Bir muammanın peşinden gidenler

SİNEMA Güncel DİJİTAL EKRAN

İnsanlığın ilk çağlarından bu yana sorulmuş ve sorulmaya devam eden yegane soru: Gerçek nedir? Varlık felsefesinin temelini oluşturan bu soruya, düşünürler farklı cevaplar aradı. Klasik dönem filozoflarından Platon, meşhur mağara alegorisiyle gerçekliği, bir yanılsama iddiasıyla karşı karşıya getirir. Zincirleri kırana kadar gördüğümüz, kavradığımız, şahit olduğumuz her şey bir illüzyondur ona göre, gerçeğin bir gölgesidir dolayısıyla asıl olan ve değişmez gerçekten bir hayli uzaktır. 

Postmodern felsefe ise “gerçek” olgusunu çeşitlendirir. Kişiye, mekana, topluma göre yeniden tanımlar. Dolayısıyla gerçek, klasik felsefede olduğu gibi kutsal olmaktan çıkar, sorgulanmaya açık yeni bir forma dönüşür. Bu dönüşümler, gerçeği her defasında yeni bir katmanda değerlendirir. Yeni yüzyılda gerçek, akışkandır. Bir şeyin taklidi, onu aslından daha az gerçek yapmaz. Baudrillard bu fikri Simülakrlar ve Simülasyon kitabında detaylandırır ve hiperrealite kavramını ortaya atar. Ona göre günümüzde kopya, asılın yerini alır ve böylece gerçeğin yerine geçen bir “hipergerçeklik” evreninde yaşarız.

Felsefede görülen bu gerçek arayışı resim sanatında da paralel bir yol izler. 20. yüzyıla kadar ressamlar gerçeği referans alarak tuvallerini boyadılar. Fakat fotoğraf makinesinin icadı ve postmodernizm etkisiyle gerçek, sorgulanmaya başladı. Birçok ressam önceki dönem eserlerin kopyasıyla yeni gerçekler üretti. 

Sinema ise kendinden önce köklü bir tarihe sahip altı sanat dalının aksine hayatımıza son yüz yılda dahil oldu. Dolayısıyla sinemadaki gerçek anlayışı, teknolojinin de etkisiyle daha hızlı değişti ve türlerinden farklı bir rota izledi. Felsefe ve görsel sanatlar gerçeğe bağlı başlayıp zamanla bu algıyı yıkarken, sinema geliştikçe gerçeğe yaklaştı. 2000 sonrası dönemde ise yönelimler akışkan bir hal alıp birbirine karıştı. 

Sinemanın doğuşu Lumiere kardeşlerin kaydettiği gündelik yaşam görüntüleriyle başlasa da ilerleyen süreçte tiyatronun devamı niteliğinde eserler ön plana çıktı. Sabit kamera kullanılarak abartılı sahnelerde epik filmler kayda alındı. Teknolojinin gelişimiyle birlikte kameralar sabit olmaktan çıkıp hareket kazandı ve sinemada gerçeğin sorgusu böylece başladı. Yönetmenler gerçeğe daha yakın görüntü ve üslubu hedefledi. Yeni gerçekçilik akımlarıyla doğal oyunculuklar, abartısız hikayeler önem kazandı. Milenyum dönemine gelindiğinde ise gerçek ve kurgu arasındaki sınır yavaş yavaş silinmeye başladı.

Gerçekliği inşa edenler

Doğal, sade ve samimi bir sinema diline sahip yönetmen Abbas Kiyarüstemi, 2010 yılında bu gerçek sorgusunu Aslı Gibidir filmiyle farklı açıdan değerlendirdi. Film, taklit ile gerçek çerçevesini iki karakterin yaptığı kısa bir İtalya rotasında çiziyor. Sanat eserleri arasındaki asıl ve kopya değerini inceleyen yazar James, sempozyumuna katılan okuru Elle ile birlikte Toscana sokaklarında gezintiye çıkıyor. Tam da James’in kitap temasına uygun şekilde, karakterler kendilerini uzun bir maziye sahip ilişki rolünün içinde buluyor. Bu noktada Baudrillard’ın gerçek ve temsil arasındaki farkın neredeyse yok olduğu “hiperrealite” konsepti devreye giriyor, ikilinin o ilişkiyi yaşayan mı yoksa Elle’nin geçmiş birlikteliğini yeniden canlandıran bir emsal mi olduğu belirsiz. Devam ettirdikleri çift kurgusu o kadar doğal ki, bize hakikatin çok da önemli olmadığını gösteriyor adeta. İki kavram arasında bir alt üst ilişkisi kurmadan, yeni bir gerçeklik inşa ediyor yönetmen. 

2019 yılında gösterime giren Fransız film La Belle Epoque’de ise belirsizlikten ziyade, gerçeğin bilinçli bir taklidi var. Antoine’nin şirketi, geçmişe özlem duyan insanları o anlara tekrar götürecek bir sahne performansı sunar. Bir nevi zaman yolculuğu işlevi gören bu oyunlarda, müşterilerin talebine göre büyük bir prodüksiyon kurulur. Amaç, insanların unutamadığı hatıraları yeniden yaşamasını sağlamaktır. Evliliğinde sorunlar yaşayan Victor, yaklaşık 30 yıl önce karısıyla tanıştığı ilk an’a dönmek ister. Victor yaşadığı şeyin bir canlandırma olduğunu bilse de kendini hikayeye kaptırmaktan alamaz ve karısı rolündeki genç oyuncuya aşık olur. Hafızanın güvenilmezliği bir yana, gerçek ve taklit arasındaki duygusal fark silinir.

La Belle Epoque’de geçmişin tekrarı üzerinden oluşturulan hipergerçeklik, 2022 yapımı The Rehearsal dizisinde yaşanmamışlıkların provası senaryosuyla işlenir. Komedyen Nathan Fielder’ın yapımcılığını üstlendiği dizide Nathan, insanların yüzleşmekten korktuğu durumları birebir canlandırmalarını sağlayarak onları geleceğe hazırlıyor. Her senaryo için yüzlerce farklı prova deneyimi, gerçeğin öngörülemezliğini kırıyor. 6 bölümlük ilk sezonun her bölümünde provanın provasıyla yeni katmanlar açılıyor, bir süre sonra neyin prova neyin gerçek olduğu siliniyor. Çekimlerin gizli kamera gibi dinamik yapılması belgesel tadı veriyor. Zaten provaya katılanlar da oyuncu değil, bu programın gönüllüsüymüş. Yönetmen diziyi o kadar zekice tasarlamış ki katılımcıların deneyimi zamanla ilginç bir kurgunun parçası oluyor. Seyircinin zihninde her zaman gerçekliğe dair bir şüphe var. 

Üç yapımda da temsil, aslın önüne geçecek kadar ciddi bir deneyim sunuyor hem karaktere hem de biz izleyicilere. Geçmişle, gelecekle ve bilinmezlikle yeni bir gerçeklik kuruluyor. Taklitler aslını yeni bir forma dönüştürüyor adeta. Belki de yaşadığımız çağda asıl mesele gerçeği aramak ve bulmak değil, onunla nasıl bir ilişki kurduğumuzdur. Çünkü hatıralarımız bile zamanla netliğini kaybedip yeniden yazılıyorken hakikatin ne olduğu sorusu tam bir muamma.

Yorum Yaz