpkı Tanpınar gibi “sükut suikastına” uğradığını kabul edenler çıkacaktır.
Hayatı hep hüzünlü, hep arayışlarla geçen, eğitimini yurt dışında tamamlamış, Almanya’da felsefe tahsili yapıp doktorasını verdikten sonra, bir aşk kırgını olarak ülkesine dönmüş 1902 doğumlu bu zeki ve kalemi güçlü yazarın 62 yıllık ömrüne sığdırdığı dört romanı içinde “Ciğerdelen”in yeri kalbimde çok daha özeldir.
Bu roman; yapılan tarihi, kültürel, siyasi göndermeler bir yana - böylesine bilginin göze sokulmadan, romanın satır aralarına başarıyla yedirilerek verilmesi elbette büyük başarı- okuduğum en güçlü aşk romanlarından biri. Kubbealtı Neşriyat’tan çıkan romanın kapağındaki ateşe verilmiş kale görseli, eserin tarihi bir atmosferi şimdiki zamana taşıdığı üzerine yorumlar, bu romanı bir tarihi roman algısıyla elime almama sebep olmuşsa da böyle bir yorum, kolaycılığa kaçmak olur.
Evet, pek çok tarihi ayrıntıya yer verilmiş romanda.Ama bunlar, şimdiki zamandan geçmişe göndermeler yapan ayrıntılar. Üstelik kitapla ilgili “tarihi bir olayı işleyen ve içine aşk da serpiştirilmiş bir roman” olduğu şeklindeki yaklaşımlara da katılmıyorum. Tam tersi, başından sonuna kadar, güçlü bir aşk ve bu aşkın içine yerleştirilmiş tarih, sosyoloji, psikoloji var romanda. Hatta şunu da söylemek isterim ki;Türk toplumundaki erkek zihniyetinin kolay kolay değişemediğini ama değişmesi gerektiğini, erkeğin kadına uyguladığı psikolojik baskının, kadını nasıl yalnızlaştırdığını, içine kapattığını, toplumumuzda kadına bakışın - erkeğin okumuşundan kadı, kadının okumuşundan cadı olur bakışından bahsediyorum efendim- artık değişmesi gerektiğini vermesi açısından da çok önemli buluyorum “Ciğerdelen” romanını. Zira romanın erkek kahramanı Turhan’ın, kadın kahraman Canzi’ye yaptıklarıyla yine romanın içine serpiştirilmiş 17.yüzyılda geçen “Yedi Peçeliler” efsanesindeki Sinan’ın Zühre’ye yaptıkları arasında ilişkinlik kurulması, bu erkek zihniyetinin hala devam ettiğinin gösterilmesi açısından dikkat çekicidir.
Güçlü bir aşk romanı okumak isteyenler, o özlenen aşkı bulacaklar “Ciğerdelen”de; üstelik beşeri aşkla mistik olanı buluşturmayı da başarabilmiştir yazar. Tezli ve tarihi bir roman arzulayanlar da hayal kırıklığına uğramayacaktır kitabı okuduklarında. Ve de postmodern roman düşkünlerinin beklentisine de cevap verecektir “Ciğerdelen”. Bu üç unsuru, birbirinin içine geçirerek, hiçbirini de diğerine feda etmeden –oysa tezli romanlarda, savunduğu tezi ispatlamak adına çok yapılır bu- kurgudaki ustalığı ve dildeki ince işçiliği ile tıpkı Tanpınar’ın “Huzur” romanı gibi ll. Dünya Savaşı’nın gölgesinin ağırlığını üzerinde taşıyan 260 sayfalık “Ciğerdelen” romanı, umarım unutuluşun koynunda kaybolmayarak yıllar sonrasının okurlarına ulaşmayı başarır.
Velhasıl sevgili okur, Safiye Erol yeniden keşfedilmeyi bekliyor; edebiyatsevelere duyurulur.
Yorum Yaz