Yeşil Otobüs: Bir yolculuk, bin yara

SİNEMA

Savaşın izleri bazen konuşturmaz. Kelimelerin savaşı da savaşta kaybedilen de anlatılmaya yetmez. Kimseye ziyan olmayan adamların ziyan olmasının adıdır çünkü savaş… Yıkıntılar, esaretler, cesetler, kurşun izleri, dinmeyen gözyaşları ve yitip giden canlar… “Doğduğumuz ev enkaza dönmüş olsa da asıl kıymetli olan özgür bir vatana sahip olmak" diyen bir ekibin izindeyim. Kilis’ten yola çıkıp Şam, Humus ve Halep’in yıkıntıları arasında Suriye’nin ilk özgür Ramazan’ına ve bayramına şahitlik eden yönetmenle; istatistiklere hapsedilen insan hikâyelerini, susarak anlatılan acıları ve harabeler arasında yeniden yeşeren yaşama sevincini konuştum.

Yapımcılığını ve yönetmenliğini Kübra Kuruali’nin yaptığı “Yeşil Otobüs” belgeseli, doğrudan Suriye iç savaşını, zorunlu göçü ve özgürlük sonrası dönemdeki geri dönüş hikayelerini odağına alıyor. Belgesele adını veren Yeşil Otobüs ismi Suriye’deki iç savaş sırasında kuşatılmış sivillerin ve muhaliflerin tahliyesinde kullanılan ve bu trajik sürecin sembolü haline gelen o meşhur otobüslerden geliyor. Modernleşmenin adımı olarak tanıtılan yeşil otobüslerin, Suriyeliler için derin korkuların taşıyıcısı olacağını kim bilebilirdi ki?

“Bu bir yol hikâyesi” diyerek başlıyor belgesel… Her yol bir arayışla başlar. Siz Kilis’ten yola çıkarken heybenizde arkadaşlarınızla birlikte ne vardı, neyi aramaya çıktınız? Ve yolun sonunda bulduğunuz şey, yola çıkarken hayal ettiğiniz Suriye ile ne kadar örtüşüyordu? Yol size neyi öğretti, yolda neler buldunuz?

Heybemizde Suriye’nin ilk özgür Ramazan ayına ve ilk özgür bayramına samimiyetle şahitlik etmek ve şahitliğimizi samimiyetle kayda almak vardı. Yol arkadaşlarım hem yolumu hem belgeselimi güzelleştirdi. Az zamanda kısıtlı imkanlarla yorulmadan hep daha iyisini yapmak için uğraşan; Yapım Koordinatörüm Rabia Şenol’a, Görüntü Yönetmenim Enis Özbey’e, Kamera ve Işık’ta Fatih Cevahiroğlu’na bir kez de sizin aracılığınızla teşekkür etmek istiyorum. Bildiğiniz gibi belgeselin yolculuğu döndükten sonra masada devam eder. Kurguda İsmail Emin Demir’e ve Grafik Tasarım’da Yusuf Enes Merter’e teşekkür ediyorum. 

Hepimiz savaştan yeni çıkmış bir ülkeye gittiğimizi biliyorduk. Fakat Şam’a varana kadar gördüğümüz yıkım bizi derinden etkiledi. Bu yolculuk hepimize farklı kırılmalar yaşattı. Atalarımızın hikâyelerinden bildiğimiz bir şeyi yeniden hatırlattı ve öğretti: “Doğduğumuz, yaşadığımız şehir savaştan ağır yara alsa da evimiz enkaza dönmüş olsa da asıl kıymetli olan özgür bir vatana sahip olmak!”

Her şeye rağmen direndik, kazandık, geri döndük 

Yıkılmış, terk edilmiş, hayalet şehre dönmüş mekanlarda insanların yeniden özgürlük şarkıları söylemesi, dükkân açması veya çocukların o harabeler arasında oynaması... Bu “yeniden var olma” iradesi belgeselde nasıl bir hikâye anlatıyor? 

Belgeseldeki anlatıcımız Raad başta olmak üzere; birlikte iftar sofralarına oturduğumuz, bayramlaştığımız, şarkılar söylerken kayda aldığımız ve evlerinde ziyaret ettiğimiz insanlar hep bir ağızdan şöyle diyor: “Bizi göçe zorlayanlara rağmen, yıllara rağmen, kayıplarımıza rağmen, yaşadıklarımıza rağmen, dağılmış ailelerimize rağmen; özgürlüğümüzden vazgeçmedik, direndik, kazandık ve toprağımıza geri döndük!” 

Şarkılar özgürlüğe eşlik etti

Özgürlük şarkılarının arasında aynı zamanda bir de gerçeklik var. İftar sofralarının kurulduğu yıkıntılar, henüz temizlenmeyen mayınlar, kan kokusu ve bomba izlerinin arasında neler hissettiniz? Savaşın izlerini silmek için neye ihtiyaçları var oradakilerin?

Devrim şarkıları direnişin başladığı ilk yıllarda önce sivil ve silahsız gösterilerde yazılıp söylendi. Savaş başladıktan sonra da devrime olan inancı canlı tutmak için söylenmeye devam edildi. Özellikle Abdülbasit Sarut’un Suriye’yi cennet ve izzettin mekânı olarak vasıflandırdığı “Cennet” şarkısını çok duyuyoruz. Bu şarkıları söylemeye devam edecekler. Çünkü Suriye; hayatta kalmak ve yerle bir olmuş bir ülkeyi imar etmek için savaşmaya devam ediyor. Suriyeliler gerçekten çok güçlü! Vatanlarına kavuştukları için mutlular, geleceğe dair umutlular, her şeyden önce Allah’a ve kendilerine inanıyorlar. Bu yeni dönemin kendileri için zorlukları olduğunun farkındalar. Bunlara şahit olmak, kayda almak ve savaşın izlerinin asla silinmeyeceğinin farkına varmak beni derinden etkiledi. 

Hakkıyla anlayamayız ama yaşananlara şahidiz

Raad el Hamdo'nun belgeselde bizim anlayamayacağımız duyguları da var bence... Bir yerde, “Kimseye anlatamıyorsun, anlamıyorlar...” cümlesini kuruyor hatta. Babasının her katında göz yaşını sakladığı dükkanlarına karşı sigara sararken derin bir sessizliğe gömülüyor… El Hamdo’nun, bazı yerlerdeki sessizliği ile dilin yetmediği ve o anlatamadığı çekirdek acı ile gerçekliğine şahitliğinizi bizimle paylaşır mısınız?

Farkındaysanız Raad savaş başladığından bugüne kadar yaşanan genel konuları çok seri ve derli toplu anlatıyor. Fakat sizin de dikkat çektiğiniz o çekirdek acısına geldiğinde; cümleleri yarım bırakıyor ya da “neyse, yani” gibi kelimelere duygu yükleyerek susmayı tercih ediyor. Evet, biz belki onu hakkıyla anlayamayız ama yaşananlara şahidiz ve anlattıklarını derin bir saygıyla dinleyebiliriz. Kendimizi belgeselde yer yer göstererek de hem 14 yıllık şahitliğimizi hem de yaraları çok taze bu insanları sadece dinliyor olmanın onlar için ne kadar önemli olduğunu vurgulamak istedim. 

Humus’taki çekimler bizi çok zorladı

Şam, Humus ve Halep gibi savaşın kalbi olan şehirlerde çekimler yaptınız. O yıkıntıların arasında çekimler yaparken, hiç çekimi bırakıp sadece ağlamak istediğiniz bir an oldu mu? Arkadaşlarınızın buna benzer duygusal tepkileri oldu mu?

Kriz bölgelerinde çalışırken çok ağır hikâyelerle karşılaşıyoruz. Benim de arkadaşlarımın da ilk tepkisi ağlamak olmuyor. Genel olarak boğazımıza oturan bir yumruyla dolaşıyor ve uzun süre konuşmak istemiyoruz. Humus’taki çekimler bizi gerçekten zorladı. Anneleri şehit olmuş, evsiz kaldıkları için babalarıyla birlikte bombalanmış bir okulda yaşayan beş güzel çocukla vedalaştıktan sonra, uzun süre kendimize gelemedik. 

Ramazan, büyük ailemizin gerçek birliğini hatırlattı

Belgeselin üzerinden bir ramazan ayı geçti. Geçen sene orada tecrübe ettiğiniz ve yaşadığınız ramazan duygusu ile bu seneki arasında sizin adınıza en büyük fark nedir? 

6 Şubat depremlerinden sonraki Ramazan ayının son haftasını ve bayramı gönüllü bir ekiple Adıyaman’da geçirdim. O bayramda kendimce bir karar aldım; mümkünse bundan sonraki her Ramazan farklı bir şehirde ya da ülkede olacağım diye. Onu takip eden yıllarda önce Zanzibar, ardından Suriye’ye gitmek nasip oldu. Bu üç farklı Ramazan atmosferinde geçen, üç farklı belgesel de çekmiş oldum. Hiç tanımadığım insanlarla Ramazan’ı ve bayramı birlikte geçirmek; bana, ait olduğum o büyük ailenin gerçek varlığını ve birliğini hatırlatıyor. Bu sene de gitmek istediğim bir ülke var ama henüz hiçbir şey net değil. Belki bu röportajı okuyanların duasıyla yolum açılır. Başka bir ülkede Ramazan’ı geçirecek olmak beni yolculuk tarihine kadar diri tutan bir heyecanın içine sokuyor. Şu anki belirsizlikte ise kendi içime döndüğüm, daha sakin bir Ramazan atmosferindeyim. 

Farkında olmadan kriz bölgelerindeki insanları rakam olarak kabul ediyoruz

Dünya medyası Suriye'yi hep sayılar ve istatistikler üzerinden okudu. Sizin yeşil otobüsünüzün, bu sayıları tekrar insan yapma farkındalığına yol açtığını düşünüyor musunuz?

Aslında dikkat çekmek istediğim şey tam olarak bu… 14 yıldır yapılan haberler, raporlar ya da akademik araştırmalar durumun ciddiyetini ortaya koymak için insanları sürekli sayıların içine hapsediyor. Bir süre sonra farkında olmadan kriz bölgelerindeki insanları bir rakam olarak kabul etmiş oluyoruz. Hâlbuki ülkelerini özgürleştirmek için savaşan, rehin alınan, infaz edilen, tecavüz edilen, işkence altında kalan, göç yollarında türlü zorluklar yaşayan ve mülteci oldukları ülkelerde kaybettikleri hayat standartlarını yeniden elde etmeye çalışırken sıkıntı içinde yaşayan ve belki de o standardı bir daha asla yakalayamayacağı gerçeğiyle yüzleşen pek çok insan var. Bu insanların hikâyeleri benzerlikler içerse de yara aldıkları yer, o yarayla yüzleşmeleri ve yaralarıyla baş etme biçimleri birbirlerinden farklı. Bu bağlamda Raad’ın hikâyesi kendi biricikliğini taşıyor. Ama aynı zamanda Suriyelileri de temsil ediyor. Hatta ülkelerinden göç etmek zorunda kalan Filistinlileri, Iraklıları, Afganları, Sudanlıları, Ukraynalıları da…

Yorum Yaz