Kısa filmler, uzun hikayeler

SİNEMA

Bir filmi “kısa” film yapan nedir? Ekranda geçirdiğimiz sürenin azlığı mı? Peki ya yönetmen, bizi saatlerce ekranda tutmadan da etkisi günler sürecek bir hikâye anlatabiliyorsa? O zaman izlediğimiz şeye hâlâ “kısa” diyebilir miyiz, yoksa uzun metrajla arasındaki fark giderek silinir mi? Yazıktır ki bazı yönetmenlere göre kısa film, yalnızca yönetmeni uzun metraja hazırlayan bir talim süreci olarak değerlendiriliyor.  Oysa bu “talim” sırasında ortaya çıkan işler, görüntüsüyle, diyaloglarıyla, hatta yalnızca bir salisesiyle bile günlerce zihnimizde dolaşan, bizi derinden etkileyen filmlere dönüşebiliyor…

Kısa film, sinemanın en canlı damarlarından biridir; gövdesi küçük olsa da taşıdığı duygu, düşünce ve cesaret çoğu zaman uzun soluklu yapımlarla yarışır. Bu yılın seçkisi de kısa filmin neden hâlâ böylesine güçlü bir ifade alanı olduğunu bize yeniden hatırlatıyor. Çünkü kısa film, zamanı daraltırken hayal gücünü genişletir; bütçeyi kısıtlarken özgürlüğü çoğaltır.

Bu yıl 6.’sı düzenlenen Esenler Film Festivali de her yıl olduğu gibi sinemaseverlerin bir araya geldiği, salonların günler boyunca taze bir enerjiyle dolduğu bir atmosfere ev sahipliği yapıyor. Festivalin bu yılki yarışma seçkisi, yalnızca filmleri değil, onların etrafında oluşan sohbetleri, ilk kez bir filmiyle seyirci karşısına çıkmanın heyecanını yaşayan genç yönetmenleri ve seyircinin meraklı bakışlarını bir araya getiriyor. Kısa filmler bazen gerçeklikle oyunlar kuruyor, bazen bir coğrafyanın ağırlığını perdeye taşıyor; çocukluğun bastırılmış düşlerinden savaşların gölgesindeki bekleyişlere, aile içindeki sessiz kırılmalardan insanın kendi iç sesini arayışına kadar geniş bir duygu yelpazesi sunuyor. 

Tüm bu farklı yolculuklar, kısa filmin neden hâlâ sinemanın en taze alanı olduğunu kanıtlıyor. Gelin Esenler Film Festivali’nde bu yıl yarışacak birbirinden etkileyici on filme birlikte bakalım. 

 

Bir Sinefilin Dramı / Özgür N. Çiçek

Mockumentary türünün mizahi yapısını ustalıkla kullanan Bir Sinefilin Dramı, Erzurum’un Pikkir kasabasında yaşayan talihsiz sinefil Ahmet amcanın başına gelenleri eğlenceli bir dille anlatıyor. Köyün ortasında Lars von Trier ve Dogma 95’i savunarak cesur bir çıkış yapan Ahmet Amca, farkında olmadan tüm kasabanın tepkisini üzerine çekiyor. Film, bu olayın ardından köylülerle ve Ahmet amca İle yapılan röportajlar aracılığıyla ilerliyor. Köylülerin bir kısmı onun sinema bilgisine ve karakterine duydukları saygıdan ötürü verilen tepkileri uygunsuz bulurken, diğer kısmı Ahmet Amca’nın Trier’i övmesini anlaşılması güç bir cüretkârlık olarak değerlendiriyor. Yönetmen, bu çatışmayı hem sıcak hem eğlenceli bir tonla aktararak kasaba halkının sinema algısına dair renkli bir bakış sunuyor. Erzurum ağzıyla konuşan köy halkının bağımsız sinema yönetmenlerini sansürsüz bir dil ile eleştirmelerini ve yerli sinemacılara dair fikirlerini savunmalarını izlemek hayret verici bir deneyime sebep oluyor. Üslubu, mizahı ve yer yer belgesel parodisine yaklaşan anlatımıyla film, Türkiye’de pek örneği olmayan özgün bir deneme olarak karşımıza çıkıyor ve izleyicinin yüzünde hoş bir tebessüm bırakıyor.

Garan / Mahsun Taşkın

Garan, bir sınır hikayesi. İki ülke arasındaki mayınlarla örülü, çatışma sesleriyle titreşen o belirsiz hatta mahsur kalan bir adamı izliyoruz. Komşu ülkedeki savaştan çıkıp kendi toprağına döneceğini umduğu inek sürüsüne son parasını yatırmış olan adamın tek umudu o inek sürüsünün sınırı geçip ülkeye girebilmesi. Fakat komşu ülkedeki savaş kızıştıkça, sınır yetkililerinin hoparlörden yaptığı karamsar anonslar sıklaştıkça, bekleyiş bir umuttan çok yavaşça çöken bir kâbusa dönüşüyor. Açık alanda geçen bir film olmasına rağmen, insanı içeri doğru büzüştüren tuhaf bir klostrofobi yaratıyor film. Yönetmen, uçsuz bucaksız bir coğrafyanın ortasında bile sıkışmışlık hissinin nasıl mümkün olabileceğini kuruyor. Kameranın karakteri yalnızlaştıran kadrajları, aralıklı duyulan patlamalar ve uzun, sessiz bekleyiş anları gerilimi adım adım yükseltiyor. Bu sayede karakterin arada kalmışlığını, çaresizliğini ve yaşadığı her an her şeyini kaybetme korkusunu neredeyse fiziksel olarak hissediyoruz. Film, sınır denen soyut çizginin nasıl bir insanın iç dünyasına çöken ağırlığa dönüşebileceğini çarpıcı şekilde gösteriyor.

Hayaller Özgürlük İster / Uluç Orhan Durmaçalış

Hangimiz çocukken hayaller kurup o hayal dünyasında yaşamadık ki? Kaçımızın bir hayali arkadaşı yoktu mesela? Peki bu kurduğumuz hayaller ve yaşadığımız dünya bize yasaklansa ne olurdu? Polis olmayı kafasına koymuş küçük bir çocuğun dünyasına eğilen film, hayal kurmanın yasaklı bir eyleme dönüştüğü o daracık yetişkin evrenini resmediyor. Geniş hayal gücünü günlük yazma ödevine taşıyan Bekir, öğretmeninin öfkesiyle karşı karşıya kalıyor. Velisi okula çağrıldığında ise Bekir’in geniş hayal dünyası neredeyse bir suçmuş gibi ele alınıyor. Baba ve öğretmen, çocuğun kanatlarını kesmeye niyetlenmiş iki otorite figürü olarak karşımıza çıkıyor.

Film, baskıcı yetişkinlik ile özgür çocukluğun arasındaki görünmez mücadeleyi güçlü ışıklandırması ve keskin oyunculuklarıyla derinleştiriyor. Gerçekten hayale geçildiğindeki ışık tercihleri, çocuğun iç dünyasını başarılı bir şekilde yansıtırken; kötü karakterlerin neredeyse karikatürleşmeden çizilen sertliği anlatının temel gerilimini kuruyor. Hayaller Özgürlük İster, bir çocuğun iç dünyasının nasıl kolayca gölgelenebileceğini etkili bir dille hatırlatıyor.

Kavanoz / Onur Özkan

Kayıplar bazen bir aileyi dağıtırken, bazen de sessizce yeniden bir araya getirecek bir vesileye dönüşebilir. Yılların küskünlüğü, birikmiş acısı ve konuşulmamış kırgınlıkları içinde savrulan bu aile, annenin yokluğunda kendi eksik parçalarıyla yüzleşmek zorunda kalır. Almanya’dan dönen Adem, hem gurbetin hem de kaybın ağırlığını sırtında taşırken, kardeşi yasın içine gömülmüş, baba ise dünyayla tüm bağlarını koparmıştır. Film, kırsalın dinginliğiyle ailenin içindeki fırtınayı yan yana getirerek, sessiz acıların ne kadar derin olduğunu hissettiriyor. Adem’in kilerde tesadüfen bulduğu, annesinden kalan bir kavanoz taze fasulye, yıllardır konuşulmayanların ortasında küçük bir mucize gibi beliriyor ve bu yıkık dökük aileyi yeniden bir masa etrafında topluyor. Yönetmen, bu sıradan nesneyi bir bağlanma metaforuna dönüştürürken; aile fertlerini aynı sofrada buluşturan bu an, kayıpların ardında kalmış iyileşme ihtimalini incelikle hatırlatıyor.

Kendi Saçını Kesen Berber / Özümcan Akın 

Beklenmedik senaryosu, özgün atmosferi ve ustaca kurulmuş görsel evreniyle öne çıkan Kendi Saçını Kesen Berber, izleyiciyi ilk dakikasından itibaren içine çeken tuhaf ve gizemli bir yolculuğa davet ediyor. Gece vakti saçını kestirmek için sıradan görünen bir berber dükkânına giren Armağan, Azmi Keskin’in esrarengiz dünyasıyla karşılaşınca adeta başka bir boyuta adım atıyor. Işıklandırmasıyla mekânın tekinsizliğini artıran film, episodlara bölünmüş yapısıyla hem ritmini dengeliyor hem de her sahnede farklı bir gerilim katmanı sunuyor. Yani daha ilk dakikadan filmin evreninde farklı bir şeyler olduğu hissine kapılıyoruz. Oyunculuklar, özellikle Azmi Keskin karakterinin yarattığı rahatsız edici ama merak uyandıran aura sayesinde güçlü bir taşıyıcı unsur hâline geliyor. Renkler, detaylı set tasarımı ve müzikler de bu evrenin hem tanıdık hem de yabancı hissini pekiştiriyor. Film, bir saç kesimi kadar sıradan görünen bir anı, gerilim ve absürdün birleştiği özgün bir sinema deneyimine dönüştürerek izleyenlerin aklında uzun süre yer ediyor.

Kıyamet Önceki Gün Kopmuştu / Nur Sultan Bulut 

Her birimiz peşimizde kendi kıyametlerimizi taşırız; bilhassa kadınsak, hayatın günlük akışında biz öylesine yaşarken kopan kıyametlerimiz hep bizimledir. O kıyamet bazen sessizce sürer, bazen de gülüşlerimizin arasına gizlenir. Kıyamet Önceki Gün Kopmuştu, bu coğrafyanın kadınlarından izler taşıyan, şahsen yaşamadıysak da yanımızda yöremizde yaşamak zorunda bırakılan kadınların bilindik ama biricik hikayelerini anlatıyor. Dört kadın, bir arkadaşlarının evinde bir araya geliyor; masada kısır, kek, börek, fonda sohbetin akışı… İlk bakışta sıradan bir gün gibi dursa da sözlerin arasındaki boşluklar, ani suskunluklar ve birbirinden bağımsız gibi görünen küçük anlar, her birinin taşıdığı görünmez yükleri usulca ele veriyor. Sohbet sırasında birinin, tanıdığı bir kadının ilgisiz bir eş sebebiyle boşanmak istediğini söylemesiyle masada yükselen histerik kahkaha, eğlenceli bir anın değil, bastırılmış duyguların dışarı sızdığı bir kırılma noktası hâline geliyor. Sinematografi ve oyunculukların birbirini tamamladığı bu sahne, filmin içindeki görünmeyen acıları seyirciye hissettiren güçlü bir zirve sunuyor. Kıyamet Önceki Gün Kopmuştu, bizim yaralarımızı kanatmadan ve usulca bize anlatan, sakındığımız yaraları dışarıya taşıyan bir film olarak yarışma seçkisinde yerini alıyor. 

Kudret / Mehmet Oğuz Yıldırım 

Kudret, gecenin sessizliğinde, sanayi konutunun loş ışıkları altında kendi içine kapanmış bir hayat sürdürmektedir. Dünyası köpeği, nöbet masası ve alıştığı rutinden ibarettir; ta ki mahalleden bir serserinin saldırısıyla bu rutin parçalanana dek. Film, görünürde sakin ve mazlum bir karakterin içindeki kırılgan dengeleri, şiddetin gölgesinin nasıl ağırlaştığını gösteriyor. Kudret’in, baskıya boyun eğen o çekingen hâlinin ardında, aslında haksızlığa karşı durmayı kendine düstur edinmiş temiz ve güçlü bir karakter var. Filmin en başında karşılaştığımız bu karakter, köpeğiyle kurduğu ilişkiye baktığımızda da sevgi dolu birisi. Bir gece kolluk kuvvetinden arkadaşlarıyla çıktığı bir yemekte beklenmedik bir güce kavuşuyor.Yönetmen, bu dönüşümü doğrudan anlatmak yerine, karanlığın içinde giderek yoğunlaşan bir atmosfer kurarak hissettiriyor. Kudret, şiddetin hem faili hem mağduru olma hâlinin bulanık sınırlarında dolaşırken, sessiz insanların iç dünyasında kopan fırtınalara dikkat kesilen, gerilimi ince ince işleyen bir film.

Mümeyyiz / Turgut Kanal 

Sessiz bir muayene odasında başlayıp geniş bir politik arka plana yayılan Mümeyyiz, adaletin gölgesinde kalanların hikâyesine yakından bakıyor. Usulsüzlük yapan, liyakatsiz bir doktorun önüne, cezai sorumluluk muayenesi için getirilen 13 yaşındaki bir tarım işçisi çıkıyor. Küçük bir hırsızlık vakası olarak görünen olay, kısa sürede çok daha büyük bir tabloyu işaret etmeye başlıyor. Kimse çocuğun neden çalıştığını, neden bir çadırda yaşadığını, neden bu kadar erken büyümek zorunda kaldığını sormuyor. Odanın içinde yalnızca prosedürler konuşuyor; geriye kalan her şey sessizce dışarıda bırakılıyor. Film, bürokrasinin diliyle ezilenlerin dili arasındaki mesafenin nasıl yanlış anlamalara dönüştüğünü, güç sahiplerinin ise bu yanlışlıklara gözlerini kapamakta ne kadar hızlı olduklarını incelikle aktarıyor. En sarsıcı anlardan biri, kendi sicili pürüzsüz olmayan doktorun, çocuğun “ehliyeti” üzerine hüküm vermeye çalıştığı sahnelerde ortaya çıkıyor. Mümeyyiz, adalet mekanizmasının görünmez çatlaklarını sakin ama etkili bir dille açığa çıkaran; liyakatsizliğin, adaletsizliğin ve görmezden gelinen hayatların yarattığı ağırlığı görünür kılan, politik damarını bağırmadan hissettiren güçlü bir anlatı.

Ölüm Bizi Ayırana Dek / Deniz Koloş 

Film, bir hastanenin koridorlarında başlayan sıradan bir gündüzün, iki yalnız ruhu aynı çizgide buluşturan beklenmedik bir arayışa dönüşmesini anlatıyor. Songül, ayrılmak üzere olduğu kocasıyla karşılaşmamak için eve gitmeyi geciktirmek isterken, kaybolan torununu bulmak için son umuduyla hastaneye gelen yaşlı bir adamla yolları kesişiyor. Birkaç dakikalık bir açıklama olarak başlayacak konuşma, ikisi için de beklenmedik bir ortaklığa dönüşüyor; şehrin sokaklarında yaptıkları kısa yolculuk, dışarıdan küçük bir iyilik hikâyesi gibi görünse de film boyunca daha derin bir gerilimi alttan alta besliyor. Songül’ün bir türlü susturamadığı iç sesi, bedenini, evliliğini, yalnızlığını, kısacası “kadın” olmaya dair toplumun dayattığı eksiklik hissini ona acımasızca fısıldayan o yorucu ton, hikâyenin görünmez ama en güçlü aktörü. Yönetmen, yaşlı adamın sessiz kaygısıyla Songül’ün içindeki baskıyı aynı ritimde ilerletiyor; iki ayrı yaralılığı birbirine dokundurarak çoğaltıyor. Ölüm Bizi Ayırana Dek, kadın üzerindeki toplumsal baskıyı hissettiren, insanın hem dışarıda hem içinde kaybettiklerini aradığı incelikli bir film.

Serezipon / Kazım Baynal 

Serezîpon, karlar altında donmuş bir dünyanın içinde, bir evliliğin sessizce çözülüşünü takip eden sarsıcı bir anlatı sunuyor. “Yok olma tehlikesi altındaki diller” arasında sayılan Zazaca ile çekilen film, dilin kırılganlığını karakterlerin kırılganlığıyla örtüştürüyor. Uğursuz sayılan Kara Çarşamba gününde geçen hikâye, 13 yıllık evliliklerine rağmen çocuk sahibi olamayan Hüseyin ve Zine’nin sessizce çözülen birlikteliğine bakıyor. Hüseyin’in, Zine’nin rızasını almadan ikinci bir evlilik için atını satması, aralarındaki yarığın ilk işareti. Fakat Kara Çarşamba’da atın kaybolması, Hüseyin’in fırtınanın ortasında bir arayışa sürüklüyor. Bu arayış, Zine’nin hayaliyle ve içsel bir hesaplaşmayla iç içe geçiyor. Karlar içinde kurulan soğuk ve keskin atmosfer, hikâyenin duygusunu daha derin hissettiriyor. Hüseyin’in eve döndüğünde gördüğü bir fotoğraf, gerçeği yüzüne çarpıyor: Zine gitmiştir. Serezîpon, bir terk edilişin, buz gibi bir yalnızlığın ve duyulmayan kadın sesinin ağır bir yankısı. Film, kadının duyulmayan sesini, kültürel kodların gölgesinde titreyen bir çığlığa dönüştüren, masalsı ve bir o kadar da acı bir yapım.

Yorum Yaz