Bodvil'de : Sanatçı Çiftlerin Arasında Bir Şey

Sergi & Müze

Bu yazıyı kaleme aldığım 9 Aralık günü aynı zamanda, Türkiye İş Bankası Resim Koleksiyonu'nun kuruluş serüvenini başladığı gün olduğunu farkettim. Bundan seksen beş yıl önce, koleksiyonun ilk parçası olarak Hikmet Onat'a ait "Peyzaj – Ortaköy" eseri  envantere 1 numara ile kaydedilir. Zaman içinde zenginleşen bu büyük koleksiyonun yeni "evi" olan yapı, eski adıyla Baudouy Apartmanıdır (Bodvil). Tarihi binanın duvarları bugün “Yan Yana” sergisi ile  Türk sanat tarihinin en önemli çiftlerinden Bedri Rahmi ve Eren Eyüboğlu ile Eşref ve Melahat Üren çiftinin sanat ve hayat ortaklıklarındaki hassas dengeyi gözler önüne seriyor.

Bu sergi, çiftlerin eserlerini birlikte sergilemek ve yan yana koymakla kalmıyor; “yan yana olmak ama aynı  zamanda yalnız olmak” arasındaki ince çizgiyi, bir sanat evliliğinin mahrem hesaplaşmasını ve sanatçı kadının varoluş  mücadelesini tarihi bir yapının kamusal alanına taşıyarak izleyiciyi bilinçli bir tanıklığa davet ediyor.

Mekanın özelden kamusala dönüşümü

Baudouy Apartmanı, 1900'lerin başında inşa edilir ve başlangıçta konut ve ticarethane olarak kullanılır. Fransız tüccar Joseph Baudouy tarafından yaptırılan bina tipik bir 19. yüzyıl Beyoğlu Apartmanı’dır. Zemin ve birinci katlarında komşu olduğu Karlman Bonmarşesi’ne benzer mağazalar yer alır. Mustafa Kemal Atatürk'ün diş hekimi Sami Gürzberg’in muayenehanesine ev sahipliği yapması, binanın Cumhuriyet’in ilk yıllarının sosyal ve kültürel dokusunun bir parçası olduğunu gösteriyor. 1953'ten 2016'ya kadar “4. Sigorta Han” adıyla  banka şubesi olarak hizmet veren  yapı, sanatın coşkulu ruhunu ve bankacılığın soğuk disiplinini birleştirerek tarihsel bir ironi sergiliyor. Bu kurumsal dönüşüm mimari özelliklerinin de bir miktar kaybolmasına neden oluyor. Binanın orjinalinde giriş katında yer alan Art Deco uslup günümüze ulaşmıyor. 2005 yılında tescil edilerek koruma altına alınan bu yapı, bugün sanatçıların özel hayatlarının ve sanatsal gerilimlerinin sergilendiği bir mekana dönüştü. 

  Eyüboğlu çifti

Serginin odak noktalarından Bedri Rahmi ve Eren Eyüboğlu çifti, "Mavi Anadoluculuk" akımının güçlü temsilcileridir. Bedri Rahmi, İstanbul’u “bir halk destanı” olarak resmeden coşkun bir figürdür. Halk sanatını , özellikle nakışlar, motifler, balıklar ve bulutlar gibi unsurları çağdaş resmin en gözde kaynağı yaparak, geleneksel ile modern arasında güçlü bir köprü kurmuştur. Onun kariyerindeki en önemli kırılmalardan biri, 1950’lerde Kariye Cami mozaiklerini incelemesi ve bu estetikten etkilenerek kendi resminde lekeleri kullanarak  yeni bir üslup katmasıdır. Bu zamanlarda ise yanında “Ben sonradan olmayım, Eren ise anadan doğma ressamdır “ diyerek takdir ettiği Eren Eyüboğlu vardır. Romanya’dan Ernestine olarak gelip 1936’da ismini Eren’e çeviren bu sanatçı, Yaşar Kemal’in deyişiyle; “Anadolu’nun gelini” olmuştur. Eren Eyüboğlu ressamlığının yanı sıra, yetkin mozaik çalışmaları ve Batı’dan getirdiği yapısal disiplini ile kendi bağımsız sesini oluşturmuştur. Örneğin, ortak konular olarak seçtikleri Büyükada ve İstanbul Boğazı peyzajlarını Bedri Rahmi duygusal ve destansı bir coşkuyla yansıtırken; Eren, renk ve geometrinin daha kontrollü bir senteziyle eserlerini oluştururdu. Ancak Eren’in sanatsal üretkenliği eşinin ünlü yasak aşkı Mari Gerekmezyan için yazdığı "Karadut" şiirinin ve diğer eserlerin gölgesinde kalmıştır. Eren'in bütün bu yükleri sırtlayıp yine de direnen ve kendini Bedri Rahmi olmadan da var eden bir sanatçı kadın olarak var etmiştir. Özel  hayatının acılarını belkide bir avantaja dönüştürmeye çalışarak sanatsal üretkenliğini kendine ait bir direniş ve bağımsızlık alanı olarak sürdürmüştür.

 Üren çifti: “Aramızda Bir Şey Var”

Serginin, sanat tarihi yazımının gölgede bıraktığı yaralarını deşen en hassas bölümü ise  Eşref ve Melahat Üren çiftinin hikayesi. Eşref Üren, Ankara peyzajlarıyla tanınmış, D grubu ressamlarından, Milliyet gazetesindeki yazılarıyla dönemin entelektüel ortamına yön veren etkili bir figür. 

Melahat Üren’in hikayesi  ise ne yazık ki gölgede kalmış. Kendisinden yirmi yılı aşkın büyük olan hocası Eşref Üren ile Erzurum’da evlenmiştir. Fırça darbeleri ve yeteneği ile renkli, cesur bir iç alemi olmasına rağmen tek bir kişisel sergisi bile olmamıştır. Melahat’in  sanatı kamusal alanda sürekli olarak  "Eşref Üren’in karısı" sıfatına indirgenmiştir. Onun figüratif denemelerindeki içe dönüklük, Eşref’in Ankara peyzajlarındaki melankoli ile zıtlık kurar. Melahat'in sanatsal bağımsızlığını ve varoluş mücadelesini vurgulayan sergi bölümü, bu tarihsel haksızlığı onarma çabası olarak dikkat çekiyor. 

Küratoryal yaklaşımı, Virginia Woolf'un “Kendine ait bir oda” kavramına gönderme yaparak, onun sanatsal bağımsızlığını ve varoluş mücadelesini vurguladığını fark edebiliyoruz. Bu  hikaye serginin de konusu olan “Aramızda Bir Şey”in, sadece sevgi ve ortak üretim değil, aynı zamanda sanatın hiyerarşisi ve bir kadının, sanatı ve sanatçılığı üzerindeki toplumsal baskıyı da ortaya koyuyor.

Sanatta ve hayatta yana yana olmak

"Aramızda Bir Şey Var " isimli konferanslar ile zenginleşen sergi,  aslında Türk resim tarihinin çok sesli ve karmaşık yapısını gözler önüne seriyor. İster Melahat Üren’in görünmezlikle savaşı, ister Eren Eyüboğlu’nun direnişi olsun; sergi sanatın kalıcılığı ve hayatın geçiciliği arasında kalan, bazen kırık , bazen onarılmaz  ama daima ilham verici olan o “bir şeyi” fark etmemize yardım ediyor . Bu sanatçıların tarihi süreçlerine ve dönemin getirdiklerine baktığımızda ise sanatçı kadınların zorlu bağımsızlık mücadelelerini görüyoruz.

Serginin afişi olan, yapboz parçaları şeklinde hazırlanan dört sanatçı portresi, serginin tematik çerçevesini net bir metaforla özetliyor; Her biri güçlü birer parça olan sanatçılar, ancak yan yana geldiklerinde dönemin sanat ve hayat bütününü oluşturabilirler. Bu kurulum,  ziyaretçiyi sanatçıların eserlerine bakmadan önce, onların hayatlarının karmaşık ve tamamlanmaya muhtaç ilişkisini zihninde canlandırmaya davet eden etkili bir görsel ve bir başlangıç noktası.

Yorum Yaz