Korkuyor muyum Anne?

SİNEMA

Sıradan insanların kimseye hiçbir şey vadetmeyen ama bir o kadar gerçek sohbetleri, ansızın araya giren hapşuruklar, sokağın diri sesi, oryantal tarzı ve sık sık peyda olan kanun ve darbuka ile harika bir 2000 başı İstanbul enstantanesi, Korkuyorum Anne. Filmin başından sonuna dek korkunun ve korkusuzluğun türlü şekline muhatap kılınıyoruz. Kılınıyoruz kılınmasına ama bunun bir buyurganlıkla yapıldığının düşünülmesini istemem. Filmin henüz isminde dahi kendini faş eden korku, karakterlerin derinlikleriyle birleştiğinde hikaye bir anda katman katman açılıyor. Sıradan insanlar ve sıradan korkuları… yani en azından ilk bakışta izleyiciye gösterilen bu. 

Filmler ikiye ayrılır, insanları sarsacak biçimde açılanlar ve açılmayanlar. Ve insanlar da ikiye ayrılır, bu açılışlarda derinden sarsılanlar ve kılı bile kıpırdamayanlar…

İnsanları ikiye ayırarak söze giriyor filmde Köksal Engür o delici sesiyle: “eğri basanlar, doğru basanlar.” Bir başka ses devam ediyor: “kadınlar ikiye ayrılır, ince belliler, kalın belliler.” Ve bir başka ses erkekleri ikiye ayırıyor: “sevdiklerine verdikleri hediyeyi sonradan geri isteyenler, istemeyenler.” “Askerliğini yapanlar, yapmayanlar.” “Annesi olmayanlar ve babasını hatırlamayanlar…”

Herkesin; genç, yaşlı, kadın, erkek, çoluk çocuk, herkesin yaşadığı kadara, yaşadığı kadarını sığdırışı birbirinden farklıdır. Herkes kendi heybesinden etrafa saçtıklarıyla hayatı ikiye ayırabilme yanılgısına kapılır. Oysa hayat dediğimiz debdebeli belirsizlik ikiden çok. Aldığımız yaşlar ikiden çok, yürüdüğümüz yollar, döndüğümüz yanlışlar, kulak ardı ettiklerimiz, el üstünde tuttuklarımız, hatta aynı delikten sokulduklarımız bile… hep ikiden çok.  Yine de filmi izlerken, ben insanları bir sebepten ikiye ayıracak olsam bu ne olurdu diye düşündüm uzun uzun. Hayatı duyumsayanlar, duyumsamayanlar. Kahvesine süt katanlar, katmayanlar. Karşısındaki insanın gözünün içine bakabilenler, bakamayanlar. Her gün annesini arayanlar, aramayanlar. Yürürken çizgilere basanlar, basmayanlar. Yaşamın herkese sunduğu ama çok azının fark ettiği incelikleri görenler, görmeyenler. Başını yastığa koyduğu gibi uyuyanlar, uyuyamayanlar. Çorabını kıyafetine uyduranlar, uydurmayanlar. Dostoyevskiciler, Tolstoycular. Hayatı duyumsayanlar, duyumsamayanlar. Bunu söylemiş miydim?

En yüksek dağlarının önünde ve en uzun gezintilerinin başında

Sıradan insanların kimseye hiçbir şey vadetmeyen ama bir o kadar gerçek sohbetleri, ansızın araya giren hapşuruklar, sokağın diri sesi, oryantal tarzı ve sık sık peyda olan kanun ve darbuka ile harika bir 2000 başı İstanbul enstantanesi, Korkuyorum Anne. Filmin başından sonuna dek korkunun ve korkusuzluğun türlü şekline muhatap kılınıyoruz. Kılınıyoruz kılınmasına ama bunun bir buyurganlıkla yapıldığının düşünülmesini istemem. Filmin henüz isminde dahi kendini faş eden korku, karakterlerin derinlikleriyle birleştiğinde hikaye bir anda katman katman açılıyor. Sıradan insanlar ve sıradan korkuları… yani en azından ilk bakışta izleyiciye gösterilen bu. 

Yakın zamanda hafızasını kaybetmiş Ali, gerçeği ve kendini bulmaktan korkuyor. Mahallenin eteği belinde lafı sözü dinlenir ablası Neriman, rezil olmaktan korkuyor. Küçük Çetin, sünnet olmaktan, Neriman’ın gölgesinde büyümüş ve annesinin eteklerinin altından bir türlü çıkamayan Keten’se annesinden, annesi tarafından sırlarının açık etmesinden korkuyor. Ali’nin babası Rasih Bey’in en büyük korkusu ölüm gibi görünse de aslında görülmemekten, tanınmamaktan, bilinmemekten korkuyor. Ancak filmin en çarpıcı karakteri, kimsenin yüz düşürmediği ve hiç korkusu yokmuş gibi görünen Selvi bana kalırsa. Sürekli hastalanmaktan korkan nanemolla kocasından hayır olmadığı için mahalledeki evlere temizliğe gidiyor Selvi. Yüksek katlardaki pencerelerin dış pervazlarında yalın ayak seke seke dolaşarak cam siliyor. Saçları salınıyor, etekleri uçuşuyor, bazen elleri pervazlardan kurtulup bir şiir gibi havada süzülüyor. Yoruldu mu, soluklanmak için tek hamlelik bir rüzgar kıvrılışıyla oturduğu pencere kenarından başlıyor ayaklarını sallamaya Beyoğlu sokaklarına. En büyük korkusu, martıların sildiği yerlere pislemesi gibi görünse de Selvi’nin korkusu, korkusuzluk aslında.  

Herkesin başka başka başka biçimde kıyılarında gezdiği korku, yalnızca hafızasını kaybeden Ali ve filmin en silik karakteri Keten tarafından kolaylıkla, daha doğru ifade etmek gerekirse, korkusuzca dile getiriliyor. Filmin en önemli kırılma sahnelerinden birinde sırrı annesi tarafından ifşa edilen Keten, annesinden kurtulma hıncıyla deniz kıyısındaki büyükse bir kayalığa tırmanıyor. Ali ise onu kurtarma umuduyla peşinden… doruğa çıktıklarında Keten’in sesi yankılanıyor uçsuz bucaksız boşlukta: “korkuyorum anne, çok korkuyorum!” Avazı çıktığı kadar bağırıyor Keten, “korkuyorum.” Hem bize hem de sevdiklerine arkaları dönük bu sahnede her ikisinin de. Kayaya çıkan ama yine bir kayanın bir parçası olamayan ikili, hınçlarına da, korkularının kaynağı olan insanlara da arkalarını dönük duruyorlar sahne boyunca. En yüksek dağlarının önünde ve en uzun gezintilerinin başında...

Keten’den Hz. Musa’ya korkunun anatomisi

Bu sıradan insanların çok sıradan korkularındaki yalınkat hakikat beni bambaşka yerlere götürdü. Çok başka yerlere. 

Korkmak, hayatla içkin bir şey. Korkmaktan korkmayacak kadar cesur olmak ise yaşamakla içkin sanırım. Bu korku-cesaret tezatlığını her düşündüğümde aklıma ilk Hz. Musa gelir. Medyen’den dönerken korkmuş ve korktuğunu söyleme cesaretini göstermişti bir şekilde. “Onun dili benden daha düzgündür,” diyerek kardeşi Harun'u istemişti yanına. Allah’a yalvarmıştı bunun için. “Allah’ım,” demişti, “dilimin bağını çöz.” Korkuyordu, çünkü insandı. Allah’ın kullarına verebileceği en merhametli mesajlardan biri Musa Kıssası olmalı. 

Korkabilirsin. Peygamberim bile korktu. Bana sığın.

Hataya düşebilirsin. Peygamberim bile düştü. Bana sığın. Yeter ki. Bir yolunu bul ve bana sığın. 

Biri Rabb’ine sığındı, biri kayalıklardan haykırdı. Musa Aleyhisselam’dan da Neriman’ın oğlu Keten’den de bu yana; biz modern çağın yalnız gezenleri, sığınmayı da, haykırmayı da, korktuğumuzu söyleme cesaretimizi de biraz biraz yitirdik sanki. Her daim mükemmel resim verme endişesiyle kırk kat pudralar olduk kendimizi. Korktuğumuz söyleme cesaretinin altında yatan acizliği kabuldense daha estetik, daha mağrur, daha havalı travmalar ve fobiler edinmeyi tercih ediyoruz artık. Belki de korku kelimesinin o çıplak haliyle insanı savunmasız bırakmasına katlanmamak içindir bu... Artık korkuyu kabullenip onunla yaşamayı göze almak yerine, onu estetize edip benzersiz bir kimlik aksesuarına dönüştürüyoruz. Korkularımıza Latince bir ceket giydirince bir anda “sayın” oluveriyor ve hayat tarafından öncelikleniyoruz sanki. Yekten, “ben ölmekten korkuyorum,” demek yerine “benim tanatofobim var,” dediğimizde bu, korkularımızın içinde debelenmemizi meşru ve anlaşılabilir kılıyor. Aksi, travmalarımızı kabulü ve taşın altına el koyma cesaretini gerektiriyor çünkü.

Keten gibi herkese arkamızı döneceğimiz kayalık bulup bir bağırsak rahatlayacağız aslında.

Artık korkamıyor muyum anne?

Yorum Yaz