Endülüs’ün bize anlatacak bir hikâyesi var

SEYAHAT

Yazan: Büşra Karagöz Saka

Uzun yıllardır aklımın bir köşesindeydi Endülüs. Merak ettiğim ama ruhunu tam kavrayamadığım bir medeniyet. Bu merak ancak bu topraklara adım atınca yerini daha somut bir farkındalığa bırakıyor. Burada dolaşırken anlıyorsunuz, Müslümanlar sekiz asır boyunca Avrupa’nın kalbinde ilmin, sanatın ve inancın zirvesinde bir dünya kurmuş. Kütüphaneleriyle, mimarisiyle, düşünce geleneğiyle kendi çağını aşan bir dünya. Öyle ki kendine özgü bir üsluba dönüşen sanat anlayışları, zamanla başka sarayların duvarlarına da sızmış; Hristiyan kralların mekanlarında dahi ayetlerin sessiz izleri kalmış. Şimdi biz de bu izlerin peşine düşüyoruz. Taşlara sinmiş zamanı, avlulara düşen gölgeleri ve hatıraların ince çizgilerini takip ederek…


Cordoba: Kurtuba Camii’nin Sonsuz Sütunları

Madrid’de kısa bir şehir turunun ardından hedefimiz Endülüs’ü keşfetmek. Hızlı trenle ilk durağımız Cordoba’ya (Kurtuba) yaklaşık iki saatte varıyoruz. Güneye indikçe klasik Avrupa manzaraları geride kalıyor; bizi sıcak, daha Mağribi bir hava karşılıyor. Dar sokakların arasından geçerek Kurtuba Camii-Katedrali’ne ulaşıyoruz. 786’da I. Abdurrahman tarafından temeli atılan bu yapı, bir dönem dünyanın en büyük camisiydi. İçeri adım attığımızda kırmızı-beyaz kemerlerin sonsuzluğunda kayboluyoruz. Mihrabın altın mozaikleri, Kufi sanatıyla yazılmış ayetlerin güzelliği hâlâ göz alıcı. 

Ama büyünün içinde bir kırılma var. Caminin tam ortasında bir zafer anıtı gibi yükselen katedral. Yüzlerce sütun bu uğurda yıkılmış. Şarlken’in burayı gördüğünde sarf ettiği sözler boşuna değil: “Dünyada eşsiz olanı yok ettiniz, her yerde yapılabilecek bir şeyi inşa etmek için…” Caminin minaresi de çan kulesine dönüştürülmüş. 

Cami çıkışında yolumuz Guadalquivir Nehri’nin iki yakasını bağlayan Roma Köprüsü’ne uzanıyor. Vaktimiz dar. Dönüş yolunda çiçekli Yahudi Mahallesi’nden geçerek tren istasyonuna ulaşıyoruz. 

Granada: Elhamra’da Yankılanan “La Galibe İllallah”

İkinci durağımız Granada (Gırnata). Burada aklımızda tek bir yer var, Elhamra Sarayı. 13. yüzyılda Nasrî Devleti tarafından inşa edilen bu saray, aslında içinde yaşam alanları, bahçeler ve savunma yapıları barındıran büyük bir şehir gibi.

Ormanın içinden dik bir yokuşu tırmanarak sarayın girişine varıyoruz. Yemyeşil bahçenin içinden geçip tarihi kalıntıları takip ederken bizi Elhamra’ya yabancı bir yapı karşılıyor: V. Carlos Sarayı. Fethedilen bir Müslüman kalesine inşa edilen bu Rönesans sarayı, İslami çiniler arasında adeta “Ben buraya ait değilim” diyor.

Yolumuz Elhamra’nın kalbine, Nasrid Sarayları’na varıyor. İşte Elhamra’nın en ünlü manzarası karşımızda. Önümüzde uzanan durgun su havuzu cennet tasvirinin bir parçası. Avlunun arkasında yükselen heybetli Comares Kulesi suya düşerken, burada verilen kısa bir mola bile insanın içini sakinleştiriyor.

Ardından sarayın bir diğer ikonik noktası, Aslanlı Avlu geliyor. 124 mermer sütunun çevrelediği avlunun ortasında on iki aslan heykelinin taşıdığı bir çeşme var. İslam sanatında nadir görülen bu aslan figürleri dönemi için büyük bir cesaret örneği. İki Kızkardeş Salonu’na yöneldiğimizde gözler istemsizce gökyüzünü andıran mukarnaslı tavana çevriliyor. Işık küçük pencerelerden süzülürken tavan bir yıldız galaksisine dönüşüyor. Bu kubbedeki detayların tek tek elde işlendikten sonra buraya yerleştirildiğini düşününce, yüzyıllar öncesine uzanan bu sanata hayran kalmamak elde değil.

Elhamra’nın her duvarında, her sütununda, her kemerinde - kimi kaynaklar dokuz binden fazla kez yazıldığını söylüyor - aynı cümle tekrarlanıyor: ‘La Galibe İllallah’ (Allah’tan başka galip yoktur).

Nasrî Sarayları’nın ardından yolumuz Generalife bahçelerine uzanıyor. Sultanların yazlık sarayında biraz soluklandıktan sonra Alcazaba son durak. Burası Elhamra’nın en eski bölümü. 1492’de bu kale düştüğünde Endülüs de düşmüş oldu.

Elhamra’dan ayrılırken son bir kez dönüp bakıyoruz. Tam o anda, Endülüs’ün en dokunaklı efsanesini hatırlıyoruz. Son Granada sultanı, şehri teslim edip giderken, gözyaşları içinde ardına son kez bakar. Ve o an, annesinin yüzyıllardır yankılanan sözleri çınlar:
“Şimdi ağla oğlum! Vaktiyle bir erkek gibi savunamadığın vatan için, şimdi bir kadın gibi ağla.”

Elhamra’dan aşağı inip şehrin diğer tepesine çıkıyoruz. San Nicolas Kilisesi’nin önündeki seyir terasında, gitar çalan gençlerin ezgileri eşliğinde Elhamra’yı bir kez daha, bu kez uzaktan seyrediyoruz. Birkaç adım ötede mütevazı yapısıyla Gırnata Ulu Camii var.  Avrupa’da ezanın minareden yüksek sesle okunduğu nadir yerlerden biri. Müslüman mahallelerinin dar ve huzurlu sokaklarından geçerek yavaş yavaş şehre iniyoruz.

Sevilla: Flamenko ritminde bir şehir

Son durağımız, Endülüs’ün neşeli mirasçısı Sevilla, yani bir zamanların İşbiliye’si. Şehrin en dikkat çekici yapısı, Sevilla Katedrali ve hemen yanındaki görkemli La Giralda. Caminin yerine inşa edilen katedral, altın varaklı ana sunak ve Kristof Kolomb’un anıtsal lahdiyle oldukça ihtişamlı. La Giralda ise eski minarenin üzerine eklenen çan kulesiyle, geçmişin izlerini hâlâ taşıyor.

Renkli ve dar sokaklarıyla meşhur Santa Cruz mahallesinden geçip Maria Luisa Parkı’nın içinden Plaza de Espana’ya çıkıyoruz. 1929’da İbero-Amerikan Fuarı için inşa edilen bu yarım daire meydan, kanalları, kayıkları, İspanya’nın vilayetlerini temsil eden çinileriyle hayran bırakıyor. Atlı faytonların tıkırtıları, akşam üstü yükselen Flamenko ritimleri bizi buraya bağlıyor. Dönüş yolunda nehrin kenarında Altın Kule’ye (Torre del Oro) rastlıyoruz. Muvahhidler’in nehir girişini kontrol için yaptığı on iki köşeli kule gösterişli yapısıyla ilgi topluyor.

Son günümüzde erkenden Real Alcázar of Seville’ı (Kraliyet Sarayı) ziyaret ediyoruz. 10. yüzyılda bir İslam sarayı olarak temelleri atılan bu yapı, 1248’den sonra Hristiyan kralların ikametgâhına dönüşüyor. Endülüs’te İslam sanatının etkisi o kadar güçlü ki, zamanla Müdejar adı verilen ve İslami estetikle Hristiyan mimarisini bir araya getiren bir üslup ortaya çıkıyor. Kastilya Kralı Peter of Castile da sarayın büyük bölümünü bu anlayışla, Elhamra’dan getirilen Müslüman ustalara inşa ettiriyor. Bu yüzden sarayın duvarlarında yine “Ve lâ galibe illallah” yazılarıyla karşılaşıyoruz. Bugün bile kullanılan bu yapı, halen kullanılan en eski kraliyet saraylarından biri.

Endülüs’ü keşfetmek için gezilecek daha çok nokta var: Toledo, Malaga, Ronda, Cadiz… Kısa vaktimizde hepsini görmek mümkün olmasa da güzel anılarla buradan ayrılıyoruz.

 

Endülüs, her Müslümanı hikayesini dinlemeye çağırıyor; ayrılırken ise ardına dönüp bakan son sultan gibi içten içe bir hüzün bırakıyor.

Yorum Yaz