Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

Şair Cevdet Karal: “Sanatçı, görevini bir başkasının tanımlayacağı biri değildir. Sorumluluğunu kendisi seçer. Çağına tanık olacaksa bunu nasıl yapacağını kendisi bilir. Öte yandan, sanatta hiçbir şey düşünüldüğü kadar şahsi de değildir. Ve nitelikli sanatta kendine özgü şekilde bir çağına tanıklık kaçınılmaz şekilde vardır.”
Şair Cevdet Karal'ın yeni şiir kitabı “Tanrının Kurduğu Saatler”, haziran ayı başında Büyüyenay Yayınları’ndan çıktı. İlk kitabı “Horozlu Ayna ve Ölüm” 1998’de yayınlanmıştı. 2015’te Necip Fazıl Şiiri Ödülü’ne değer bulunuldu, 2017’de ise “Uzun Sürdü Hazırlığım” eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın şairi seçildi. Karal, sekizinci kitabı olan “Tanrının Kurduğu Saatler” vesilesi ile bir araya geldik. Şiiri ve poetikası hakkında konuştuk.
Bir önceki kitabınızda çıkacak yeni kitabınızın adını “Ağır Kayıp” olarak belirtmiştiniz. Kitabınızın adını mı değiştirdiniz?
“Büyük Kekeme ve Cebrail’in Yakarışı” kitabım 2021 başında yayınlandı. Kitap için biyografimi yazarken, yapmamam gereken bir şeyi yaptım. Muhtemel bazı değişikliklerle yayına hazır olan kitabımın adını belirttim. Niyetim, kitabı bir sonraki yıl yayınlamaktı. 2022’de bir kitabım yayınlanmadığı gibi o adı taşıyan bir kitabım da olmayacak. O dönem, şiirim açısından isabetli kararlar vermeye elverişli bir çalışma ortamım yoktu. Kitabın yayınını ertelemek zorundaydım. Ardından 6 Şubat 2023’te deprem felaketi oldu. Yeni kitabın adı artık “Ağır Kayıp” olamazdı. Aradaki zaman içinde kitap ciddi değişikliklere de uğradı. Yeni şiirler ilave ettim. Kısmet böyleymiş.
Şiir kitaplarına genelde kitaptaki bir şiirin adını verme alışkanlığı var. Sizin kitabınızda bu adı taşıyan bir şiir bulunmuyor. Kitabınız özelinde bu konuyu açar mısınız?
Benim şiirlerimde geriye dönüşler oluyor. Daha önce yazdığım bir şeyi yeniden ele alıp onu daha iyi yazmak gibi. Bu, bazen, bir yerlerde kalmış dizeyi alıp işlemek, yeni bir bağlama taşımak şeklinde de gerçekleşiyor. “Tanrının Kurduğu Saatler” ismini dize gibi düşünürseniz, hayli genç olduğum zamanlarda, bir dergide yayınlanmış şiirimde yer alıyor bu ifade. Daha sonra bu ifade tekrar bir şiirimde yer aldı, o şiir de hayli değişti, mısra geldi kitaba ad oldu. İsmin, kitabın ana damarını, ruhunu iyi ifade ettiğini düşünüyorum. An ve zaman tasavvuru var kitabın.
Sizi yakından izleyenler, bazı şiirlerinizin kitaplaşma sürecinde değişikliklere uğradığını fark ediyor. Bunun sebebini açar mısınız?
Okuyucu, dergi yayınlarıyla şiirlerin kitaptaki yayınları arasında farklar görebilir, asıl olan şiirlerin kitaptaki şekilleri. Öte yandan şöyle bir gerçek var ki, bir şiiri, onca çabama rağmen değişikliğe uğrayamaz hale getiremiyorum, çok zaman alıyor. Gereğini yapıyorum. Zaman içinde yine fikrim değişebiliyor. Dergi yayınlarının ardından, yani asıl olarak kitap hazırlığı sırasında, her şeyi prensip olarak baştan ele alıyorum. O şiirde ne yapmak istiyordum? Bunu şimdiki bakış açımla düşünüyorum. Veya o, şimdi bana ne şekilde kaynaklık edebilir. Benim iyiyi, mükemmeli arayışım, kendi düzlemimde süren arayışım hem ileriye hem geriye dönük çalışmayla oluyor. Eski şiirsel özü yeni konumdaki konuşmanın çıkış noktası da yapıyorum.
Şiirde öyküyü arıyorum
Bu kitapta, okuyuşumuzu tempoya teşvik eden, bir de dura dura ilerlememiz gerektiğini ihsas eden şiirler var. Ağırlığı ikinci grup oluşturuyor. Bu konuda ne demek istersiniz?
Bu, şiirin neyi ele aldığı ve nasıl yazıldığıyla ilgili. Elbette, her şiiri, büyük harfle Şiir’e dahil etmiyoruz. Benim bir çırpıda yazdığım şiirlerin sayısı azdır. Bu şiirlerin bir kimya farklılığı oluyor. Anlık enerjiyle geçiyorlar kâğıda. Etki tasarımı olmadan. Şu tecrübeye ben de sahibim, kusuru düzeltmeye girişmenin daha önemli bir kusura, hatta sakilliğe yol açtığını biliyorum. Ben daha çok, özellikle de son yıllarda, şiirlerimi, ki bunlar kısa diyebileceğimiz şiirlerdir, bir sinopsis yazar gibi yazıyorum. Onları, dünyaları bakımından, zihnimin onlara ayrılmış bir yerinde uzun süre taşıyorum. Ne söyleyeceğim yani nasıl bir his amaçlıyorum? Bu az çok bellidir. Kelimeleri ve görüntüleri, öyküyü arıyorum. Ama esasa bakacak olursak en başta kâğıda yazdığım, bir veya birkaç kelimedir. Enerji o çekirdeğin içinde durur. Her şiir için geçerli mi bu? Hayır. Ama ne olursa olsun, bu da böyle olsun, şiir böyle geldi böyle kalsın demem.
“Şeytanın Emeklilik Talebi ve Gözünü Yıldıran Şarkılar” şiirinizde sanatçının topluma ve çağına karşı görevi konusunda bir örnekle bakış açısı sunuyorsunuz. Şeytan, insanın bir ayartmaya ihtiyacı kalmadığını söyleyerek Tanrı’ya istifasını sunmak istiyor. Fakat işi pek kolay değil… Neler söylersiniz?
Sanatçı, görevini bir başkasının tanımlayacağı biri değildir. Kendi sorumluluğunu kendisi seçer veya bunu ona sanatının karakteri yükler. Çağına tanık olacaksa bunu nasıl yapacağını kendisi bilir. Öte yandan, sanatta hiçbir şey düşünüldüğü kadar şahsi de değildir. Ve nitelikli sanatta kendine özgü şekilde bir çağına tanıklık kaçınılmaz şekilde vardır. Bugün Gazze’de yaşananlar hepimizi etkiliyor. Duyarlığımızın süzgecini değiştiriyor. Anılan şiir, şeytanlaşma ikonlarının örneklerini verdikten sonra, şeytanın insanı insan olmaktan çıkarmasının pek kolay olmadığını söylüyor. Şöyle ki; buna mukavemet edecek bir güç olarak, kendi bağlamında maneviyat içeren sanat bulunuyor. Elbette, sanatın, şiirdeki heykeltıraş örneğindeki gibi yozlaşmışı da var.
Kitabınızın ilk ve son bölümleri için davet ve vaat çağrışımları yapıyor dememiz doğru olur mu?
Kitabın ilk ve son bölümü, tek şiir içerenler bölümler. Baştaki, “Şarkıma Katıl”, Tanrı’ya yakarış. Şairin söyleyeceği şiirler için. Aynı zamanda okuyucuya davet. Kitabın son bölümünün, oradaki tek şiirin adı “İlerideki Sayfalarda”. Bu da bir anlam içeriyor. Daha çok, geleceğe bir işaret. Fakat, bunlar müstakil, kendini tek başına ifade eden şiirlerdir. Şunu da vurgulamak isterim. Ben bir şiir kitabını mümkün olduğunca mimari bir yapı olarak düşünmekten yanayım. Bu yüzden, kitaplarımın çoğu, baştan sayfa sayfa okunmayı gerektiriyor. Böylece şiirden şiire kapı açılır.
Eleştirmeni okur hareket geçirir
Edebiyatımızda bir eleştiri ortamı bulunmadığı kanısı güçlü ve yaygın. Sanatçı-eleştirmen-okur üçgeninin oluşmadığı düşüncesine katılıyor musunuz?
Üç kelimenin yan yana getirilmesiyle sorun isabetli şekilde özetleniyor. Bunların üçünün bir arada bulunması gerek. Eleştirmeni harekete geçirecek olan sadece eser değil, onunla birlikte ciddi bir okur kitlesinin varlığıdır. Eleştirmenin yapacağı iş, öne sürdüğü kriterlere göre bir ayıklamadır, böyle bir teşebbüstür. Bu ayıklamayı kim için yapacak? Kalemin yapıcı ucunu kullandığında iş artık tanıtıma kayıyor. Yazarla, eserle okur arasındaki ilişkiyi düzenlemede, neyin değerli neyin ilgiye değmez olduğunu okura göstermede rol sahibi eleştirmenlerin hiç olmadığını da söyleyemeyiz. Öte yandan, şu var: Örneğin; İngiliz şiirinin, Amerikan şiirinin birçok büyük eleştirmeni şairler arasından çıkmıştı geçen yüzyılda. Bunu nedense göz ardı ediyoruz.
Yorum Yaz